Logo
<  Partimizin adı ne olmalıdır? - I

EKİM 2. Genel (Olağanüstü) Konferansı Bildirisi


EKİM 2. Genel (Olağanüstü) Konferansı Bildirisi

 

(Mart 1995)

Mart ayı içinde toplanan EKİM 3. Genel Konferansı çalışmalarını başarıyla sonuçlandırdı. Mevcut tüm örgütlerimizin seçilmiş delegelerinin temsiline dayanan Konferansımız, 8 gün süren yoğun bir çalışmayla, gündemine aldığı sorunların büyük bir bölümünü ayrıntılı tartışmalar içinde sonuca bağladı.

Konferansımız, sorunlarımız ve sorumluluklarımız üzerine açık yürekli tartışmaların yürütüldüğü gerçek bir mücadele platformu oldu. Örgütümüzün bir an önce parti niteliği kazanmasını engelleyen ya da geciktiren sorunlar tüm açıklığıyla ortaya konuldu, zaaflar ve zayıflıkların üzerine gidildi. Bu devrimci tutum konferansımızın başarısını güvenceledi. Böylece, konferansımız şahsında, ideolojik ve örgütsel birliğimiz yeni bir düzeyde pekiştirilmiş oldu.

Hareketimizin 7 yıllık bir siyasal geçmişi var. Zorlu ve sancılı bir gelişme süreci olarak yaşanan bu 7 yıla üç örgüt konferansını sığdırmış olmamızın bizim için ayrı bir anlamı var. Bunu yalnızca örgütsel demokrasinin bir ifadesi değil, fakat bizzat kazanılan örgütsel düzeyin de somut bir göstergesi sayıyoruz. Sorunların ve görevlerin en ileri düzeyde tartışıldığı ve bu temel üzerinde örgüt iradesinin açığa çıktığı en üst platformlar olan kongre ya da konferansların ciddi bir devrimci siyasal örgütün yaşamındaki anlamı ve önemi herhangi bir özel açıklama gerektirmez. Fakat eğer sözkonusu olan oluşum sürecindeki bir parti öncesi örgüt ise, bunu örgütsel gelişme ve olgunlaşma düzeyinin de önemli göstergelerinden biri saymak gerekir.

Örgütümüz tarafından “Atılımlar ve Parti Yılı” olarak ilan edilen bir sürecin daha ilk aylarında yeni bir genel konferansımızın toplanmış olmasının kuşkusuz ayrı bir önemi var. Bu bize, partileşme sürecinin sorunlarını en üst örgüt platformumuzda ele alıp tartışma ve sonuçlarını bağlayıcı bir örgüt iradesi olarak ortaya koyma olanağı vermiştir. Konferansımız sorunlarımızın ve işçi sınıfının öncü komünist partisini inşasına ilişkin sorumluluklarımızın ayrıntılı bir değerlendirmesini yapmakla kalmamış; bunun önümüze koyduğu yakıcı görevlerin gerçekleştirilmesinde, tüm örgütümüzün irade birliği içinde ve en ileri bir motivasyonla harekete geçirilmesinin de koşullarını yaratmıştır.

Komünistler olarak siyasal mücadele sahnesine çıktığımız andan itibaren işçi sınıfının devrimci öncü partisinin yaratılmasını kendimize öncelikli görev olarak saptadık. Stratejik önemdeki bu temel sorun çözülmeden devrimci siyasal mücadelede anlamlı ve kalıcı herhangi bir adım atamayacağımızın bilinciyle hareket ettik. Fakat 7 önemli yılı geride bırakmış olmamıza rağmen bu ilk ve temel adımı henüz atabilmiş değiliz. Bunu kendi payımıza açık bir başarısızlık sayıyoruz. Bunun bizi aşan nedenlerini bir yana koyuyoruz. İçinden geçmekte olduğumuz özel tarihsel dönemin dünya ölçüsünde hiç de elverişli olmayan genel koşulları, ülke içinde bir yenilgi ve yıkıntı sonrasının kendine özgü ortamı, ve nihayet, çok sınırlı güçlerle ve geçmişten hemen hiçbir ön örgütsel birikim devralmadan ortaya çıkmış olmamız vb. faktörlerin elbette bu başarısızlıkta önemli bir rolü vardır. Yine de biz, devrimci sınıf öncüsünün ideolojik ve örgütsel temellerini yaratmada ve dolayısıyla parti kimliği kazanmada yaşadığımız gecikmeyi daha çok kendi zaaf ve yetersizliklerimizle ilgili görüyoruz. Bunlar hareketimizin gelişme süreçleriyle bağlantılı olarak çok değişik vesilelerle ve tam bir açıklık içinde ortaya konulmuş, değerlendirilmiştir. 3. Genel Konferansımız da bu doğrultudaki bir çabanın yeni bir vesilesi ve platformu olmuştur.

Öte yandan, 7 yıllık uzun bir zaman diliminde parti sorununu henüz çözememiş olmanın sorumluluğu ne olursa olsun, hareketimizin bu zaman dilimi içinde katettiği mesafe ve sağladığı birikimin onu bugün partiye hayli yaklaştırmış bulunduğu da bir gerçektir. Bu birikimi en iyi biçimde değerlendirerek partileşme sürecimizi hızlandırmak, içinde bulunduğumuz yıl içinde tüm cephelerdeki çabalarımızın ortak ekseni olacaktır. 1995 yılını parti yılı ilan etmemiz bu doğrultudaki kararlılığın bir ifadesiydi. Konferansımızın çalışmaları ve ortaya çıkardığı sonuçlar, ortaya koyduğumuz iddianın dayanaksız olmadığını somut olarak göstermiştir.

Elbette, bizzat konferans çalışmalarımız içinde de vurgulandığı gibi, sorun biçimsel bir ele alışla parti kuruluş tarihinin 1995 yılı içine sığdırılması değildir bizim için. Zira biz sorunu, partinin biçimsel bir ilanı değil, fakat örgütümüzü işçi sınıfının öncü partisi olarak adlandırılmaya hak kazanabilecek bir gelişme düzeyine çıkarabilmek olarak ele alıyoruz. İçinde bulunduğumuz yıl içinde bunu başarmak hedefi ve kararlılığı içindeyiz. Ve biz bunu başardığımız andan itibarendir ki, partinin kuruluş kongresinin toplanması bazı ön hazırlıklara bağlı bir pratik zamanlama sorunu olarak duracaktır önümüzde.

***

Her zaman böyle olmayabilir; fakat bugünün Türkiye’sinde, sınıf hareketinin ileriye sıçrayamaması ile yaşadığı devrimci önderlik boşluğu arasında kopmaz bir ilişki vardır. Komünistler bu düşünceyi ve bundan çıkan sonuçları bir dönemdir özel bir ısrarla işlemektedirler. İşçi sınıfı hareketinde bir türlü aşılamayan darlığa ve bunun ifade ettiği tıkanıklığa, sermaye düzeninin devrimci öncü oluşumları ezme ya da ehlileştirme politikalarına, tasfiyeci oportünizmin sürmekte olan tahribatına ve sınıf hareketi için hazırladığı yeni tuzaklara, nihayet kendi sorumluluklarına ve bu çerçevede bir an önce parti kimliği kazanma görevinin yakıcılığına, hep bu kritik ilişkiden bakmaya çalıştılar. Aynı şekilde, daha genel planda, işçi sınıfı hareketinin politik bir sıçrama yapamaması ile toplum genelinde sosyal-siyasal gelişme süreçlerinde yaşanan çürütücü tıkanıklık arasındaki dolaysız bağlantıya olduğu kadar, Kürt sorununun çözümünde bugün yaşanmakta olan kilitlenmeye ve bunun devrimci ulusal harekette yarattığı sağlıksız arayışlara da yine sözünü etttiğimiz kritik ilişki üzerinden baktılar.

Sermaye düzeni bugün tüm Cumhuriyet döneminin en ağır bunalımını yaşamaktadır. Yapısal nedenlere dayalı bu bunalım sosyal bünyeyi çürütmekte, görülmemiş bir ideolojik-kültürel dejenerasyonun kaynağını oluşturmaktadır. Kendisini yıkacak toplumsal siyasal güçler yaşanmakta olan toplumsal bunalımı devrimci bir çıkış doğrultusunda kullanmayı başaramadıkları ölçüde, çürümekte olan sermaye düzeni kendisiyle birlikte tüm toplumu da bu çürüme sürecinin bir parçası haline getirebilmektedir. Bunalımın işçi sınıfı ve emekçi katmanlar için ekonomik ve sosyal faturası ise, yaşam koşullarının çekilmez boyutlarda ağırlaşması olmaktadır.

Topluma hükmeden tekelci burjuvazinin bu bunalım için herhangi bir çözümü yoktur. İzlenen politikalarla başarılmaya çalışılan şey, bunalımın yarattığı ekonomik yükleri işçi sınıfı ve öteki çalışan sınıfların omuzlarına yüklemek ve kitlelerin buna karşı gelişecek mücadelelerini dizginlemek ve saptırmak için de çeşitli önlemler almaktan ibarettir. Baskı ve terör aygıtının tahkim edilmesi, reformist ve dinci akımların desteklenmesi, çalışan sınıfların sahte ayrımlar ve ikilemler içinde bölünüp atomize edilmeye çalışılması, devrimci örgütlerin vahşi bir terörle ezilmek ve sindirilmek istenmesi, bu önlemlerin bazılarıdır.

Bugünkü koşullarda rejimi tehdit eden gerçek ve potansiyel toplumsal-siyasal kuvvetler; işçi sınıfı hareketi, büyük kentlerin yoksul emekçi yığınları ve Kürt özgürlük hareketidir. İlk ikisi yaşadıkları derin hoşnutsuzluğa rağmen henüz kendilerini etkin bir politik tutumla ortaya koyabilmiş değiller. İşçi sınıfı yıllardır inişli çıkışlı bir hareketlilik içindedir. Ne var ki iktisadi mücadelenin dar ve kısır zeminini kıracak politik sıçramayı bir türlü gerçekleştirememenin sancısını ve sorunlarını yaşıyor. Politik mücadele sahasına bir türlü çıkamamak ile bunu kolaylaştıracak ve hızlandıracak bir devrimci önderlikten yoksunluk, sınıf hareketinin birbirine sıkısıkıya bağlı iki temel zaafı durumundadır. Devrimci bir parti önderliğinden, onun öncü müdahalesinden yoksun durumdaki işçi hareketi, bugün için, kendi dinamizmiyle militan bir politik mücadele mecrasına girmekte zorlanıyor.

Fakat devrimci bir sınıf önderliğini bir an önce yaratmak ihtiyacına yapılan vurgu, hiç de yalnızca, bugünün bu zorlanmasının aşılmasında öncü bir devrimci müdahalenin taşıdığı özel önemden dolayı değildir. Sermayenin sınır tanımaz keyfiliklerinin işçi sınıfı saflarında sürekli çoğalttığı hoşnutsuzluk ve öfke, yarın kendini beklenmedik patlamalar biçiminde de ortaya koyabilir. İdeolojik ve örgütsel açıdan iyi hazırlanmış, mücadele içinde kendini bulmuş ve sınıfla ciddi bağlar kurmuş bir devrimci öncü örgütlenmenin yokluğu durumunda, sınıf hareketi rejimle bu tür bir politik çatışmayı güçsüz, dağınık ve hedefsiz olarak yaşayacak, kolay yenilgilerle yüzyüze kalacak, böylece yılların mücadele birikimi de boşa gitmiş olacaktır. Bundan çıkacak sonuç, taşıdığı genel ilkesel önemden öteye, komünistlerin sınıfın öncü partisini vakit geçirmeksizin inşa etme sorununu sınıf hareketinin bugünkü durumu ve yakın geleceği açısından ele almak zorunda olduklarıdır.

Öte yandan, bugünün Türkiye’sinde ve özellikle büyük kentlerin varoşlarında, işçilerle içiçe yaşayan muazzam bir kent yoksulları kitlesi var. Ekonomik, toplumsal, ulusal ve mezhepsel sorunlar karmaşası bu kitlede rejime karşı büyük bir hoşnutsuzluğu ve nefreti mayalamaktadır. Bir çok belirti ve bu arada Gazi emekçilerinin konferansımızla aynı günlere denk gelen geniş çaplı devlet karşıtı direnişi, bu hoşnutsuzluk ve nefretin sarsıcı patlamalara dönüşebileceğini göstermektedir. Gazi Mahallesi halkının direnişi göstermiştir ki, şehrin yarı-proleter kitleleri ile küçük-burjuvazinin yoksul alt katmanlarının politik aktivite kazanacakları bir döneme giriyoruz. Öncü kesimi örgütlü bir kimlik kazanarak partileşmiş bir sınıf hareketi, bu katmanları kolaylıkla kendi politik etkisi altına alabilecek, sermaye iktidarıyla çatışmasında onlardan büyük bir destek görebilecektir. Bunun başarılamadığı koşullarda ise, kent yoksullarının bu hareketliliği, burjuvaziyle hesaplaşmaya yetenekli biricik sınıfın önderliğinden yoksun olmanın tüm olumsuz sonuçlarıyla yüzyüze kalacaktır. ‘80 öncesinin politik mücadeleleri bu konuda fazlasıyla aydınlatıcıdır.

Aynı şeyler, bugün nispi bir politizasyon düzeyi yakalamış bulunan kamu çalışanları hareketi için de geçerlidir. Bugünkü kitlesel gücü, coşkusu ve ileri sürdüğü taleplerdeki kararlılığı ne olursa olsun, devrimci bir işçi hareketinin önderlik koşullarına kavuşamayan bir kamu çalışanları hareketi kendi başına hiç bir yere varamaz. Herşey bir yana, bu hareketin heterojen dokusu bile buna müsait değildir. Onun bugünkü gücü, başta grevli-toplusözleşmeli sendika hakkı olmak üzere bazı demokratik hakların elde edilmesi çerçevesinde kazandığı kendine özgü dinamizminden gelmektedir.

