Logo
< Partiyi sınıf içinde güç haline getirmenin sorunları üzerine

Devletin Kürt açılımı


Devletin Kürt açılımı

 

İsimlendirilmesi artık resmen böyle yapılmasa da gündemde yeniden bir “Kürt açılımı” var, tartışma ve girişim olarak. Tartışma tüm kesimlerde yapılıyor ve girişim, bu kez bir devlet politikası olarak, hükümet üzerinden gündeme geliyor.

Aylardır tartışılmasına rağmen açılımın içeriği üzerine herhangi bir açıklık yok halen. Ama açılımı gündeme getirenlerin döne döne sıraladıkları olmazlardan nelerin olabileceğini, daha doğrusu olabileceklerin sınırlarını anlamakta fazlaca bir güçlük de yok. Son olarak Meclis açış konuşmasında Cumhurbaşkanının (ki “tarihi fırsat” nitelemesiyle yeni açılımı aylar öncesinden ilk kez o müjdelemişti) ortaya koyduğu çerçeve, yapılmak istenenin sınırları konusunda yeterli açıklığı sunmaktadır. Tek millet, tek devlet, tek bayrak ve tek resmi dil temelinde, “farklılıkları zenginlik olarak kucaklamak ve yönetmek” olarak özetlenebilecek bir çerçeve bu. Devletin başı olarak Cumhurbaşkanı, aynı konuşmasında, bunu “milli birliği” güçlendirmenin zorunlu gereği olarak da ortaya koymakta, açılımın bunu hedeflediğini vurgulamaktadır. Bu, hükümetin açılıma getirdiği en son tanım (“Milli Birlik Projesi”) ile çakışmakta ve böylece devlet katındaki ortak amacı dile getirmektedir.

Açılımın sınırlarına ilişkin olarak oluşan açıklığın özü özeti, Kürtlerin bir ulus olarak varlığının ve bundan doğan siyasal haklarının reddi ve inkarıdır. Bu, geleneksel çizginin özünde korunması ama biçimde reforme edilmeye çalışılmasıdır. Bununla mantıksal bir uyum çerçevesinde, hükümet açılım için Kürt cephesinden resmen ve açıktan herhangi bir muhatap kabul etmemektedir. Bu elbette Kürt hareketinin hesaba katılmadığı anlamına gelmiyor. Ama hükümet, açılımı devlet yapmaktadır, Kürt hareketine düşense buna kolaylık sağlamaktır havasında ve hesabında. Kürt hareketinin bugünkü gücü ve beklentileri düşünüldüğünde bu olmayacak duaya amin demekle aynı şeydir ve halen açılımın en büyük handikapını oluşturmaktadır.

Açılım konusunda başlangıçta bir hayli umutlanan Kürt hareketi ise, gelinen yerde, gündemde olanın açılım değil fakat tasfiye olduğunu söylüyor. Evet, tam da öyle. Ama yine de burada bir çelişki yok; zira açılımın resmi ağızlarca dile getirilen amacı da zaten esası yönünden bu. Açılım Kürt sorununu çözmek söylemiyle fakat gerçekte bugünkü biçimiyle Kürt hareketini bir sorun alanı olmaktan çıkarmak, silahlı Kürt direnişini tasfiye etmek üzere yapılmak isteniyor. Kürt hareketi açılımın çerçevesiyle uyuma girerse bunu barışçı biçimde, kendi çözüm çerçevesinde ısrar ederse bunu başka biçimlerde yapmak istediklerini gizliyor değiller. Aynı hesap açılımın her iki durumda da devletin işini kolaylaştıracağı inancına dayanıyor. Devleti katındaki mutabakatın gerisinde temelde bu var.

Bu durumda tutarsızlığı Kürt hareketinin kendi konumunda ve beklentilerinde aramak gerekir. Kürt hareketi devrime dayalı programını çoktan bir yana bırakmıştır. Düzenle barışmaya ve bütünleşmeye dayalı bir strateji izlemektedir ve yürüttüğü mücadelenin bunun önünü açacağına inanmaktadır. Ama tutarsızlığı, bir yandan düzenle barışma çizgisi izlerken, öte yandan gerçekte ancak o aynı düzenin aşılması ile elde edilebilecek bir ulusal istemler bütünüyle hareket etmesindedir. Bu halen Kürt hareketinin akıl almaz çelişkisidir. Devrimle elde edilebilir olanı kurulu düzenle pazarlıkların ürünü anayasal reformlarla elde edebileceğini sanmak, ham hayallerle oyalanmaktır.

Kürt hareketi tutarlı olmak istiyorsa iki şeyden birini seçmek zorundadır. Ya ulusal eşitliğe dayalı siyasal istemlerden vazgeçmeli, ya da bunun gerici burjuva düzeni ile pazarlıklarla, dolayısıyla anayasal reformlarla elde edilebileceği hayalinden. İkisinden de vazgeçmemek, bir çıkmaza saplanıp kalmakla aynı anlama gelmektedir.

Aynı kaba tutarsızlık kuyrukçu solun tümünde vardır. Onların ortak sloganı “demokratik, adil ve onurlu bir barış!”tır. Ama bu çevreler, ilkin bunun siyasal kapsamını tüm açıklığı ile ortaya koymak ve sonra da bunun kurulu burjuva düzeni sınırları içinde ve anayasal reformlar yoluyla nasıl olanaklı olabileceğini izah etmek sorumluluğu ile yüzyüzedirler. Tümü de hala marksist geçindiğine göre, bunu Marksizmin ulusal sorun teorisi ve programıyla bağdaştırarak yapmak gibi bir yükümlülük de var önlerinde. Devrimci olmak iddiasını sürdürüp de ulusal sorunda anayasal reform çizgisinin ardından sürüklenmek, tüm kişi, grup ve partileriyle kuyrukçu sol çevrelerin ortak çelişkisi ve yapısal tutarsızlığıdır.

Bu kısa değinmeleri bir yana bırakarak, devlet açılımının tam da bu dönemde gerçekte hangi ihtiyacın ürünü olarak gündeme geldiği sorununa geçmek istiyoruz.

Amerikan emperyalizmine bağımlılık, tüm kesimleriyle Türk burjuvazisinin, tüm kurumlarıyla Türk devletinin ve tüm partileriyle Türk burjuva siyasetinin tarihsel ortak paydasıdır. II. Emperyalist Dünya Savaşı’nı izleyen bütün bir tarihi dönem boyunca bu böyle olagelmiştir ve dünyadaki hegemonik güç ilişkilerinde köklü bir değişim ortaya çıkmadığı sürece de böyle olmaya devam edecektir.

Kapitalist dünyanın hegemon emperyalist gücüne “milli mutabakat”a dayalı bu bağımlılık, Türk burjuvazisi için kendi sınıf egemenliğini sağlama almanın temel önemde bir dış güvencesi idi. Karşılığında ise ABD’nin başında bulunduğu emperyalist dünya kampı hesabına bölge jandarmalığı görevi üstleniliyor, bunun bir gereği olarak da Türkiye toprakları bölge halklarına karşı emperyalizmin tehdit, saldırı ve savaş üssü haline getiriliyordu.

20. yüzyılın son on yılına girilirken, bu rol üstlenmede belirli bir değişikliğe yola açan iki önemli gelişme üstüste bindi. Bunlardan ilki, onyılları bulan bir gelişme sürecinin ardından Türk burjuvazisinin artık önemli bir sermaye birikimi düzeyine ulaşması ve böylece dış piyasalara açılacak güce kavuşması oldu. 12 Eylül faşist darbesi ile düzlenen zeminde kuralsız ve sınırsız bir sömürü dönemi olarak yaşanan '80’li yıllar bu açıdan bir dönüm noktası oluşturdu. İkinci önemli gelişme ise Doğu Bloku’nun çökmesi ve Sovyetler Birliği’nin dağılması idi. Savaşı izleyen dönemin dünyasında oturmuş tüm dengeleri kökten değiştiren bu olay, Türkiye’yi çevreleyen bölgelerde büyük bir istikrarsızlıkla birlikte önemli bir boşluk yarattı.

Bu iki gelişme bir arada, Türk burjuvazisinin yayılmacı heveslerini körükleyerek onu bölgesel bir güç olarak sivrilme arayışlarına itti. ‘90’lı ilk yılların resmi politika sahnesindeki “Adriyatik’ten Çin seddine Türklük dünyası” söylemleri, burjuva düşünce dünyasındaki II. Cumhuriyetçilik ve Yeni-osmanlıcılık tartışmaları, bunun yansımaları oldular. Turgut Özal, özellikle de son döneminde, Türk burjuvazisinin bu yeni heves ve eğilimlerinin siyasal temsilcisi, bir bakıma simgesi oldu.