Kürt hareketinde durum daha farklıdır. Kürt halkı devrimci bir önderlik altında ulusal özgürlük ve eşitlik talepleriyle ayağa kalkmıştır. Siyasal planda gerçek bir kuvvettir ve rejimin bugün için ciddi başağrısıdır. Kürdistan’daki devrimci sürecin en büyük avantajı, toplumsal güçlerle devrimci politik öncünün buluşması, mücadelede devrimci bir önderliğin varlığıdır. Fakat tam da bugüne kadarki mücadeleyle katedilen mesafe ve yaratılan birikim, Kürt özgürlük hareketini belli bir gelişme sınırına da getirip dayamış bulunmaktadır. Son birkaç yılın olayları, Kürt ulusal hareketinin bu sınırları kendi gücüyle aşamadığını, tüm çabalarına rağmen bunda zorlandığını göstermektedir. Bunun hareketin önüne çıkardığı ikilem de bugün artık netleşmiştir. Ya Türkiye işçi sınıfı ve emekçilerinden alınacak destekle Kürdistan’daki devrimci sürecin derinleştirilmesi yoluna gidilecek, gerçek bir eşitlik ve özgürlük mücadelesinde ısrar edilecektir. Ya da, bugüne kadarki kazanımlar sömürgeci düzeni bir “siyasal çözüm”e zorlamak doğrultusunda değerlendirilmeye, emperyalistlerin “siyasal çözüm” baskısından da yararlanılarak bu iğreti sonuca ulaşılmaya çalışılacaktır.

Birinci alternatifin gerçeklik kazanması, Kürdistan cephesinde değil fakat Türkiye’de yaşanacak gelişmelere, daha somut olarak işçi hareketinin yaşayabileceği gelişmelere bağlıdır. Fakat sınıf hareketinin bugünkü zayıflığı ve genel planda Türkiye’deki sınıflar mücadelesinin güçsüzlüğü, Kürt ulusal hareketini son zamanlarda “siyasal çözüm”e özel bir ağırlık vermeye yöneltmiştir. “Siyasal çözüm” arayışlarına uygun düşen politik ve diplomatik açılımlara sürekli yenileri eklenmektedir. Böyle bir süreç kaçınılmaz olarak ulusal hareket içinde Kürt burjuvazisine yeni etkinlik alanları açmakta ve onun ağırlığını artırmaktadır. Sürgünde Kürt Parlamentosu adımı bunun en son örneğidir. Türkiye’de devrimci siyasal mücadele bugünkü siyasal güç ilişkilerini değiştirecek bir sıçrama yaşayamazsa eğer, Kürt sorununa adına “siyasal çözüm” denilen sistem içi çözüm arayışı, kendi mecrasında derinleşmeye devam edecektir. Türkiye devrimci ve işçi hareketinden gerekli desteği yıllardır bulamayan Kürt özgürlük hareketinin bugünkü bu yönelimi şaşırtıcı değildir. Zira temelde köylülüğe ve şehir küçük-burjuvazisine dayanan bir hareket kendi başına ulusal sorunun kurulu düzeni aşan bir çözümünü gerçekleştiremez. Dolayısıyla sorun hareketin önderliğinin kararlılığıyla değil, dayandığı toplumsal güçlerin gücü ve ufkuyla ilgilidir.

Tüm bunlar birarada, bugünün Türkiye’sinde, işçi hareketinin devrimci bir çizgide sağlıklı bir gelişme yaşayabilmesinin temel önkoşulu olan öncü parti sorununun taşıdığı olağanüstü önemi ve aciliyeti göstermektedir.

***

Türkiye’de işçi sınıfı hareketinin, daha genel planda devrimci siyasal mücadelenin bugünkü en temel zaaf alanı olan devrimci önderlik boşluğu, yalnızca bugünün değil, gerçekte tüm Cumhuriyet döneminin temel bir olgusudur. Bununla birlikte, önderlik ihtiyacının ve elbette karşılanamadığı ölçüde önderlik zaafının kendini özel bir tarzda gösterdiği evre ‘60’lar sonrası, demek oluyor ki son 30-35 yıldır. Bu, sözkonusu dönemin Türkiye’sinde modern sınıf çatışmalarının serpilip gelişmesiyle bağlantılı bir durumdur.

Türkiye’nin son 30-35 yıllık dönemi sarsıcı sosyal-siyasal çalkantılara sahne oldu. ‘60’lı yılların başından itibaren işçi sınıfı ve öteki emekçi katmanlar, zaman içinde gitgide daha geniş kesimler halinde mücadele sahnesine çıktılar. İşçi-emekçi hareketi Cumhuriyet tarihinde bir dönüm noktası oluşturacak kuvvet ve etkinlikle toplum yaşamında yeni bir evre başlattı. Düzenin yapısal sorunlardan kaynaklanan bunalımı, alt sınıfların siyasal mücadelerinin sarsıcı etkisiyle derinleşerek yeni boyutlar kazandı. Bu büyük uyanışı ve hareketliliği olağan yöntemlerle kontrol edemeyen sermaye sınıfı, ancak faşist askeri darbelerle uygulamaya konulan geniş çaplı karşı-devrim operasyonları sayesinde geçici de olsa sonuç alabildi.

Cumhuriyet döneminin uzun yılları boyunca politik bir kuvvet alanı bulamayarak sınıftan ve kitlelerden kopuk bir aydın hareketi olarak kalan Türkiye sol hareketi, ‘60’lı yıllardan itibaren başgösteren alt sınıfların bu sosyal-siyasal hareketliliği zemininde hızla güç kazandı. Tuttuğu ideolojik-politik konumun gerçek içeriği ve sınırları ne olursa olsun, toplum genelinde düzene karşı alternatif bir güç olarak algılandı. Özellikle ‘70’li yılların ikinci yarısında, geniş çaplı kitle mücadeleleri ile içiçe geçmiş bir devrimci hareket gerçeği, düzen ve devrim ikilemine özel bir kuvvet kazandırdı. (Ancak 12 Eylül karşı-devrimi ve onu daha sonra dünya çapında izleyen olayların özel etkisi altındadır ki, sermaye düzeni bu ikilemi geçici bir süre için de olsa geri plana itmeyi başarabildi.)

Fakat yakın dönem tarihinin sosyal hareketlilik ve devrimci siyasal mücadele açısından yaşadığı bu sıçrama, yazık ki ortaya bu hareketliliği ve mücadeleleri devrim amacına ve iktidar hedefine yönlendirebilecek devrimci önderlik odağı çıkaramadı. Belirtmeye gerek yok ki, modern Türkiye’de, bu ancak işçi sınıfının adına layık devrimci öncü partisi olabilirdi.

Dikkate değer olan olgu, bu süre zarfında bu iddiayla sayısız grup ve akımın siyaset sahnesinde ortaya çıkmasıdır. Önemli bir bölümü bu iddialarında samimi olan ve bu doğrultuda içtenlikle çaba gösteren bu grup ve akımlar, doğdukları toplumsal-siyasal ortamın koşulladığı sınırlılıkları ve yapısal yetersizlikleri aşamayarak bu çabalarında başarısız kaldılar. İçlerinden bir kısmı kendilerini işçi sınıfının öncü partisi ilan ettiler. Fakat zaman onların gerçekte bu nitelikten yoksun olduklarını pratik içinde yeterli açıklıkta gösterdi. Diğer bir kısmı ise geride uzun yıllar bırakmalarına rağmen bunu iddia etmek gücü bile bulamadılar kendilerinde. Bugüne kadar hala “parti inşa hareketi” ya da “parti öncesi örgüt”ler olarak kaldılar. Komünistler, devrimci hareketimizin yakın geçmişine ilişkin değerlendirmelerinde, bu genel başarısızlığın ideolojik ve sınıfsal nedenlerini çözümlediler.

Son 30 yılın sol hareketinin ortak paydası iktidar perspektifi ve iradesinden yoksunluktur. Revizyonist ve sosyal-reformist akımlar için özel bir açıklama gerektirmeyen bu olgu, gerçekte devrimci akımların da temel özelliğidir. Bu akımlar teorik perspektif, politik program, taktik çizgi ve örgüt cephelerinde bir önderlik düzeyi ve kapasitesine ulaşmak bir yana, buna yaklaşamamışlardır bile. En iyi durumda oynadıkları rol, kitle mücadelelerine stratejik hedefler doğrultusunda yön vermek değil fakat bu mücadelelerden etkilenerek ve elbette onları etkileyerek birlikte sürüklenmek olmuştur. Popülist önyargıların yarattığı sınırlılık ve dizginlemeler nedeniyle, modern toplumun tek tutarlı devrimci sınıfı olan işçi sınıfını teorik ve pratik ilgilerinin odağına koymayı bile başaramayan bu akımların, devrimci önderlik boşluğunu dolduramamalarına şaşmak için de bir neden yoktur gerçekte.

Modern sınıf ilişkilerinin egemen olduğu bir toplumda, toplum genelinde bir devrimci önderliği geliştirebilmenin tek olanaklı yolu işçi sınıfını hareket noktası olarak almaktan geçer. Bu bilincin ve yönelimin olmadığı bir durumda, demek oluyor ki işçi sınıfıyla kopmaz bağlar içinde bir komünist sınıf öncüsü inşa edilmeden genel devrimci önderlik ihtiyacına yanıt verilemeyeceği temel gerçeğinin kavranamadığı koşullarda, önderlik iddiasındaki başarısızlık her türlü niyeti aşan bir kaçınılmazlık olarak kendini gösterir.

Her biri en az 20 yıllık bir siyasal geçmişe sahip olan geleneksel örgütlerin bugünkü durumuna bakmak bile bu alandaki başarısızlığı tüm açıklığıyla görmek için yeterlidir. Bunlardan bir kısmı karşı-devrim döneminin ve Doğu Avrupa’daki yıkılışın basıncı altında ideolojik ve örgütsel açıdan tümden çöktüler ve tasfiye oldular. Diğer bir kısmı devrimci konumlarını süreç içinde adım adım yitirerek sosyal-reformist akımlara dönüşmede büyük mesafeler aldılar. Herşeye rağmen devrimci mücadele çizgisinde ısrarlı olmayı başaran ve bugün ayakta kalmayı sürdürenler ise, geçmişin ideolojik sınırlılıklarını ve zaaflarını aşmak planında herhangi bir dinamizme sahip olmadıklarını aradan geçen yıllar içinde fazlasıyla kanıtladılar. Devrimci samimiyetleri ve mücadelede gösterdikleri ısrarın bugünkü gücü ve önemi ne olursa olsun, eğer bu sonuncular dünyada ve Türkiye’de kapandığı kesinleşen bir dönem içinde şekillenmiş mevcut ideolojik kimliklerini ileriye doğru aşmak gücü gösteremezlerse, zaman içinde kesin bir biçimde geriye düşeceklerdir. Bunun belirtileri şimdiden vardır ve politik kitle hareketindeki gelişmelerin ortaya çıkaracağı devrimci imkanlar bunu ancak bir ölçüde sınırlayabilecektir.

Kuşkusuz bugün, daha doğrusu son 7 yıldan beridir, işçi sınıfı içindeki çalışmaya özel bir ağırlık vermek, devrimci saflarda önemli bir pratik ayrım çizgisi olmaktan çıkmıştır artık. Zira sınıf çalışması, gelinen yerde, küçük-burjuva devrimci demokratik kimlikle özdeşleşmiş biriki istisna dışında, komünist olmak iddiasındaki tüm sol grupların ortak pratiğidir. Bugün “sınıf yönelimi” bir ayrım çizgisi olmak bir yana, sözü edilen istisnalar dışında hemen tüm grupları kesen ortak bir payda durumundadır. 12 Eylül yenilgisi, küçük-burjuva yığınları saran politik pasiflik ve nihayet ‘80’lerin ikinci yarısında işçi sınıfı hareketindeki belirgin öne çıkış, popülist ideolojiye bu alanda büyük bir darbe vurdu ve bu sorunu kavrayışta olmasa da pratikte kendiliğinden çözdü.

Bugünün ayrım çizgisi, sınıfa hangi ideolojik çizgi ve perspektiflerle gidileceği, sınıf hareketine hangi temel ve taktik politikalarla müdahale edileceği sorununda odaklaşmaktadır. Dolayısıyla, sol harekette işçi sınıfına yöneliş şeklindeki genel eğilim, bugün ideolojik ayrım çizgilerine apayrı bir önem kazandırmıştır.

Geleneksel devrimci hareketin 12 Eylül sonrasında reformizme kayan kesimleri, program planında “burjuva toplumun tam demokratikleşmesi” çizgisine oturdular. Açık ya da legal bir “işçi partisi” yaratmak ya da buna dönüşmek, bu reformist çizginin zorunlu örgütsel uzantısı oldu. Taktik çizgide ise bu akımlar sınıf hareketinin bugünkü geriliğini politika düzeyine çıkardılar ve buradan giderek sınıf hareketi içinde güç olmaya çalıştılar. Sınıf hareketinin bugünkü darlığı alt kademe sendika bürokratlarının solcu sendikacılık manevralarına uygun düştüğü ölçüde, geleneksel hareketin reformculaşan kesimleri ile bu alt kademe sendika yöneticilerinin buluşması kolaylaşmakta, liberal sol işçi politikacılığına dayalı bir “açık işçi partisi” için daha uygun bir zemin oluşmaktadır. (Komünistlerin bu akıma geride kaldığımız yıl içinde yönelttiği ve devrimci saflarda yankı bulan ideolojik saldırısı bu açıdan özel bir önem taşımaktadır.)

Geleneksel devrimci hareketin devrimci mücadele çizgisinde ısrar eden kesimleri ise, ‘80 öncesinin kendine özgü toplumsal-siyasal ortamında şekillenmiş ideolojik çizgilerine bugün işçi sınıfı içinde bir toplumsal dayanak oluşturma gayretindedirler. Bu alanda elde edebilecekleri pratik başarı ölçüsünden bağımsız olarak, bu gruplar, teoride, taktikte, örgütte ve pratik mücadelede Türkiye işçi sınıfının sosyalist siyasal hareketini yaratmak şansından yoksundurlar. Çünkü onlar, özel ürünü oldukları bir geçmişten kopmak, onunla devrimci bir hesaplaşmayı gerçekleştirmek yeteneğinden yoksundurlar. Çünkü onlar, Türkiye ve dünyada bir dönemin kapanmış bulunduğunu bir türlü anlayamamakta, dolayısıyla bu kapanmış dönemi anlamak ve aşmak gücünü de kendilerinde bulamamaktadırlar.

***

Geleneksel hareketten koptuğu, onun küçük-burjuva ideolojik ve sınıfsal kimliğini aştığı, bugünün sol akımları içinde proleter sosyalizmini temsil ettiği, bu nedenle de, tuttuğu bu objektif konum itibarıyla proletaryanın devrimci öncü partisini yaratmaya tek yetenekli örgüt olduğu düşünce ve iddiasındaki hareketimizin ayırdedici özelliklerini saptamak, özellikle parti yılı hedefi çerçevesinde ayrı bir önem taşımaktadır.

‘80’li yılların ikinci yarısı, Türkiye sol hareketinin yakın tarihinde bir dönemin kesin bir biçimde son bulduğunu ve temel özellikleri bakımından yeni bir dönemin başladığını açıkça göstermiştir.

‘80’lerin ikinci yarısı, yalnızca solun yakın tarihinde değil, onun yaşam ortamı olan toplumsal hareketliliğin yakın tarihinde de yeni bir dönemdir. Kapanan döneme toplumsal planda küçük-burjuva sosyal katmanlar, siyasal planda bu sosyal katmanların heterojenliğini yansıtan bir çeşitlilikte çeşitli küçük-burjuva siyasal akımlar damgasını vurmuştur. Açılan yeni döneme toplumsal planda işçi sınıfının damgasını vurduğu ve vuracağı şimdiden kesinleşmiştir. Siyasal planda ise proleter sosyalizminin, onun politik ifadesi olan komünist hareketin damgasını vuracağının birçok olgusal kanıtı bugünden mevcuttur.

Solun tarihi içinde siyasal ve toplumsal düzlemlerdeki bu paralel rol değişimi arasında anlamlı bir uyum vardır ve bu, hiçbir biçimde rastlantı değildir. Küçük-burjuva toplumsal hareketteki çözülüş ve gerileme, tersinden işçi sınıfı hareketinde gelişme ve öne çıkma, geçmişe dönük olarak geleneksel teorilerin yıkılışını ve akımların çözülüşünü koşullarken, geleceğe dönük olarak da marksist-leninist akımın şekillenmesini, bir gelişme gücü ve kararlılığı göstermesini kolaylaştıran bir toplumsal-siyasal zemin oluşturmuştur.

Hareketimizi doğuran dinamikler geleneksel devrimci hareketin yakın geçmişiyle sıkı sıkıya bağlantılıdır. ‘60’lı yıllarda burjuva sosyalizmi, ‘70’li yıllarda devrimci küçük-burjuva sosyalizmi tarafından temsil edilen geleneksel sol hareket, kendi iç evrimi, farklılaşması ve bu farklılaşma içinde hareketin bir kesiminin biriktirdiği olumlu özellikler, öznel planda hareketimizin içinden fışkırdığı tarihsel zemini oluşturmuştur.

Hareketimiz ‘80’li yılların bunalım ve çözülüş ortamında teslimiyete karşı direniş tutumundan kök almaktadır. Onun gösterdiği gelişme gücünün moral kaynakları buradan köklenmektedir. Fakat ona oluşum gücü ve dinamiği kazandıran asıl etken, geleneksel hareketin yaşadığı yenilginin sonuçlarına karşı aldığı tutumdur. Hareketimiz, yenilginin derslerini bütünlüğü içinde ele alma, yaşanan bunalımın ideolojik ve sınıfsal anlamını ve köklerini derinlemesine çözümleme tutumu ve pratiği içinde şekillenmeye başlamıştır.

Geleneksel hareketi ideolojik, politik, örgütsel ve bunları birarada kesen sınıfsal yönleriyle bir bütün olarak ve 25-30 yıllık geçmişi içinde değerlendirme yöntemsel tutumu sayesinde, hareketimiz geleneksel hareketi doğru çözümlemek ve tanımlamak olanağı elde etmiştir.

‘80’li yıllarda tüm geleneksel harekete egemen bunalımın küçük-burjuva karakterini teşhis, burada temel bir başarı halkasıdır. Hareketin gerek tarihsel-toplumsal, gerekse ideolojik-örgütsel oluşumunu bu temel teşhisten giderek çözümlemek, onun genel karakterini anlamayı kolaylaştırmıştır. Temel ideolojik kimliği (popülizm ve demokratizm), siyasal konumu (devrimci-demokrasi) ve sınıfsal karakteri (küçük-burjuva) arasındaki bütünsel iç mantık ve tutarlılık böylece açığa çıkmıştır.

Geleneksel hareketin yapısal bunalımının sınıf karakterini doğru teşhis etmek ve geçmiş sorgulamasına buradan girişmek, hareketimize gerçek bir ideolojik sıçrama yapma, böylece geleneksel hareketten kopma olanağını vermiştir.

Bu ileriye çıkışın iki temel ve dinamik öğesi, marksist dünya görüşünün proleter sınıf özü ve bilimsel devrimci yöntemi konusunda ulaşılan açıklıklar olmuştur. Birincisi halkçılığı anlama ve aşmanın itici gücü olurken, ikincisi onun dogmatik, donmuş teorik önyargılarını ve kalıplarını bir bir kırıp geride bırakmak olanağı sağlamıştır.

Bu sayede, hareketimiz geleneksel hareketin ideolojik ve sınıfsal kimliğinin eleştirisini, doğal olarak onun programatik ve taktik konumunun ve örgüt anlayışının eleştirisiyle birleştirmiştir.

Halkçı demokratizmin genel ideolojik eleştirisi, somutta onun Türkiye devriminin sorunlarına yaklaşımının eleştirisiyle birleşmiştir. Geleneksel hareketin bu sorunlara bakışını belirleyen temel yöntemsel, ideolojik ve sınıfsal etkenler; sırasıyla, dogmatizm ve şablonculuk, popülizm ve demokratizm, ve nihayet sınıfsal planda da küçük-burjuvazinin demokrasiyi ve yurtseverliği aşamayan dar sınıfsal ufkudur.

Tüm bu açıklıklar temeli üzerinde geçmiş hareketle köklü bir hesaplaşmaya giren hareketimiz, bunu onun devrimci mirasını sahiplenme, olumlu devrimci değerlerini ve geleneklerini savunma ve onlara işçi sınıfı devrimciliği çerçevesinde daha ileri bir anlam kazandırma çabası ile birleştirmiştir.

Bu perspektif ve çaba içinde, bir yandan, sosyal pratiğin yetersizliklerini ve zayıflıklarını açığa çıkardığı geçmiş platformda ayak direyen tutucu darkafalılıkla mücadele ederken; öte yandan ise, geçmiş hareketin zaaflarını devrimciliğe fatura eden inkarcı liberalizmle mücadele etmiştir. Aradan geçen zaman, komünistlerin tutumunun, geçmişin devrimci mirasını sürdürebilmenin de en uygun yolu olduğunu kanıtlamıştır. Dün geçmiş platformu sürdürmekte darkafalıca ayak direyenler, bugün onun çok çok gerisine düşmüşler, birçok sorunda dünkü inkarcı liberalizmin ideolojik-politik platformuna sürüklenmişlerdir. (Komünistler bu akibete yıllar öncesinden işaret ettiler ve döne döne uyarılarda bulundular.)

Hareketimiz diyalektik bir bakışaçısının ürünü olan geçmişe karşı bu doğru devrimci tutumu, uluslararası komünist hareketin tarihsel geçmişinin sorunlarına yaklaşırken de göstermiştir. Bilindiği gibi hareketimiz, Gorbaçov’un 70. yıl konuşmasıyla birlikte, sosyalizmin ve dünya komünist hareketinin tarihine yöneltilen kapsamlı saldırının başladığı bir sırada ortaya çıktı. Bu gerici saldırıya karşı kararlı bir tutum aldı. Sosyalizmin ve dünya komünist hareketinin tarihsel mirasını savunmada en küçük bir tereddüt bile göstermedi. Modern revizyonist akımın tarihsel ihanetini teşhir etti ve ona karşı verilmiş tarihsel mücadeleye sahip çıktı.

Fakat öte yandan, uluslararası devrimci tarihsel mirası savunmanın, asla onun tarihsel deneyimle açığa çıkmış düşünsel ve pratik hatalarını darkafalıca görmezlikten gelmek anlamına gelmediği bilinciyle hareket etti. Bu konuda sorumlu olduğu kadar cesaretli davranmasını bildi. Tarihsel sürecin biriktirdiği teorik ve pratik sorunlara gözlerini kapamadı. Bu çerçevede, bir kez daha, liberal ve troçkist inkarcılığa olduğu kadar darkafalı dogmatik küçük-burjuva tapınmasına karşı da mücadele yürüttü.

Dogmatizme vurulan darbe ve marksist teorinin yaşayan devrimci özü çerçevesinde ulaşılan teorik ve yöntemsel açıklıklar, hareketimiz için beraberinde, Türkiye devriminin sorunlarını toplumumuzun gelişme düzeyi, temel sınıf ilişkileri ve dünya ölçüsündeki tarihsel deneyimin genel sonuçları temelinde değerlendirme olanağını getirdi. Hareketimizin sosyalist devrim stratejisi bu bakışaçısıyla yürütülen bir teorik-ideolojik çalışma içinde şekillendi.

Aynı teorik-ideolojik açıklıklar, devrim stratejisi çerçevesinde geleneksel devrimci hareketin en temel teorik zaaflarından birini oluşturan sermaye iktidarı koşullarında demokrasi mücadelesi ve sosyalizm ilişkisini de doğru bir biçimde ortaya koyma ve çözümleme olanağı verdi bize. Bu küçük-burjuva demokratizmine ve onun demokrasi mücadelesi ufkuyla sınırlı devrim anlayışına vurulmuş çok temel bir ideolojik darbe oldu.

Popülizm, işçi sınıfını modern burjuva toplum içindeki kendine özgü konumu ve bu çerçevede şekillenen temel tarihsel rolüyle ele alan marksist bilimsel kavrayıştan yoksunluktur. Temel ideolojik karakteri popülizm olan geleneksel devrimci hareket, bu kavrayışsızlığı yalnızca geçmişteki belirgin küçük-burjuva konumuyla değil, fakat aynı zamanda, yeni dönemde girdiği sözde “sınıf yönelimi” ile de kanıtlamıştır.

Geleneksel devrimci hareket için bu kavrayışsızlığın geçmişteki politikpratik sonucu, işçi sınıfına yabancılık ve güvensizlik olmuştur. İşçi sınıfı toplumsal varlığı ve hareketliliği ile bunda gedik açtığı ölçüde ise, bu güvensizlik zaman içinde kılık değiştirmiş; bugün varılan yerde, proleter devrim programına duyulan güvensizlikle en incelmiş ifadesini kazanmıştır.

Hareketimizin ortaya çıkışı bu ideolojik-politik geleneğe büyük bir darbe olmuştur. EKİM bu geleneğe vurarak ve popülist önyargıları yıkarak, Marksizm-Leninizmin özü demek olan proletaryanın modern toplum içindeki yerinden kaynaklanan özel tarihsel rolü düşüncesini, boş bir söz kalıbı olmaktan çıkarıp yerli yerine oturtmuştur. Yaşadığı sınıf yönelimi bu temel düşünceden köklenmiş, işçi sınıfının belirgin öne çıkışına bağlı olarak geleneksel hareketi saran “sınıf yönelimi” modasından özünde ve ruhunda tümüyle farklı olmuştur. EKİM için marksist-leninist teorinin özü ve temeli demek olan bu sorunla bağlantılı olarak, yani proletaryanın tarihsel devrimci misyonu çerçevesinde oluşmuş politik-örgütsel bir yönelim; geleneksel hareket için, kısmi düşünsel bir ilerlemeye rağmen, temelde sınıf hareketinin yarattığı etkinin yolaçtığı kendiliğinden ve zorunlu bir gelişme olmuştur.

Özetle, hareketimiz için sınıf yönelimi; işçi sınıfını, gündemdeki partileşme çabasının şaşmaz toplumsal tabanı ve dayanağı, temel kadro kaynağı, bugünün kitle hareketinin ve geleceğin devrimci sınıf mücadelelerinin ana ekseni, devrim ve iktidar mücadelesinin öncüsü ve temel gücü, sosyalizm ve sınıfsız toplum mücadelesinin biricik toplumsal güvencesi ve taşıyıcısı olarak ele alan bir kavrayışın ürünüydü. Dolayısıyla, işçi sınıfına pratik yönelimde ifadesini bulan bu süreç, tarihsel ve güncel devrimci amaçları ve ihtiyaçları birarada gözetmekteydi.

Bu temel sorundaki ideolojik açıklık, komünistlere, proletarya partisi sorununu da teorik planda doğru bir biçimde ele alma ve partileşme sürecinin pratik sürecini bunun ışığında kavrama ve yaşama olanağı verdi. Partiyi, sosyalizmin ve sınıf hareketinin birliği olarak ele alan temel marksist-leninist düşünce, komünistler için kanıksanmış boş bir söz kalıbı değil, fakat canlı bir içerik ve pratik bir devrimci gelişme sürecinin ifadesiydi.

Net bir sosyalizm perspektifine ulaşan, işçi sınıfının tarihsel ve güncel hedeflerini genel bir çerçeve içinde doğru saptayan komünistler için, bu ideolojik gelişmenin pratik boyutu, ona sınıf hareketinin politik-örgütsel gelişimini sağlama çabasıyla kopmaz bağlar içinde politik-örgütsel bir gerçeklik kazandırmaktı. Komünistler güç ve olanaklarının en sınırlı olduğu başlangıç anından itibaren bu tür bir pratik çaba içinde oldular. Sosyalizmin işçi sınıfı hareketiyle birliğinin bu kesintisiz çaba içinde gerçekleşeceği, partinin bu birliğin cisimleşmiş bir politik-örgütsel ifadesi olarak inşa edileceği ve ancak böyle inşa edilmiş bir partinin sınıfın devrimci öncüsü olarak nitelenmeye hak kazanabileceği perspektifiyle hareket ettiler.