Fakat başta Ortadoğu olmak üzere Türkiye’yi çevreleyen bölgeler, aynı zamanda dünya ölçüsündeki emperyalist nüfuz mücadelesinin en stratejik alanları idiler. Böyle olunca, ulaşmış bulunduğu yeni güç düzeyine rağmen, Türk burjuvazisi bu mücadelede ancak taşeron olarak önemli bir rol üstlenebilirdi. Nitekim dayanaktan yoksun propaganda söylemlerinin ötesinde bu konuda yeterince gerçekçi davranıldı ve sözkonusu rol, dünyanın yeni güç dengeleri içinde ABD ve İsrail hesabına üstlenildi. Bu yıllarda İsrail ile ilişkilerin sayısız açık-gizli anlaşmalar ile en ileri düzeye çıkarılması, ABD de içinde olmak üzere üçlü bir siyasal-askeri mihver olarak kurumlaştırılması, bunun ifadesi oldu. Türk burjuvazisi, ABD hesabına, Yugoslavya’nın parçalanmasında, Afganistan ve Irak’ın işgalinde, Kafkasya ve İç Asya üzerinden Rusya’nın kuşatılmasında, önemli politik-askeri roller üstlendi.

Bununla birlikte, yarım yüzyılı aşan bir tarihsel temele oturan ve birçok bakımından pürüzsüz olan bu ilişkilerde, yine de belli sorunlar yok değildi. Ve bunlar, zaman zaman ilişkilerde bunalım olarak tanımlanabilecek sonuçlara yolaçabilecek denli önem de kazanabiliyordu. Genellikle çok geçmeden aşılsa da, ilişkilerde bunalım doğuran handikaplar, Türk burjuvazisinin ABD emperyalizmi ile her bakımdan uyumlu bir bölge politikası izlemesini, böylece bölgesel düzeyde önemli bir güç olarak öne çıkmasını, yine de zora sokuyordu.

İşbirlikçi büyük burjuvazinin hemen tüm kesimleri, özellikle iç politik yaşamın belli sorunları üzerinden farklı eğilimler taşıyor olsalar da, dış politik yaşamın bu önemli handikaplarının aşılmasında, zaman içinde güçlenen bir mutabakat içinde oldular.

Böylece son zamanlarda gürültüsü ölçüsünde yankısı da büyük olan Kürt ve Ermeni açılımları’nın gerçek arka planına gelmiş oluyoruz.

ABD’ye bağlılık, sadakat ve hizmette kusursuzuluğunu tarihsel olarak kanıtlamış Türk burjuvazisinin, buna rağmen çıkarlarının gerektirdiği belli durumlarda ona ters düşebildiği belli sorunlar da olmuştur, yukarıdaki kısa özetle bunu dile getirmeye çalıştık. Kürt sorunu, Kıbrıs sorunu ve Ermeni sorunu, bunun başlıca üç alanı olageldiler ve Türk dış politikasının belli sınırlar içinde de kalsa ABD’den farklılaşabildiği nadir sorunlar alanını oluşturdular. Öteki ikisini bir yana bırakarak “açılım” tartışmalarının asıl alanı olan Kürt sorununda bu farklılışmanın ne anlama geldiğine bakalım.

Türkiye, tarihsel olarak dört parçaya bölünmüş Kürdistan’ın, toprak ve nüfus olarak en büyük parçası üzerinde egemen olan devletlerden biridir. Ötekilerle kıyaslandığında Kürt sorununda en katı ve inkarcı davranış çizgisini de o temsil edegelmiştir.

II. Emperyalist Dünya Savaşı’nın hemen ardından Türkiye ile yakın ilişkilere giren ve onun tüm iç ve dış politikası üzerinde belirleyici etkilerde bulunabilen ABD emperyalizmi, “son Kürt isyanı” toplumsal bir güç boyutları kazanana kadar bu katı inkarcı egemenliğe herhangi bir itiraz yöneltmek bir yana, bu alanda Türk burjuvazisine onyıllar boyunca tam destek vermiştir. Genel toplumsal uyanışla birlikte Kürt ulusal uyanışının da gaddarca ezilmesi anlamına gelen 12 Mart ve 12 Eylül faşist askeri darbelerinin ardındaki gerçek gücün ABD olduğunu hatırlatmak bile kendi başına bu konuda yeterli bir fikir verebilir.