Hareketimiz, teorik programatik sorunlarda yaşanan suskunluktan dolayı kendini daha çok politik örgütsel sorunlarda gösteren tasfiyeci akıma karşı başından itibaren sistematik bir mücadele yürüttü. “SHP solculuğu”na saldırdı. Legalist eğilimin içyüzünü sergiledi ve örgütsel sonuçlarına işaret etti. Demokrasi mücadelesini stratejik eksen olarak ele alan reformist politik taktikleri eleştirdi. Bunun sendikalizm, kendiliğindencilik ve kuyrukçulukla organik ideolojik bağlantılarını gösterdi.

İdeolojik belirsizliğin, ideolojik ayrım çizgilerini küçümsemenin ve önemsizleştirmenin, politik iddiasızlığın ve güçsüzlük ruh halinin çok özel bir kuvvet kazandırdığı liberal birlik eğilimine karşı doğru ilkesel tutum ve etkili bir mücadele hareketimizin bir başka temel ayırdedici özelliği oldu.

Temel ideolojik-politik sorunlardaki devrimci konum ve tutum, beraberinde illegal temeller üzerinde inşa edilmiş bir örgüt/parti kavrayışı ve pratiğini getirdi. Komünistlerin en amansız mücadeleyi tasfiyeci legalizme karşı vermeleri bu açıdan bir rastlantı değildir. Bu ihtilalci bir örgüt yaratma kararlılığının ideolojik mücadele cephesindeki yansımasıdır.

Komünistler, bu ideolojik konumla tutarlı olarak, yeni bir hareket olmanın tüm güçlüklerine ve olanaksızlıklarına aldırmaksızın, illegal araç ve yöntemlere öncelik tanımak konusunda tavizsiz davrandılar. Bunu, illegal temeller üzerinde yükselmesi gereken bir örgütlenme ve çalışma tarzının zorunlu bir koşulu saydılar. Fakat asla legaliteyi küçümsemek türünden bir zaafa da düşmediler. İllegalite ile legalite arasındaki zorunlu diyalektik ilişkiyi doğru bir kavrayışla ele aldılar. İllegal bir temelin yaratılmasındaki ilk başarıların harekete legaliteyi en etkin ve amaca en uygun bir biçimde kullanma olanağı vereceği bilinciyle hareket ettiler ve süreç içinde bunu somut faaliyetleriyle kanıtladılar.

Ve nihayet, geleneksel hareketten kopuşu yeni bir örgüt kültürünü geliştirmek sahasında da gerçekleştirmek için mücadele ettiler. Bu konuda geleneksel küçük-burjuva örgütlerin olumsuz pratiğinden olduğu kadar, uluslararası komünist hareketin yaşadığı bürokratik yozlaşmanın derslerinden de öğrenmeye çalıştılar. Elbette devrimci bir örgüt yaşamı ve değerler sistemi yaratma sorununu sağlam bir ideolojik çizgi, militan bir devrimci mücadele pratiği ve devrimci sınıfla kopmaz bağlar biçimindeki temel önkoşullardan ayrı ele almak hatasına düşmediler. Ancak bu sayede sağlam ve kalıcı bir temele oturabileceği gerçeğini gözden kaçırmaksızın, örgüt içi yaşamı düzenleyen ilke ve esaslara, gelenek ve değerler sistemine özel bir önem verdiler. Bu çaba, daha şimdiden bize geleneksel örgütlerden farklı bir değerler sistemi ve davranış pratiği kazandırmış bulunmaktadır.

***

Hareketimizin bugüne kadarki gelişme süreci içinde yarattığı ideolojik ve örgütsel birikimi hiçbir biçimde küçümsemiyoruz. Biz onu en elverişsiz koşullarda ve büyük emekler pahasına oluşturduk. Hazır devralmadık; geleneksel hareketin düşünce ve pratiğinin devrimci eleştirisi temelinde ulaştığımız ideolojik kimlik ve bunun ürünü olan politik mücadele çizgisi sayesinde adım adım yarattık.

Bununla birlikte gerek ideolojik ve gerekse örgütsel cephede, bugün parti düzeyi ile bugünkü durumumuz arasında henüz katedilmesi gereken ciddi mesafeler bulunduğunu düşünüyoruz. Ve eğer, ideolojik ve örgütsel cephede, içinde bulunduğumuz yılda sıçrama olarak tanımlanabilecek bir gelişme temposuna ulaşamazsak, bu mesafeyi tüketemeyeceğimizin de bilincindeyiz.

Tam da bu nedenle, bugüne kadarki birikimimizi ve onun ifade ettiği üstünlükleri hiçbir biçimde küçümsemeden ve gözden kaçırmadan, konferansımız, dikkatini esas olarak zaaf ve yetersizliklerimiz üzerinde yoğunlaştırmıştır. Konferansımızın gündemini, çok büyük bir bölümüyle pratik siyasetteki yetersizliklerimiz ile örgüt cephesindeki sorunlarımız oluşturmuştur. Bu bilinçli tutum, içinde bulunduğumuz gelişme evresinde, partileşme sürecinin asıl zayıf kalan cephesinin pratik gelişme cephesi olduğu değerlendirmesinin bir ürünüdür.

Pratik cephe, daha somut olarak, partileşme sürecinin sınıfın öncüsünü kazanma ve örgütsel yapımızı fabrikalar zeminine oturtma olarak tanımladığımız boyutu, hala da belirgin bir zorlanma ve zayıflık yaşadığımız bir alandır. Pratik siyasette ustalaşmak ve örgütsel yetersizliklerimizi aşmak, bizim için tam da, sınıfla birleşme sürecinde öncü kimliği oluşturacak bir ilk anlamlı mesafeyi alabilmek bakımından özel bir önem taşımaktadır.

Buradaki ilişki elbetteki tek yönlü değildir. Sınıf çalışmasına özel bir tarzda yüklenmedikçe ve bunda pratik ilerlemeler sağlamadıkça, ne pratik siyaset ve çalışmada ustalaşmanın, ve ne de, bugünkü şekliyle bir dizi örgütsel zaafı giderebilmenin olanaklı olamayacağı bizim için yeterince açıktır. Tüm sorun, bizzat sınıfı devrimcileştirme pratik çabası ve mücadelesi içinde, kendi devrimci örgütsel kimliğimizi geliştirmek ve yetkinleştirmektir. Sınıfı devrimcileştirme çabasını bugün daha çok ideolojik konumda ifadesini bulan kendi sınıf devrimcisi kimliğimize somut bir devrimci proleter içerik kazandırmak bilinciyle yürütebilmektir.

Elbette bu perspektif bizim için yeni değildir. Örneğin “Komünist Bir Siyasal Sınıf Örgütü İçin!” başlıklı belgede bu sorun şöyle özetlenmişti:

“EKİM’de kazandığı güçleri yeniden biçimlendirme sorunu, bu güçlerin ortaya konulmuş bulunan partileşme çizgisi doğrultusunda bir pratik seferberliği görevi ile örtüşür. Bu pratik görev, sınıfı eksen alan, ısrara dayalı sürekli ve sistemli bir politik faaliyetten başka bir şey değildir. Çok daha somut ifade edersek, sözkonusu olan, işçi sınıfı içinde belirlenmiş alanları ve fabrika birimlerini ısrarlı ve sürekli bir biçimde “döven” bir politik faaliyet çizgisine oturmaktır. Örgütsel biçimlenmemiz ancak bu faaliyet içinde asıl şekline kavuşacaktır. İdeolojik planda proleter sosyalizmi perspektifine ulaşmış kadroların, pratikte sınıf devrimciliğine uygun bir yeniden biçimlenmesi ancak bu faaliyet içinde gerçekleşecektir. Sınıfın en ileri, sınıf bilincine ulaşmış devrimci öğeleri bize ancak bu tür bir çabanın ürünü olarak akacak, saflarımızı devrimci sınıfsal özellikleriyle güçlendirebileceklerdir. Bu süreç, bu tür bir çalışma, bir yanıyla sınıf öncülerini bize iterken, öteki yönüyle sınıf kitlesi üzerindeki politik etkimizi günbegün artıracak, yayacaktır. Politik ve örgütsel kültürümüz, mücadele değerlerimiz, ihtilalci geleneklerimiz de, sınıfı devrimcileştirme çabasında ifadesini bulan bu pratik mücadele süreci içinde oluşacak, gelişecek, yerleşecektir. Fabrika hücreleri temeline kavuştuğu ölçüde gerçek bir komünist sınıf örgütü olarak adlandırılmaya hak kazanacak bir devrimci sınıf partisi de, ancak bu çizgide bir çabanın ürünü olabilecektir.”

Bununla birlikte, sorunun bu açıklıkta ortaya konulduğu bir dönemde örgütümüzün içinde bulunduğu somut durum ve yaşadığı sorunlar, onu bu doğrultuda kararlı bir çaba gösterebilmekten alıkoyuyordu. Tasfiyeciliğin tasfiyesi ve onu izleyen yeniden toparlanma dönemi, bu doğrultuda ilk ciddi çabaların da ortaya konulduğu ve sınıf çalışmasında anlamlı bazı ilk adımların atılabildiği bir dönem oldu. 3. Genel Konferansımız bu dönemin ardından ve onun yarattığı gelişme birikimi üzerinde toplandı. Ve bugün, sınıf hareketinin politik ve örgütsel gelişmesini hızlandırmak, bu çalışma içinde ileri işçileri sosyalizme kazanmak ve örgütsel varlığımızı bu çalışmaların yürütüldüğü fabrika birimleri zeminine oturtmak ve nihayet bu toplam çalışma içinde tüm örgütümüzü ve tüm kadrolarımızı sınıf devrimciliği çizgisinde yeniden şekillendirmek olanaklarına ve önkoşullarına önemli ölçüde sahibiz. Gelinen aşamada bizim için sorun, perspektiflerde kesin bir ısrarı, bunun gerektirdiği iradeyi ortaya koyabilmek sorunudur.

Örgütümüzün genel politikalarımızı özgülleştirme ve faaliyet alanının somut sorunlarıyla başarılı bir biçimde birleştirme anlamında, pratik siyasette de belirgin bir yetersizliği var. Bu yetersizlik sınıf çalışmamızın en önemli güçlüklerinden ve dolayısıyla yürüttüğümüz pratik çalışmanın yeterli sonuçları verememesinin en önemli nedenlerinden biridir. Bundan dolayıdır ki, Konferansımız bu sorunu değişik yönleriyle ele alıp tartışmaya ayrı bir önem vermiştir. Geçmiş pratiğimizi bu açıdan irdelemiş, bundan sonuçlar çıkarmıştır.

Başarılı bir devrimci pratik siyasetin temel önkoşulu, devrimci mücadelenin stratejik ve taktik sorunlarında ideolojik ve ilkesel bir açıklığa sahip olmaktır. Bu olmadığı sürece, pratik siyasal çalışmanın kendi içinde bir başarısı olsa bile, bu çalışma temel amaçlara ve stratejik hedeflere doğru bir biçimde bağlanamadığı için, genel devrimci siyasal mücadele açısından fazla bir anlam taşımaz ve kalıcı sonuçlar da yaratmaz. Hiçbir somut siyasal ya da pratik sorun yoktur ki, gerisinde temel bir ideolojik yaklaşım ya da devrimci ilke sorunu olmasın. Temel ve taktik sorunların ideolojik çerçevesi konusunda belirsizlik içinde olanların pratik çalışmadaki kendiliğindenciliği, tam da bu basit fakat temel önemde gerçeğin gözden kaçırılmasından kaynaklanır.

Hareketimizin temel meselelerde ideolojik ve ilkesel açıklık sorununa verdiği özel önem de buradan gelmektedir. Ve kuşku yok ki, bu alandaki başarımız ölçüsünde, pratik siyasette başarılı olmanın da en temel önkoşuluna sahibiz demektir. Ne var ki ideolojik açıklıktan doğan genel siyasal sonuçlara bir uygulama gücü kazandırabilmek, onları somutlayıp özgülleştirmek ölçüsünde olanaklıdır. Demek oluyor ki, bu genel siyasetlerin dönemin özelliklerine, siyasal olayların akışına, siyasal güç ilişkilerindeki değişimlerin seyrine, ve en nihayet, hedeflenen kitlenin somut durumuna ve özgül sorunlarına doğru ve başarılı bir biçimde uygulanabilmesi gerekir. Somut politikalar geliştirmek sorunu bu tür bir çaba içinde gerçek anlamını bulur.

Konferansımız, bugünün Türkiye’sinde gündemi oluşturan tüm politik sorunları, içinden geçmekte olduğumuz siyasal süreçle de bağlantılı bir biçimde ele almış ve özgül yaklaşımlar geliştirmeye çalışmıştır. Fakat hareketimizin pratik siyasetteki yetersizliğinin kaynaklarının doğru anlaşılabilmesi için de, şu temel gerçeğe özellikle dikkat çekilmiştir. Genel politikaları özgülleştirmeyi, onlara bir uygulama gücü kazandırmayı kolaylaştırmanın bir yönü, elbette bu politikaları mümkün mertebe ayrıntılarda işlemektir. Fakat buna sıkı sıkıya bağlı bir öteki yönü ise, bir politik yaklaşımı ayrıntılarda işleyebilmenin çok büyük ölçüde, onun konulmuş bulunan genel çerçevesinden çıkan ilk sonuçları pratiğe geçirme çabasından geçtiğini bir an bile unutmamaktır. Pratikte sorunların içine gerçek anlamda girilmedikçe, pratik çalışma içinde sorunların pratik yönüyle bizzat karşı karşıya kalınmadıkça, bizzat bunun yaratacağı zorlanma ve ortaya çıkaracağı somut ihtiyaçlar doğrultusunda bir genel politik yaklaşımı ayrıntılarda işlemek, somut ve özgül bir politika olarak geliştirmek de mümkün olmayacaktır. Temelde bu teorik gelişme ile pratik çalışma arasındaki kendine özgü bir diyalektik ilişki sorunudur. Teorik çalışmanın pratik çalışma ve mücadelenin ortaya çıkaracağı sorunların ihtiyaçlarına yöneltilmesi de ancak bu ölçüde kolaylaşabilecektir. Özetle, pratik siyasette ustalaşmak sorunu, bizim için çok büyük ölçüde pratik çalışmamızı geliştirmek ve zenginleştirmek somut çabası içinde (teoride ve pratikte) gerçek çözümünü bulabilecektir.