Bu tarihsel destek PKK’nin önderlik ettiği yeni Kürt isyanına karşı da aynı biçimde devam etti. ABD payına olduğu kadar İsrail payına da... Ortadoğu halklarına karşı kurulan üçlü saldırgan politik-askeri mihverin bu hakim ikilisi, “terör” olarak damgalanan modern Kürt ulusal uyanışının bir kez daha ezilebilmesi için Türk devletini her yolla desteklediler. Ve sonuçta bunu, Abdullah Öcalan’ın tutsak edilip Türk devletine teslim edilmesiyle taçlandırdılar. Böylece bu desteğin ulaşabileceği boyutları tüm açıklığı ile göstermiş oldular.

Bütün bunlar, ABD ve İsrail ile Kürt sorunu üzerinden yaşanan sorunların Türkiye’deki Kürt sorunuyla bir ilgisi olmadığını ortaya koymaktadır. İlişkilerde pürüzlere yol açan Türkiye’deki Kürt sorunu değil, fakat Kürt sorununun bölgesel niteliği idi. Gerek ABD ve gerekse İsrail için, İran, Irak ve Suriye’deki Kürt sorunu, kendileriyle sorunlu bu ülke rejimlerini zayıflatmanın bir önemli olanağı idi ve bu yeni bir tutum da değildi. Örneğin ABD ve İsrail ikilisi ‘70’li yıllarda İran Şahı kanalıyla bu politikayı Irak’a karşı izlemişlerdi. İsrail’in 1982 yılına ait gizli bir stratejik belgesinde, Irak’ın, tam da bugün olduğu gibi, Şii, Arap ve Kürt bölgeleri olarak üçe bölünmesi hedefi, bu politikanın bir başka önemli örneği olarak anılabilir burada.

Türk devleti ile ilişkilerde sorun yaratan da bu oluyordu. Zira Kürt sorunu üzerinden ABD-İsrail ikilisini hedefi olan ülkeler, bu aynı sorunun bastırılmasında, ama yalnızca bu sınırlar içinde, Türkiye’nin müttefikleri durumunda idiler. Bu ülkelerdeki Kürt sorununu azdırmak ve Kürt hareketlerini desteklemek, Türk devletinin çıkar ve tercihleriyle bağdaşmayabiliyordu.

Irak’a yönelik son emperyalist müdahale ve işgal, bu alandaki anlaşmazlığın Türkiye-ABD ilişkilerinde yaratabileceği sorunları somut olarak gösterdi. ABD bu müdahale esnasında Güney Kürtleri’nin desteğinden en iyi biçimde yararlandı ve karşılığında bugünkü federe Kürt devletinin ortaya çıkışını tam olarak destekledi. Bu Türkiye’nin Güney Kürdistan’a ilişkin kırmızı çizgilerinin yıkılması demekti ve beraberinde ABD-İsrail ile ilişkilerde belli sıkıntıların yaşanmasını getirdi.

Tayyip Erdoğan’ın 5 Kasım Washington ziyareti ile bu konuda yeni bir mutabakata ulaşıldı ve böylece ilişkilerdeki geçici kriz de aşılmış oldu. Türkiye, karşılığında tam da ABD’nin istemi doğrultusunda hamiliğini üstlenmek üzere, Güney Kürdistan’daki federe devleti resmen tanımış oldu. Böylece Türkiye’nin işbirlikçileri ile Güney Kürdistan’ın işbirlikçileri Amerikancı çizgide ortak safa girmiş oldular. Bu ABD’nin Irak’a müdahale sonrasında Kürt sorununda izlediği çizginin büyük bir başarısı oldu.

Bugün Türk devletini AKP hükümeti üzerinden içerde Kürt açılımı yapmaya yönelten de temelde işte bu gelişmedir. Güney Kürdistan’a hamilik, Türkiye’deki Kürt sorununu bir parça olsun yatıştırmayı ve olanaklıysa bunu silahlı Kürt hareketinin tasfiyesi ile birleştirmeyi bir ihtiyaç haline getirmiştir. Propaganda çözüm üzerinden yapılıyor olsa da gerçek amaç sorunu kontrol altına almak ve bir parça olsun yatıştırmaktır.