***

Hareketimiz 1987 yılında ortaya çıktığında, 12 Eylül sonrasının ilk ciddi işçi eylemleri de grev hareketi biçiminde kendini göstermeye başlamıştı. İşçi hareketindeki bu yeni gelişme ‘91 yılı başına kadar kesikli fakat sürekli büyüyen dalgalar halinde sürdü.

Ne var ki, yeni dönem sınıf hareketinin bu ilk gelişme döneminden hareketimiz elle tutulur herhangi bir somut kazanım elde edemedi. Zira bunu başaracak bir ideolojik ve örgütsel ön hazırlıktan yoksundu. Yeniydi, çok güçsüzdü, olanakları çok sınırlıydı ve Merkez Yayın Organı dışında herhangi bir araçtan yoksundu. ‘89 yılı baharı geniş çaplı işçi eylemlerine sahne olurken, bizim kalıcı bir ilk örgütlenmeye geçişimiz bile ancak aynı yılın sonuna denk gelebildi.

İdeolojik ve örgütsel gelişmede belli bir ilk mesafeyi katedip bu temel üzerinde I. Genel Konferansımızı topladığımız bir sırada ise, bu kez işçi hareketi hız kesti, bir durgunluk ve gerileme dönemine girdi. Sınıf hareketine artık nihayet etkin bir çalışmayla yöneleceğini düşündüğü bu aynı evrede, örgütümüz beklenmedik bir iç bunalıma girdi ve yıkıcı bir tasfiyeci girişimle yüzyüze kaldı.

Sınıf hareketinin yerel mücadelelerle yeniden canlanmaya başladığı sonraki evre, hareketimiz için de tasfiyeci tahribatı giderme, yeniden toparlanma ve güç biriktirme dönemi oldu. Bu dönem 3. Genel Konferansımızla noktalanmış bulunuyor. Şimdi gelişmenin çeşitli alanlarında yaşayacağımız atılımlarla parti inşa sürecini hızlandırabileceğimiz bir birikime sahibiz.

Tam da böyle bir dönemde Türkiye’de siyasal olaylar hızlanıyor ve yeni bir kitle hareketliliği yaşanıyor. İşçilerin bu hareketlilikte özel bir ağırlıkla yer alacağından kuşku duymuyoruz. Ve geçmişten farklı olarak, bugün biz ideolojik ve örgütsel cephede önemli bir birikime ve hazırlığa sahibiz. Bu aynı zamanda, sınıf hareketindeki yeni gelişmeden bu kez mutlaka en iyi biçimde yararlanabilmek için uygun önkoşullara sahip olmak anlamına geliyor.

Bir yanda politik mücadele alanına sıçramanın sancıları içindeki bir işçi hareketi ve öte yanda parti kimliği kazanmanın eşiğinde bulunan, fakat bunu sınıf hareketiyle buluşmada yaşayacağı bir sıçramalı gelişme ile sıkı sıkıya ilişkilendiren bir komünist hareket gerçeği -bugün durumu böyle görüyoruz.

Sınıf hareketinin, sancısını çektiği sıçramayı kolaylaştıracak bir öncü devrimci müdahaleye ihtiyacı var. Hareketimizin ise, sınıf hareketine bu tür bir öncü müdahale içinde dönüşmeye, kendi gerçek siyasal-sınıfsal ortamını bulmaya, militan sınıf kimliğini geliştirmeye ve gerçek örgütsel zeminine oturmaya ihtiyacı var.

Bunlar nesnel olarak örtüşen ihtiyaçlardır. Herşey komünistlerin kendi görev ve sorumluluklarına bu bilinçle sarılmalarına bağlıdır. Bu doğrultuda elde edilecek her başarı bizi adım adım partiye yaklaştıracaktır.

Her şey parti için!

Her şey devrimin ve sosyalizmin ancak parti ile elde edilecek zaferi için!

EKİM 3. Genel Konferansı
Mart 1995

 

EKİM 2. Genel (Olağanüstü)
Konferansı Bildirisi

(Aralık 1992)

EKİM, bir süredir yaşamakta olduğu iç örgütsel bunalımın bir zorunluluk haline getirdiği Olağanüstü Konferansını bir iç mücadele sürecinin ardından başarıyla gerçekleştirdi. Olağanüstü Konferansımız, soldaki yeni dönem tasfiyeciliğinin içimizdeki kaba bir yankısı olan ve konferans öncesinde yıkıcı bir hizip karakteri kazanan unsurları ihraç ederek saflarımızın dışına attı. Konferansımız, ilkesizliğin ve ideolojik omurgasızlığın yalnızca EKİM’e karşı birlik gibi uğursuz bir amaçla bir araya getirdiği bu “beş benzemez”ler tasfiyeciliğini tasfiye etmekle sınırlamadı kendini. EKİM’in ideolojik ve örgütsel gücü bakımından bu önemli bir başarı olmakla birlikte, konferansımız için bundan da önemli olan, soldaki yeni dönem tasfiyeciliğinin saflarımızda bu denli kaba bir biçimde yankı bulabilmesinin temellerine inebilmekti. Bu, EKİM’in oluşum ve gelişme süreçlerini yeniden irdelemek ve değerlendirmek, liberal tasfiyeciliğin gelişme zemini haline gelen önderlik zaafiyetlerini ve örgütsel sorunlarımızı tartışmak, değerlendirmek ve gerekli sonuçları çıkartmak demekti. Konferansımız bu amaca asgari bir başarıyla ulaştığı inancındadır. Elde edilen ilk sonuçların süreç içinde derinleştirilmesi, EKİM’de liberal tasfiyeci savrulmalara kaynaklık edebilen zaafların köklü bir biçimde yokedilmesi olanağını verecektir örgütümüze.

Sermayenin devrimci güçlere karşı “topyekün savaş”ında ifadesini bulan olağanüstü koşullara ve tasfiyeciliğin örgütümüzü saldırılara açık hale getiren kural tanımazlığına rağmen, EKİM konferans öncesi süreci gerçek bir iç demokrasi uygulayarak yaşamıştır. EKİM’in girdiği iç örgütsel bunalımın kavranmasını kolaylaştıracak tüm belgeler, MK içi yazışmalar, MK toplantı tutanakları örgüte sunulmuştur. Tasfiyeci öğelerin kişisel saldırı ve spekülasyon numunesi metinleri tüm örgüt üye ve aday üyelerine iletilmiştir. Oluşan alt örgütsel platformlarda tasfiyeciler görüşlerini dilediklerince ortaya koyma olanaklarını bulmuşlardır. Türkiye’nin küçük-burjuva devrimci örgüt geleneklerinin alışık olmadığı bu yeni davranış biçimi, bu gerçek iç demokrasi karşısında EKİM’in tasfiyeci öğelerden tek beklentisi, Olağanüstü Konferansa kadar örgüt ilke ve kurallarına, örgüt disiplinine riayet etmek olmuştur. Ne var ki, ideolojik olarak geriye, geçmişin o eskimiş ve bugün artık bir liberal yozlaşma zemini haline gelmiş platformuna düşen tasfiyeci öğeler, iç mücadele araç ve yöntemlerinde de geçmişin davranış biçimlerini en berbat haliyle uygulamışlardır. Örgüt kurallarını, disiplinini ve güvenliğini hiçe sayarak her yolu mübah görmüşler ve örgütlü bir hizip olarak çalışmışlardır.

Bu karakterlerini konferans platformuna da taşıdılar. Daha ilk oturumlarda düştükleri ideolojik zavallılık ve kendi iç birliklerini ellerinde olmayarak yitirme doğrultusundaki açık gelişmeler, onları ucuz bahanelerle konferans çalışmalarını sabote etmeye ve platformu terketmeye yöneltmiştir. Böylece konferans öncesi süreçte denemeye çalıştıkları, fakat örgütün sabırlı ve dikkatli tutumuyla engellediği konferanstan kaçış girişimlerini, konferansın ilk oturumlarının ardından gerçekleştirmiş oldular. Fakat bu ilk oturumlar bile bu öğelerin ilke ve fikirden yoksun olduklarını, ideolojik aczini, kendi aralarında ideolojik dağılma ve hizipçi suç ortaklığı dışında herhangi bir ortak zemine sahip olmadıklarını göstermeye yetmiştir. Bundan dolayıdır ki konferansımız, EKİM’in iç demokraside sonuna kadar ısrar ederek ve hizipçi tahriklere karşı sabır göstererek bu öğeleri konferans platformuna kadar getirmiş olmasını, herşeye rağmen bir kazanım saymaktadır.

Öte yandan EKİM, koşulların tüm olağandışılığına rağmen, mevcut tüm örgütlerinin tam ve geniş bir temsiline dayanan bir Olağanüstü Konferans toplamak yoluna giderek de başarılı bir iç demokrasi örneği vermiştir. Konferansta temsil edilmeyen iki çalışma bölgesi (Ankara ve Zonguldak), tasfiyeciliğin başını çeken iki eski MK üyesinden birinin, kendi önderlik anlayışı ve pratiğinin yansıması bir sorumsuzluk ve kaba ihmalkarlık sayesinde tümden tasfiye etmeyi başardığı çalışma bölgeleri olmuştur. (Bir öteki tasfiyeci yöneticinin örgütsel ilişkileri sıfırlamayı başardığı bir diğer temel çalışma bölgesi (İzmir) ise, ancak hemen konferans öncesinde bölgeye gönderilen bir üye tarafından temsil edilebilmiştir.)

***

Solda Tasfiyeciliğin Yeni Dönemi başlıklı değerlendirmede, EKİM’in Olağanüstü Konferansımızla noktalanan örgütsel bunalım süreci, genel çerçevesiyle şöyle özetlenmektedir:

“1987’de ortaya çıkan ve en büyük olanaksızlıkları altederek I. Genel Konferansı’nı toplamak aşamasına ulaşabilen EKİM, yazık ki konferansla başlayan bu yeni süreçte önüne koyduğu görevleri gerçekleştirmede başarısızlığa uğramıştır. EKİM, kendini yaratan ilk atılımı, kendini geliştiren yeni bir atılımla birleştirememiştir. EKİM, o güne kadarki gelişmesini esası itibarıyla ideolojik gelişmesine borçluydu. İdeolojik gelişmenin gücüyle yaratılan güç ve olanakları örgütsel bakımdan en iyi biçimde düzenleyerek sistematik bir politik faaliyet ve mücadeleye yöneltmek aşaması, aynı zamanda teori-pratik bütünlüğünün, EKİM’in kendi teorik-ideolojik perspektiflerinin maddi bir kuvvete dönüştürme yeteneğinin pratikte sınanacağı bir aşama demekti. Beşinci yıla giriş değerlendirmesinde de ifade edildiği gibi, EKİM bunda belirgin bir zorlanma yaşamış, ‘kan uyumsuzluğu’ olarak tanımlanan olgu ortaya çıkmıştır. Aynı değerlendirmede bunun asıl kaynağının önderlik planındaki zaafiyetler olduğu, giderilememesi, kan uyumsuzluğunun sürmesi durumunda hareketi sıkıntılara, giderek bunalıma iteceği vurgulanmıştı. EKİM geride kalan yıl içinde önderlik planında doğan tıkanmayı gideremedi ve bunun sonuçları giderek bir örgütsel bunalıma vardı.” (s.16)

EKİM I. Genel Konferansı’nın çalışmaları kapsamlı bir gündem çerçevesinde gerçekleşmiş, ortaya Değerlendirme ve Kararlar başlığı altında kamuoyuna sunulan ideolojik, politik ve örgütsel perspektifleri çıkarmıştı. Bu konferans yeni bir hareket olan EKİM’in gelişme süreçlerinde gerçek bir kilometre taşıydı. O güne kadarki gelişmesi EKİM’e nihayet bir siyasal örgüt kimliği kazandırmış, I. Genel Konferansını toplamak bunun somut bir ifadesi olmuştu. Şimdi EKİM’in önünde onu parti öncesi bir siyasal örgütten gerçek bir sınıf partisine ulaştıracak bir gelişme çizgisi uzanıyordu. Değerlendirme ve Kararlar’da ifadesini bulan ideolojik, politik ve örgütsel perspektifler, bu gelişme çizgisinin temel ve taktik esaslarını içermekteydi. Hedefler yeterli açıklıkta, görevler yeterli somutlukta belirlenmiş, örgütün önüne ideolojik, politik ve örgütsel tüm cephelerde yeni bir atılımı gerçekleştirme görevi konmuştu. Özetle, EKİM I. Genel Konferansı’nın sonuçları açık ve sağlam perspektifler, güçlü bir iddia, kuvvetli bir misyon bilinci demekti.

Ne var ki ve ne yazık ki, EKİM I. Genel Konferansı, bu perspektiflerin gerçekleştirilmesine başarıyla ve kararlılıkla önderlik edebilecek, EKİM’in iddiasını kendinde cisimleştirmiş, onun misyonunun taşıyıcısı bir önderlik ekibini kendi içinden çıkarmayı başaramamıştır.

Geleneksel hareketten kopmuş ve tümüyle yeni temeller üzerinde kendini şekillendirmeye çalışan bir harekete önderlik etmenin tüm zorluklarına kararlılıkla katlanan, bu zorluklar karşısında işin kolayına kaçmayan, sözde kolay çözümlere eğilim duymayan, aynı anlama gelmek üzere temel ideolojik ve ilkesel konumlarda ısrarlı, stratejik öncelikleri gözetmede kararlı, kendi içinde uyumlu ve anlaşmış bir kollektif önderlik ekibini kendi bünyesinden çıkarmayı başaramamak, örgütümüzün daha ilk oluşumundan beri süregelen temel bir zaafı olmuştur. Olağanüstü Konferansımız, oluşum süreçlerinin başlangıcından alarak, bu temel zaafı bir çok yönüyle irdelemeye ve sonuçlar çıkarmaya bu nedenle özel bir önem vermiştir.

Bu, EKİM I. Genel Konferansının önemine uygun biçimde ve kapsamda ele almayı ihmal ettiği bir temel sorundu. Her ciddi devrimci örgütte önderlik organının taşıdığı özel kritik önem ölçüsünde, ilk konferansımızın bu zaafı örgütümüze ağır bir faturaya dönüşebilmiştir. Önce görev ve hedeflerin gerçekleştirilmesinde bir önderlik zayıflığı olarak kendini gösteren olgu, hızla bir tasfiyeci yozlaşma zemini haline gelebilmiştir.

Bu zaafın yarattığı ağır tahribat, EKİM I. Genel Konferansını izleyen dönemin kendine özgü zorluklarıyla orantılı olmuştur. Bu, gerek genel siyasal koşullar, gerekse EKİM’in gelişme sürecinin girdiği yeni evrenin kendi sorunları bakımından gerçekten ciddi zorluklarla dolu bir dönemdi.

‘90 yılının kitle kaynaşmaları büyük umutlar yaratmış olmakla birlikte, yeni dönemin karşı-devrim cephesinden bir karşı-saldırı dönemi olacağı, I. Genel Konferansımız tarafından daha başından tespit edildi. Doğu Avrupa’daki çöküşün Arnavutluk’ta utanç verici bir çöküntüyle noktalanmasının, Körfez savaşında emperyalist pervasızlığın, işçi hareketinin tam bu günlerde karşı karşıya kaldığı kapsamlı saldırıya tepkisizliğinin, tüm bu olayların devrimci hareketin zayıf öğeleri üzerinde kaçınılmaz olarak geriletici etkileri olacaktı. Fakat I. Genel Konferansımız bundan ötesini gördü. Politik olayların genel seyrinin ve kitle hareketliliğinin “gözle görülür hale getirdiği Türkiye’nin devrimci olanakları, Türk burjuvazisini işi sıkı tutmaya, baskı ve teröre dayalı temel politikalar yedeğinde, onları tamamlayacak bir biçimde bazı yeni taktikler ve yöntemler izlemeye yöneltmiş bulunuyor” değerlendirmesini yaptı. Karşı-devrimin buna ilişkin amaç ve hedefleri konusunda açık uyarılarda bulundu:

“Konferansımızın çalışmalarını sürdürdüğü günlerde ilk öğeleri açıklanan ‘Kürt reformu’ ve 141-142. maddelere ilişkin değişiklik planı, bu çerçevede bir anlam taşımaktadır. Bu yeni girişimin en belirgin hedefi, gerek Türkiye genelinde gerekse Kürdistan’da solun reformist ya da reformizme eğilimli kesimleri düzen legalitesi içine alınıp ehlileştirilirken, devrimci çözümlerde ve iktidar perspektifinde, bunun bir gereği olarak da ihtilalci örgütlenme ve yöntemlerde ısrar eden kesimleri tecrit edip ezmeyi kolaylaştırmaktır.” (Değerlendirme ve Kararlar, s.46)

Burada konferansımızı izleyecek dönemin dış zorluklarına ilişkin açık bir perspektif yansımaktadır. Ne var ki aynı konferansımızın seçtiği Merkez Komitesi’nin bir bölümü daha işin başında, bu zorlukları göğüsleyecek, örgütün ideolojik ve taktik perspektiflerinde kararlılık gösterecek, bu zorluklar ortamında ve hareketin belirlenmiş çizgisi doğrultusunda örgüte önderlik edecek kimliğe, kişiliğe, kapasiteye ve özgüvene sahip olmadığını göstermekte gecikmemiştir. Siyasal koşullardan gelen güçlüklerin ve basıncın bu unsurlar üzerindeki etkisi, kendi gücüne güvensizlik, atalet, iddiasızlık biçiminde başgöstermiş ve utanç verici bir ideolojik dağılmaya varmıştır. Benzer her durumda olduğu gibi, dikkatler kendi dışına kaymış ve bu çerçevede liberal birlik eğilimleriyle legalist çözümler kolaycılığına varmıştır. Konferansta ortaya konulmuş örgüt iradesini kaba bir biçimde çiğneme, örgüte ve örgütsel sorumluluklara yabancılaşma, bunun öteki yüzü olmuştur.

Özetle, I. Genel Konferansımızı izleyen dönemde karşı-devrimin kendini en şiddetli biçimde hissettiren basıncının EKİM Merkez Komitesi’nin bir bölümü üzerindeki ilk yankısı gerçek bir yalpalama olmuş, bu ideolojik dağılmaya varmış, giderek liberal tasfiyeciliğin bugünkü zeminini döşemiştir. (EKİM saflarında boyveren bu liberal tasfiyeciliğin baş kişisinin, 12 Eylül’ü izleyen karşı-devrim döneminde solda boyveren liberal tasfiyeci odaklardan birinin de baş kişilerinden biri ve kendi deyimiyle “gevşek bir yurtdışı grubu”nun başı olmasını, bugünkü olayların ışığında bir rastlantı saymıyoruz. Kuşku yok ki böyle öğelerin EKİM saflarına kabul edilmesinin siyasal sorumluluğu örgütümüzündür ve bizim bundan çıkaracağımız önemli dersler vardır.)

I. Genel Konferansımızı izleyen dönemin EKİM’e özgü iç cephesine gelince. Bu alandaki sorunlar ve görevlerin oluşturduğu güçlükler de önderliğin ideolojik-politik konumu ve sağlamlılığı için gerçek bir sınav alanıydı. Bu güçlükler herşeyden önce, EKİM’in bütünüyle yeni temeller üzerinde gelişmek perspektifine sahip yeni bir hareket olmasından kaynaklanmaktaydı. O güne kadarki gelişme süreci içinde esası itibarıyla ideolojik gelişmesi sayesinde biriktirdiği güçleri, en iyi şekilde düzenleyip örgütlemek ve tespit edilmiş siyasal görevlere yöneltmek, konferansın hemen ardından EKİM’i bekleyen en temel ve en acil görevlerden biri, birincisiydi. Bu aynı zamanda geleneksel küçük-burjuva devrimci hareketten köklü bir ideolojik kopuş yaşamış olan yeni bir hareketin, buna uygun bir örgütsel yapı, politik faaliyet ve mücadele pratiğini gerçekleştirme kapasitesi ve yeteneğinin sınanacağı bir görev alanıydı. İdeolojik kavrayışlar, politika ve örgüt pratiğinin gerçekleşmesi sürecinde sınavdan geçecekti. İdeolojik gelişme süreci içinde fikir planında anlaşmış görünen kadroların, işin lafzında mı yoksa devrimci özünde mi birleştikleri bu dönemin faaliyeti içinde açığa çıkacaktı.

Hareketin tümü için bir sınavdı bu. Ama I. Genel Konferans’ın seçmiş bulunduğu Merkez Komitesi için bu daha da özel bir sınavdı. O bir önderlik organıydı; EKİM’in bu doğrultudaki gelişmesine önderlik etmek ve yönetmek sorumluluğu ile yüzyüze idi. İdeolojik gelişmeyi kendine uygun düşen bir politik ve örgütsel gelişmeyle ete kemiğe büründürmek, onun görev ve sorumluluğunun asıl kapsamıydı ve merkezi yönetici organ olmasının getirdiği geniş yetkilerinin asıl çerçevesiydi.

Fakat yazık ki, yeni Merkez Komitesi’nin sonradan içinden tasfiyeci elebaşların çıktığı bir bölümü, bu denli zorlu bir görevin yanına bile yanaşmadı. Bunlar, EKİM için henüz başlayan gerçek bir siyasal pratik evresinin daha ilk adımında, EKİM çizgisinin özüne yabancı olduklarını, onunla hiç de gerçek manada birleşemediklerini, o güne dek tapındıkları görüşleri yalnızca içeriksiz sözkalıpları düzeyinde anladıklarını ortaya koydular. Bugün, EKİM’i EKİM yapan herşey üzerinde tepinme düşkünlüğünün bir parçası olarak, ideolojik çizgimizi “boş söz kalıpları” olarak niteliyorlar. Bununla aslında EKİM çizgisine ilişkin dünkü gerçek kavrayışlarını bilince çıkarmış oluyorlar. EKİM’in ideolojik çizgisinin gelişmesine bir nebze dahi katkıları olmayan, yalnızca kapıldıkları umutlar çerçevesinde bu çizgiye ruhsuzca tapınan ve anlamına nüfuz etmeden ezbere tekrarlayan bu öğeler, bugünkü umutsuz ruh halleri içinde bu çizgiyi tepiyorlar ve ondan “söz kalıbı”ndan öte bir şey alamadıklarıyla kendilerini ele veriyorlar.

EKİM I. Genel Konferansı sonrası süreç, dış ve iç zorlukların EKİM üzerinde oluşturduğu birleşik basınç altında, bazı EKİM “yönetici”lerinin yeni bir hareketi tüm zorluklara rağmen yaratmanın dinamik ve sürükleyici öğeleri değil, eski geleneksel hareketin gelişme süreci içindeki yeni bir harekete bir süre için katılma gücü bulabilen kalıntıları olduğu gerçeğini açığa çıkarmıştır. Bu unsurlar ilerleme dinamizmi gösteremedikleri için geriye düşmüşler, olayların seyri içinde düşkünleşmişler, bu sürecin son safhasında ise EKİM’e karşı gerici bir tasfiyeci güruha dönüşmüşlerdir.

***

Şüphe yok ki EKİM’de ortaya çıkan tasfiyecilik solun genelinde yeni bir tasfiyeci çürümeye yolaçan şu son iki yılın kendine özgü koşullarıyla sıkısıkıya bağlantılıdır. Bu koşullar öncesiyle ilişki içinde Solda Tasfiyeciliğin Yeni Dönemi (EKİM 6. Yılında) başlıklı değerlendirmede irdelenmiştir. Bu, EKİM’deki tasfiyeciliğin kavranmasını kolaylaştıran genel çerçeveyi de vermektedir. Fakat bizzat aynı değerlendirmede de ifade edildiği gibi, bu koşulların ve bunun solda yolaçtığı tasfiyeci eğilimlerin EKİM’de de yankısını bulması, EKİM’in kendi zaafları ve zayıflıkları temelinde olanaklı olabilmiştir. Bu zaaflar ve zayıflıklar, birikip yoğunlaşıp içinde bulunduğumuz bu evrede belli unsurların şahsında bir tasfiyeci kimlik ortaya çıkarmış olmakla birlikte, hiç de yeni değildir. Tersine EKİM’in ilk oluşum evresinden ve gelişim özelliklerinden kök almaktadır. EKİM buna ilişkin değerlendirmelerini kamuoyuna ayrıca sunacaktır.

Önderlik sorunu da dahil genel olarak EKİM’in sorunu, geleneksel hareketten kopmayla ortaya çıkan yeni bir hareketi her cephede geliştirmek, yeni temeller üzerinde varetmek sorunudur. EKİM, bu iddialı ve zorlu sürece, zorluklarla dolu bir tarihsel kesitte, en az hazırlık ve en sınırlı güçlerle girmiştir. Bu onun yaşadığı gelişme güçlüklerinin genel zeminidir. Bu genel zemindir ki, hareketi şekillendirmekle yüzyüze olan ilk kadroların bir kısmını süreç içinde bunaltıp eleyebilmiştir. EKİM’in öznel zaafları ise bunu kolaylaştırmıştır.

EKİM, gelişmesinin daha ilk anından itibaren temel önemde bir zaaf gösterdi. Kendisine kopma, yeni bir hareket olarak ileriye çıkma olanağı veren nesnel ve öznel etkenleri sürekli irdeleyip değerlendirdiği halde, tersinden olarak, kendi gelişmesini sınırlayan ve bozan nesnel ve öznel etkenleri yeterince irdeleyip değerlendiremedi. Bu onu buna ilişkin ihmal ölçüsünde savunmasız bıraktı ve bir zaaf alanı olarak rol oynadı.

Geçmişe egemen küçük-burjuva devrimciliğini bilince çıkarmak ve onunla mücadele içinde kendini geliştirmek, EKİM’in temel bir üstünlüğü idi. Fakat bu üstünlüğün ortaya çıkardığı ilk güçler, tam da bu aynı geçmişin ürünüydüler, onun tarafından şekillendirilmişlerdi. Bu olgu, küçük-burjuva devrimciliğinin ideolojik platformuna, mücadele ve örgüt anlayışına, gelenek, zihniyet ve alışkanlıklarına karşı genel planda yürütülen mücadeleyi, hareketin kendi iç cephesinde de aynı şiddet ve kararlılıkla sürdürmeyi gerektiriyordu. Bu ihtiyaç ve görev aslında erken bir tarihte ifade de edilmişti. Örneğin: “EKİM, yeni bir ideolojik konumu ifade ediyor olsa da, bu hareketi oluşturan kadroların, insan malzemesinin, geçmiş siyasal ve örgütsel pratikten geldiğini, uzun yıllar geçmiş çizgiyle eğitildiğini, eski örgütlerin alışkanlıklarıyla yoğrulduğunu unutmamak gerekir. ... Geçmişin siyasal ve örgütsel pratiğinden bize miras kalan kusur ve alışkanlıkların zamanla aşılabileceği gerçeği, zamana dönük kaderci bir bekleyişi değil, geçmişin kalıntılarına karşı bilinçli ve sürekli bir mücadeleyi gerektirir.” (Ekim, sayı:15, Aralık 1988)

İç mücadele ve dönüşüm ihtiyacına ilişkin bu açık perspektif, sonuç alıcı bir müdahale ve mücadele pratiği haline gelememiştir EKİM içinde. Bu mücadele eksik, zayıf, sınırlı ve kesikli kalmıştır. Bu, EKİM’in genel planda mücadele konusu ettiği küçük-burjuva devrimciliğine bizzat kendi içinde bir yaşama alanı bırakması demekti. Bunun tahrip edici etkisi tepeden tabana tüm örgütte yaşayagelmiş, iç ve dış güçlüklerin kesiştiği ilk uygun ortamda, tasfiyeciliğin yeşerdiği bir zemine dönüşebilmiştir.