Bu çerçevede açılım ABD’nin ve elbette Avrupalı emperyalistlerin tam desteğine sahiptir. Aynı şekilde işbirlikçi büyük burjuvazinin hemen tüm kesimlerinin de... İşbirlikçi burjuvazi sınırları iyi çizilmiş belli adımların içerde Kürt sorununu bir parça yatıştıracağına ve Güney Kürdistan üzerindeki denetimi kolaylaştıracağına inanmaktadır. Fakat bundan da önemli olarak, Amerikan emperyalizmi ile bölgesel plandaki işbirliği ve uyumun önündeki önemli bir engelin kalkacağını, böylece emperyalizme verimli ve karlı bir taşeronluk için daha uygun koşulların oluşacağını düşünmektedir. Kürt açılımı için olduğu kadar Ermeni açılımı için de hükümeti desteklemesi, desteklemekten öteye özellikle cesaretlendirmesi bundan dolayıdır.

Bu tablo, aynı zamanda, bu girişimlere neden devletin başı olarak Cumhurbaşkanının önayak olduğunu, AKP hükümetinin bu netameli “milli” konularda nasıl bu denli kolay risk üstlenebildiğini ve hükümetle sorunlu durumdaki ordunun bu açılımlara kerhen de olsa neden onay ve destek verdiğini de açıklamaktadır. Emperyalizmin ve işbirlikçi büyük burjuvazinin çıkar ve tercihlerinin bu alandaki çakışması, hükümete güç vermekte ve orduyu onu bu alanda desteklemeye yöneltmektedir. Bu durumda gerici burjuva muhalefetinin karşı çıkmalarının esas amacı ve sonucu da bugüne kadar şovenizmle sersemletilmiş kitlelerden oy desteği devşirmek olmaktadır. Bu karşı çıkmaların hükümeti belli sınırlara çektiği ve onun manevra alanını hayli daralttığı da bir gerçek olsa bile.

Fakat tüm bunlara rağmen açılımla amaçlanan sonuçlara ulaşma şansı yoktur. Bu şans ancak Kürt hareketi muhatap alınarak ve belli beklentileri karşılanarak elde edilebilirdi, oysa bundan uzak durulmaktadır. Buna rağmen hükümet düşündüğü çerçevede açılımını sürdürmeye çalışacaktır. Çünkü bununla Kürt hareketinin kitle desteğinde belli zayıflamalar yaratabileceğini, burjuva kamuoyunun çözüm beklentisi içinde olan kesimleri nezdinde Kürt hareketini tecrit edebileceğini ve bu arada tasfiyeye yönelik girişimlerinde emperyalistlerden daha büyük bir destek alabileceğini ummaktadır.

Bu amaçlara ne ölçüde ulaşılabileceğini, açılım çerçevesinde atılacak adımların niteliğine ve kapsamına da bağlı olarak, zaman gösterecektir. Fakat tüm bu girişimlerin en iyi durumda bile Kürt sorununun çözümü doğrultusunda bir ilerleme sağlayabileceğine beklemek boş hayallerle oyalanmaktır.

Kürt sorunu derin tarihi kökleri ve kapsamlı toplumsal boyutları olan siyasal bir sorundur. Çimentosu inkarla karılmış ve tüm dokusu buna göre şekillenmiş gerici burjuva sınıf düzeni ayakta kaldıkça, iki ulusun tam eşitliğine ve gönüllü kardeşçe birliğine dayalı bir çözüm ummak ham hayalden öte bir şey değildir. Öteki her şey bir yana, bu tür bir çözüm, iki halktan emekçilerin uzun süreli bir devrimci mücadele içinde kaynaşmasına, ancak bu tür bir mücadelenin sağlayabileceği köklü bir demokratik eğitimden geçmesine, bu yolla inkarcı düzenin aşıladığı her türden zehirli düşünce, eğilim ve davranıştan arınmasına sıkı sıkıya bağlıdır. Bu ise yalnızca devrime dayalı bir mücadele programı ve stratejisi ile sağlanabilir.

Sorunun tüm kaynağı ve çözümün de baş hedefi olarak gerici burjuva sınıf düzeninin bu alanda yapabileceği bir şey yoktur. Kürt hareketi ise izlediği çizgi ile böyle bir süreci kolaylaştırmak bir yana tümden zora sokmaktadır. Ya devletle masa başı barışı ya savaşın tırmandırılması kısır ikilemine dayalı çizgisi bunun ifadesidir. Bu yalnızca Türk halk kitlelerinde şovenizmin azdırılmasını ve Kürt halk kitlelerinde ezilen ulus milliyetçiliğinin kök salmasını kolaylaştırır, son on yılın özellikle kanıtladığı gibi. Bundan ise başka bazı sonuçlar belki çıkabilir ama iki halkın gerçek özgürlüğüne ve gönüllü kardeşçe birliğine dayalı bir çözüm asla çıkmaz.

EKİM