Öte yandan EKİM’in gelişme süreci, aynı zamanda, soldaki tasfiyeciliğin her çeşitine karşı kesintisiz bir mücadele süreci olmuştur. Fakat eğer buna rağmen o gelişmesinin ileri bir aşamasında ve üstelik bir kısım yönetici kadrosunun şahsında kendi içinde bir tasfiyeci eğilimle yüzyüze kalmışsa, bu açık ve dikkate değer olgu, EKİM’in tasfiyeciliğe karşı mücadelesinin belli bir alanda son derece zayıf kaldığına işaret eder. Bu, bir kez daha EKİM’in kendi iç alanıdır. Devrimci hareketin genelinde yaşanan tasfiyeci sürece karşı açık ve kararlı bir mücadele yürüten hareketimiz, bu aynı sürecin saflarımızda kaçınılmaz olarak yankı bulacağı gerçeğini yeterli açıklıkta hesaba katamamıştır. Bu belli bir rehavete yolaçmış, bugünkü liberal savrulmanın daha başlangıçta varolan köklerine ve sonraki süreç içinde kendini belli biçimlerde ortaya koyan ilk belirtilerine karşı verilmesi gereken açık ve sonuç alıcı mücadeleyi ihmal etmeye götürmüştür.

İşin aslında soldaki tasfiyeci cereyanın EKİM’de yankı bulması ilk değildir. Bu yankı, bugün saflarımızın dışına düşmüş bir kısım başka öğelerde, tam da bugünkü biçimiyle, ayrım çizgilerini silme, liberal birlikçilik ve legalist eğilimler olarak ifade bulmuştur. Fakat 1987-90 dönemi, dünyadaki ters gelişmelere rağmen Türkiye’de kitle hareketliliği dönemiydi. EKİM ise ilk güçlü ideolojik mevzilerini oluşturmuştu ve bununla güç topluyordu. Bu iki avantaj zayıf öğelerin tasfiyeci eğilimlerinin kolayca bertaraf edilmesi olanağı sağlıyordu EKİM’e. Fakat tam da bu kolaylık iç ideolojik mücadelede rehavete yolaçan bir etken haline gelebilmişti. Öte yandan, EKİM’in bu avantajlardan gelen gücü, saflardaki potansiyel tasfiyeci eğilimleri dizginliyor, geriletiyor, uykuya yatırıyordu.

Tasfiyeciliğin yeşerdiği bir başka alan, EKİM’in kendi ideolojik gelişmesi ile örgütsel gelişmesi arasında gerekli uyumu kuramamanın yarattığı sorunlardır. Bunun ayrım çizgilerini silmede ifadesini bulacak bir liberal ideolojik dağılma alanına dönüşebileceğine, EKİM daha bir yıl önceden, beşinci yıla giriş değerlendirmesinde işaret etmiştir. Bugün gerçekleşen ise bu olmuştur.

Asıl olumsuz etkisini I. Genel Konferans’tan sonra ortaya koymuş olmakla birlikte, bu uyumsuzluğun kökleri de hareketin başlangıç evresindedir. EKİM’in yaşadığı ideolojik sıçramanın hareketi şekillendirmek sorumluluğu üstlenmiş tüm yönetici kadroları aynı biçimde kucaklayamaması, politik ve örgütsel önderlik sorumluluğu üstlenmiş bir kısım kadroların şahsında ciddi sorunlara yolaçmış ve örgütsel gelişmeyi zaafa uğratmıştır.

Bu nedenledir ki, örgüt sorunu, EKİM’in bu en güçlü alanı aynı zamanda onun için bir sorunlar ve zaaflar alanına dönüşebilmiştir.

EKİM’in gelişme süreçlerini değerlendiren temel belgelerin önemle altını çizdiği bir temel olgu var: EKİM’i ortaya çıkaran sürecin ilk hareket noktası geleneksel hareketin anti-leninist küçük-burjuva örgüt ve parti anlayışını sorgulamak ve bunun karşısına leninist parti ve örgüt anlayışını çıkarmak olmuştur. Buradan hareketle sınıfsal kimlik, bakışaçısı ve giderek teorik ve programatik temelin sorgulanmasına ve eleştirisine ulaşılmış, EKİM’i geleneksel hareketten kopmaya bu zincirleme süreç ulaştırmıştır. (Bkz. Örneğin, EKİM’in Doğuşu ve Örgütsel Şekillenişi Üzerine, Değerlendirme ve Kararlar, s.277-305)

Bir ikinci temel olgu canalıcı bir ilkesel kavrayışa ilişkindir. EKİM çıkışından itibaren teori-pratik bütünlüğü üzerinde döne döne durmuş; “Bu bütünlüğün temel, olmazsa olmaz koşulu örgüttür. Teori, taktik ve örgüt bütünlüğü ancak ve yalnızca örgüt aracılığıyla gerçekleştirilebilir”, temel kavrayışı ile hareket etmiştir.

Üçüncü temel olgu ise ikincisinin uzantısıdır. EKİM, “sağlam temellere dayalı bir ihtilalci örgüte ve ancak böyle bir örgüt sayesinde her koşul altında kesintisiz olarak sürdürülebilecek olan sistemli bir politik-pratik çabaya sahip olmaksızın” tüm ideolojik-politik iddiaların havada kalacağı düşüncesine kararlılıkla sarılmıştır. Bu nedenledir ki, legalizm furyasının dorukta olduğu ve 20 yıllık geleneksel hareketlerin kolay güç toplamak kaygısıyla legal dergilere sarıldıkları bir sırada, en zor yolu seçmiş, illegal bir yayın organıyla işe başlamıştr. Bunu ihtilalci bir örgütü yaratmanın temel bir aracı ve yöntemi olarak görmüş, ilk sayısının başyazısının son satırlarında, bu bilinçli ve cüretli tercihi şu kuvvetli sözlerle ilan etmiştir: “Ekim, bu gerçeklerin bilinciyle ve ihtilalci bir proletarya hareketinin sınıf örgütünün gelişim ekseni olmak hedefiyle illegal olarak çıkıyor.” EKİM, Türkiye devrimci hareketinin geçmiş ve o günkü gerçeklerinin bilinci ve eleştirisiyle bu yolu tuttuğu sırada, henüz yola çıkmış yeni bir hareket olarak kadro, güç ve imkan bakımından düşünülebilecek en elverişsiz başlangıç koşullarına sahipti.

Bu sağlam perspektif ve politika sayesindedir ki, bugün tüm kusurlarına rağmen Türkiye’de tümüyle ayrı bir konuma sahip EKİM isimli bir örgüt vardır ve 20 yıllık örgütler eriyip yok olurken, o içindeki tortulardan arınarak yolunu yürüyor.

Ama bu temel olgulara ve onlar sayesinde bugün ulaşılan sonuçlara rağmen, yine de örgüt sorunu, EKİM’in bu en güçlü alanı, aynı zamanda onun için gerçek bir zaaf alanıdır. Bu zaafın anlamı ve kapsamı, Beşinci Yıl değerlendirmesinde (Ekim, sayı:49, Ekim 1991) ve Komünist Bir Siyasal Sınıf Örgütü İçin başlıklı henüz kamuoyuna yayınlanmamış örgüt içi belgede (Mayıs 1992) ortaya konmuştur. Politik faaliyet ve örgütsel şekillenme alanında kendini ortaya koyan bu zaafın gerisinde ise, her iki belgede vurgulandığı gibi bir önderlik zaafı vardır.

Yeni bir hareket olarak EKİM’in temel bir yetersizliği, yaşadığı ideolojik gelişmeyi ve ortaya koyduğu temel iddiayı kişiliğinde somutlamış, ideolojik gelişme ile somut örgütsel gelişmeyi birarada gerçekleştirecek bir önderlik ekibine sahip olamaması, zaman içinde de bunu çıkarmayı başaramamasındadır. Hareketin başlangıç döneminden kaynaklanan bu yetersizlik, I. Genel Konferansımızın ardından hızla gerçek bir zaaf alanına dönüşmüş, o güne kadar örgütsel şekillenme ihtiyacına yanıt veremeyen örgüt yöneticileri, bu andan itibaren örgütün ideolojik perspektiflerinden, iddiasından ve misyonundan uzaklaşma sürecine girmişlerdir. Bunun pratik sonuçları örgütü sahipsiz bırakmak olmuş, ideolojik dağılmayı tamamlayan bu kaba sorumsuzluk, çok geçmeden bugünkü tasfiyeci kimliğin şekillendiği bir zemine dönüşmüştür. Böylece Ekim I. Genel Konfransı tarafından aynı zamanda bir “örgütsel atılım” dönemi olarak tanımlanan son birbuçuk yıl, örgütsel sorunların biriktiği, zamanında yapılmış bir uyarıdaki ifadeyle, ideolojik gelişme sayesinde kazanılmış ve biriktirilmiş güçlerin örgütsel beceriksizlik nedeniyle heba edildiği bir döneme dönüşmüştür. Bu tahribat konusunda fikir edinebilmek için, bu süre içerisinde, bugün tasfiyeci olan iki eski yöneticinin temel çalışma bölgelerinin tasfiye olduğunu hatırlatmak bile yeterlidir.

***

EKİM’in geçmişten beri süregelen zaafları ve yetersizlikleri tasfiyeciliğe uygun bir yeşerme zemini yaratmış olmakla birlikte, I. Genel Konferansımız sonrasında bunlara eklenen yeni zaaflar, duruma zamanında bir müdahaleyi geciktirerek sorunu ağırlaştırmıştır. Bu zaafların en önemlisi, çıkışından itibaren EKİM’in en temel değerlerinden ve silahlarından birini oluşturan açıklık ilkesinin çiğnenmiş olmasıdır.

EKİM I. Genel Konferansı çalışmalarını Şubat 1991 sonunda tamamladı. Bu konferansta seçilmiş Merkez Komitesi’nin hareketin politik ve örgütsel faaliyetini yönetmek görev ve sorumluluğunu üstlenmiş bölümü, ilk toplantısını 1991 Mayısı’nda yaptı. Daha bu ilk toplantısında yaptığı ilk ve tek gerçek iş ise, örgütün iradesinin gerçekleştiği en üst platformu, kendisini seçmiş ve yürüteceği faaliyetin ideolojik, politik, örgütsel çerçevesini ve doğrultusunu belirlemiş örgüt konferansını, onun çalışmalarını “yalana çevirmek” oldu. Kendisini bizzat seçmiş, görev ve yetkilerle donatmış bir örgüt konferansına karşı alınmış bu eşi benzeri görülmedik tutum, ilgili MK bölümü için bir siyasal iflas göstergesi olmanın ötesinde, içlerinden ikisi için EKİM’in ideolojik platformundan ve politik misyonundan kopma doğrultusunda atılmış bir ilk kocaman adımdı.

Bu adımın ilk sonuçları, örgütün merkezi önderlik sorumluluklarını bir yana itmek, hareketin önündeki görevlere ve elindeki güçlere sırtını dönmek, gözünü dışarıya dikmek ve bu çerçevede kendi sorumluluklarını birlik politikasına ihale etmek olmuştur. Başlangıçta bunun için masum bir alan seçilmiş, konferansın ayrıntılarıyla tartıştığı ve dayatılan koşullar nedeniyle kesin bir biçimde reddettiği “Kurtuluş Hareketi” çevresiyle birlik gündeme alınmıştır. İlgili MK bölümü sayesinde örgütümüzü bir yıl meşgul eden ve sonunda kaba bir iflasla noktalanan bu özel olayın sembolik anlamı şuradadır. İdeolojik bakımdan belirsiz ve kaypak, örgüt kimliğinden yoksun bu çevreyle, ancak onların EKİM çizgisinde, EKİM çatısı altında ve EKİM örgütü içinde özümsenmeleri temelinde birlik yapılabilirdi. Konferansın çizdiği çerçeve özü itibarıyla bunu emrediyor ve eşit koşullarda bir birliği net bir biçimde reddediyordu. Bunun gerisinde kalan her birleşme formülü, EKİM’in ideolojik platformunu, kimliğini ve misyonunu tartışmalı hale getirmek olacaktı. Nitekim MK’nın ilgili bölümünün KH çevresi ile birlik girişiminin kendileri için sonucu bu olmuştur.

Fakat tüm bunlardan örgüt ancak tam bir yıllık gecikmeyle haberdar olabilmiştir. Bunun zamanında yapılamaması tasfiyeci dağılmanın örgüt üzerindeki tahrip edici etkisini artırmış, örgüt zamanında buna müdahale olanağından yoksun bırakılmıştır. Tümü olduğu gibi kamuoyuna sunulacak MK içi yazışmaların tanıklık ettiği gibi MK’nın bir grubu, örgüt ilkelerinin suç derecede çiğnenmesi demek olan bu kapalılığı kırmak için her safhada çaba göstermiş, fakat nedenleri ne olursa olsun sonuçta bunu başaramadığı ölçüde, ortaya çıkan suçun sorumluluğuna bir yönüyle ortak olmuştur.

Devrimci bir örgüt yaşamının kurulup korunmasında, örgütün ve örgüt çizgisinin karşı karşıya kalacağı iç ve dış saldırıların örgütün tüm güçleri seferber edilerek göğüslenmesinde, açıklık ilkesinin, Lenin’in “Işık, daha çok ışık!” şiarının taşıdığı muazzam devrimci önem, EKİM’in son bir yıllık deneyimi ile yeniden kanıtlanmıştır. Örgütümüz bu ilkenin çiğnenmesine bir daha olanak tanımamak kararlılığındadır. Şu ana kadar örgüte sunulmuş bulunan ve son bir yıllık iç örgütsel süreçlerimize ışık tutan herşey konferansımız sonrasında olduğu gibi devrimci kamuoyuna sunulacaktır.

***

EKİM, kamuoyuna Solda Tasfiyeciliğin Yeni Dönemi başlıklı bir broşür olarak sunulan 6. yıla giriş değerlendirmesinde, solda yaşanmakta olan tasfiyeci erozyonun son iki yılın kendine özgü koşulları ve sorunları içinde aldığı yeni biçimleri tahlil etmektedir. Bu değerlendirme tüm temel noktalarda içimizde yeşeren liberal tasfiyeciliğe de ışık tutmaktadır. İçimizdeki tasfiyecilik aynı koşulların ve aynı sorunların bir yan ürünü olmuştur. Benzerlik yalnızca aynı koşulların ürünü olmakta değil, fakat daha da önemlisi, bunun beslediği ideolojik, politik ve örgütsel eğilimlerin paralelliğinde de kendini göstermiştir. Bunu şaşırtıcı bulmuyoruz. Zira bugün içimizde tasfiyeciliğin taşıyıcısı olan öğeler, tam da geleneksel sol hareketin o geleneksel ideolojik platformundan, politika ve örgüt anlayışından, zihniyet ve alışkanlıklarından köklü bir biçimde kopmayı başaramayanlardır. Zor koşullar içinde doğan fakat büyük umutlar yaratan EKİM, bir süre için bu öğelere de umut vermiş, onları beraberinde sürüklemiştir. Fakat siyasal koşullardaki ağırlaşmanın örgütümüzün gelişme süreçlerindeki ilk güçlüklerle kesiştiği yerde, bu kişiler geçmişten kopamadıklarını, EKİM’le bütünleşemediklerini göstermekte gecikmemişlerdir. Önemsiz gibi görünen sorunlarda kendini ortaya koyan kaymaların yarattığı kaygan zemin, hızla kendi içinde bir mantıksal bütünlüğe varmış, onları EKİM öncesinde bulundukları yerlere, halkçı oportünizmin o bugün artık yalnızca bir tasfiyeci yozlaşma zemini olan ideolojik-politik mevzilerine savurmuştur. Aydın oportünizmi ile halkçı oportünizmin bugüne kadar eleştiri adına EKİM’e yönelttiği ne varsa, geriye düşen bu öğelerin elinde bugün EKİM’e karşı bir “platform”a dönüştürülmüştür.

Bu bir ideolojik dağılma ve iflas platformudur. Tüm temel noktalarda EKİM’in ideolojik platformundan kopma, örgüte yabancılaşma, sınıfa güvensizlik, özgüven duygusunu ve misyon bilincini yitirme, bu dağılma ve iflasın birbirine eklenen, içiçe oluşan halkalarıdır.

Tasfiyecilik ideolojik çöküntüsünü, EKİM ile geleneksel halkçı-devrimci hareket arasındaki temel ideolojik-programatik ayrım çizgilerini silme girişiminde ortaya koymaktadır. EKİM I. Genel Konferansı belgelerinde, bugün tasfiyeci saldırının ana hedefi olan bu ayrım çizgilerinin özü ve niteliği şöyle tanımlanır: “Halkçı bir ideoloji ve küçük-burjuva bir toplumsal kimlikle karakterize olan geçmiş devrimci hareketten bir kopma olarak ortaya çıkış, hareketimizin en belirgin özelliklerinden biridir. Halkçılıktan bu kopuş, özü ve niteliği bakımından, teoride ve pratikte küçük-burjuva sosyalizminden proleter sosyalizmine bir geçişti hiç kuşkusuz.” (Değerlendirme ve Kararlar, s.14) Aynı yerde net bir biçimde ifade edilmektedir ki, EKİM’in yaşadığı ideolojik sıçramanın iki temel ve dinamik öğesi, “marksist dünya görüşünün proleter sınıf özü ve devrimci yöntemi konusunda ulaştığı açıklıklar” olmuştur. İlki halkçılığı anlamanın ve aşmanın itici gücü olurken, ikincisi onun dogmatik donmuş kalıplarını ve önyargılarını bir bir kırıp geride bırakma olanağını sağlamıştır. EKİM’in proleter sosyalizminde ifadesini bulan ideolojik, politik ve örgütsel kimliği, bu temel üzerinde ve bu çaba içinde şekillenmiştir.

Saflarımızda ortaya çıkan tasfiyecilik ise, EKİM’i Türkiye solunun sosyalist devrim programını savunan bir yeni grubu sanmakta, öyle algılamakta, buna indirgemektedir. EKİM’i sol hareketin “41. grubu” olarak sıradanlaştırma tasfiyeci eğilimi ve girişiminin gerisinde bu kavrayış yatmaktadır.

Tasfiyeci iflas “platformu”nun en ayırdedici unsurlarından biri olan liberal birlikçilik düşüncesi de bu çerçevede temellendirilmektedir. Tasfiyeci düşünüş tarzına göre, “lafta ne derlerse desinler” devrimci hareketi oluşturan tüm gruplar kapitalizme karşı sosyalizm için mücadele etmektedirler ve bölünmüş bir “genel sosyalist hareket”i oluşturmaktadırlar. Bu, Türkiye solunun liberal tasfiyeci çevrelerinin o çok bilinen liberal argümanıdır. EKİM’in ideolojik konumu sosyalist devrim programına indirgenince ve bu programatik ayrım da sokaktaki adam “sağduyusu”nu aşmayan bir muhakeme tarzıyla aşılınca, liberal tasfiyeci “platform” için geniş bir birlik alanı ve olanağı kendiliğinden doğmaktadır. Gerçekte ise deneyimlerin hep kanıtladığı gibi bu bir ideolojik omurgasızlaşma, politik kimliğini ve misyonunu yitirme, yitip gitme alanıdır. Bu bir dağılma ve iflas alanıdır.

Solda liberal birlikçilik eğiliminin büyük güç kazandığı evre ile bunun EKİM saflarında yankı bulması zaman dilimi olarak tamı tamına örtüşmektedir. Bu, 1987’de hız kazanan kitle hareketliliğinin doruğu 1990 yılını hemen izleyen o hız kesme ve nispi gerileme evresidir. Örtüşme liberal birlik eğiliminin gerekçelendirilmesinde de görülmektedir. Bugün tasfiyecilik biçimini alan EKİM saflarındaki liberal birlikçilik eğiliminin kendine özgü yanı ise, onun bir ideolojik dağılmadan doğmaktan çok, böyle bir dağılmaya gidip varmasıdır. Bizdeki tasfiyecilik, ayrım çizgilerinin silikleştirilmesinden birlik sorununa varmamış, daha çok tersinden yolalmış, birlik sorununu kendisi için hızlı bir biçimde geriye düşmenin bir eğik düzlemi haline getirmiştir. Tasfiyeciliğin taşıyıcısı olan öğelerde öteden beri izlenegelen ideolojik zayıflık ve yalpalama ile EKİM’in ideolojik cereyanı altında geri plana düşmüş geçmişin liberal-halkçı ideolojik önyargıları, bu eğik düzlemin hızlı bir biçimde oluşmasının kaynağı olmuş, işi hayli kolaylaştırıcı ve hızlandırıcı bir rol oynamıştır.

Sınıfa yabancılaşma ve güvensizlik, tasfiyeci ideolojik dağılma ve politik iflasın bir öteki temel alanıdır. Bu yabancılaşma ve güvensizlik, EKİM’in sınıf yöneliminden, bu yönelimde ifadesini bulan politik ve örgütsel perspekiflerden kopmaya, popülist geleneğin en ilkel önyargılarına kaba bir dönüşe yolaçmıştır. Bu “parti güçleri” adı altında solun mevcut yıpranmış güçleri üzerine politika yapma ile “sınıf temelinden bağımsız” sözde bir “profesyonel devrimci çekirdek” örgütlenmesi düşüncelerinde ifadesini bulmuştur. Bunlardan ilki, o liberal birlikçilik politikasının yeşerdiği alandır; ikincisi ise, sol hareketin 20 yıllık sınıfdışı mezhepçi-bürokratik örgüt anlayışına çekilmiş yeni bir ciladır. Tasfiyecilerin sınıf heyecanı ve yönelimi 1987-90 döneminin genel sol modasının o köksüz ve yüzeysel sınırlarını aşamamış, son iki yılın nispi durgunluğu bu heyecanı ve yönelimi hızla “demode” etmiş, sınıfa yabancılaşma ve güvensizlik, eski halkçı argümanlar eşliğinde yeniden önplana çıkmıştır.

İşçi sınıfına yabancılaşma ve güvensizlik, Türkiye sol hareketinin temel bir karakteristiği ve tarihsel bir geleneğidir. Zaman içerisinde incelmiş, kılık değiştirmiş, farklı teori ve anlayışlarda ifade bulmuş, fakat hep yaşayagelmiştir. EKİM’in ortaya çıkışı bu ideolojik-politik geleneğe büyük bir darbe olmuştur. EKİM bu geleneğe vurarak ve popülist önyargıları parçalayarak, Marksizm-Leninizmin özü demek olan proletaryanın tarihsel rolü düşüncesini boş bir soyut söz olmaktan çıkarmış, politik ve örgütsel perspektiflerini bu temel teorik kavrayış çerçevesinde şekillendirmiştir. Bu halkçı ideolojiden kopuşun en temel halkalarından biri olmuş, bu soruna ilişkin kavrayışı EKİM’in marksist-leninist kimliğinin temel taşlarından birini oluşturmuştur.

Tasfiyecilik EKİM’in ideolojik gelişmesinin dinamik özünü kavramadaki yeteneksizliğini, onun muhtevasını oluşturan temel görüşleri anlayamamak yeteneksizliği ile de birleştirmektedir. EKİM çizgisinin ideolojik özünü “sosyalist devrim” gibi bu çizgi içindeki bir yan sonuca indirgeyenler, EKİM’in sınıf yönelimini de ‘87-90 döneminde solda kendiliğinden yaşanan sınıfa akışla karıştırma budalalığına düşebilmişlerdir. Bunca yıl EKİM saflarında yer almış bu budalalar çoktan kavramış olmalılardı ki, EKİM’de sınıf yönelimi ve sınıfa dayalı örgüt perspektifi, ‘87-90 dönemindeki işçi hareketliliğinin kendiliğinden yarattığı bir politik-pratik refleks değil (böyle sanmak EKİM’i geleneksel halkçı gruplarla karıştırmak olurdu), fakat halkçı geleneğin en temel ideolojik zaaflarından birine yöneltilmiş köklü eleştirinin bir “yan ürünü”, bir zorunlu ve mantıksal sonucuydu. EKİM için marksist-leninist teorinin temel bir sorunu etrafında, proletaryanın modern kapitalist toplumdaki yeri ve tarihsel devrimci rolü çerçevesinde oluşmuş bir politik ve örgütsel perspektifi götürüp işçi hareketinin gündelik gelgitleri içinde değerlendirmeye kalkmak, gerçek bir şaşkınlığın ve tam bir cehaletin ürünü olabilir ancak.

Tasfiyeci dağılmanın bir öteki karakteristiği, soldaki genel legalist cereyanın içimizdeki kaba bir yankısı olmaktır. EKİM’de boyveren tasfiyecilik, illegal temellere dayalı bir ihtilalci sınıf örgütlenmesini geliştirmenin güçlükleri karşısında tam bir gerileme ve yılgınlık, legal alan araç ve yöntemler kolaycılığına ise tam bir teslimiyettir. Bu ise, EKİM’in temel stratejik önceliklerinden ve bunlara dayalı örgüt ve taktik çizgisinden temelli bir kopuştur.

“İhtilalci örgütlenmeye karşı güçlü bir legalist tasfiyeci akımın varolduğu günümüz koşullarında, parti örgütlenmesini illegal temeller üzerinde hazırlama pratik çabası sağlam ve sarsılmaz bir inatla sürdürülmeli ve bu çaba tasfiyeciliğe karşı sürekli bir mücadele ile birleştirilebilmelidir. Fakat öte yandan, partinin bu zorunlu varoluş biçiminin tamamlayıcı öğesi, onun legal biçim, araç ve yöntemleri en iyi şekilde ve sonuna kadar kullanabilmesidir. Düzen karşısında partinin ihtilalci varoluş biçimini ilkesel önemde gören komünistler için, sorun legal araç ve olanakları küçümsemek ya da bunları illegal örgütlenmenin karşısına koymak değil, illegal bir parti örgütlenmesi ve faaliyeti temeli üzerinde, bu temel koşulla uyum içinde, tüm legal biçim, yöntem ve araçlardan sonuna kadar ustalıkla yararlanabilmektir. Legal olanakları illegal örgütlenme ve faaliyete tabi bir biçimde, onun hizmetinde kullanabilmektir.” (Değerlendirme ve Kararlar, s.131)

Bu açık ve ilkesel perspektife rağmen, tasfiyeciler, illegal örgütlenme ve faaliyeti geliştirip güçlendirmeye tabi, onun hizmetinde kullanılması gereken legal araç ve yöntemleri, bu örgütlenme ve faaliyetin güçlüklerinden kaçışın bir alanı ve olanağı olarak görmüşlerdir. Güçsüzlük ruh haliyle liberal birlik platformuna kayanlar, birliği güç yetersizliğini gidermenin sözde bir çözüm yolu olarak görenler, illegal temellere dayalı bir ihtilalci örgütlenme yaratmanın güçlükleri karşısında ise legalizme kapılmışlardır. EKİM’in daha başlangıç adımında, ihtilalci bir sınıf örgütlenmesinin temel “gelişme ekseni” olarak tanımladığı Merkez Yayın Organını güçlendirmek ve yaymak için I. Genel Konferansımızdan beri kılını kıpırdatmayanlar, bu aynı süreç içinde tüm umutlarını bir legal siyasal gazeteye bağlamışlar ve bunu hareketimiz üzerinde tasfiyeci bir basınca dönüştürmüşlerdir. Bu aynı sürecin tasfiyecilerin tüm umutlarını liberal birlik girişimlerine kilitlediği bir dönemi işaretlemesi, dikkate değer bir olgudur. Kendi dışına ve “açık alana” bakakalan tasfiyeci öğeler, bu arada örgütümüze, kendi özgüçlerimize ve olanaklarımıza yabancılaşmışlar, bunların düzenlenişine, örgütlenişine ve seferberliği görev ve sorumluluklarına sırt çevirmişlerdir. Üstelik bu işlerden birinci derecede sorumlu oldukları halde...

EKİM’in ideolojik çizgisi ile bundan kaynaklanan sınıf yönelimi ve ihtilalci örgüt çizgisi arasında teorik-organik bir bütünlük vardır. “Dünya görüşüyle, ideolojik-politik çizgisiyle marksist-leninist, sınıfsal temeli, yapısı ve bileşimiyle proleter, düzen karşısında politik-örgütsel konumlanışıyla ihtilalci, bir devrimci sınıf partisi yaratma perspektifidir bu.” (Komünist Bir Siyasal Sınıf Örgütü İçin)

Tasfiyeci dağılma, aynı bütünlüğü, tüm bu temel noktalarda geriye düşerek izlemiştir. EKİM’in popülizme ve reformizme karşı kazandığı temel ideolojik mevzilerin terki, zorunlu ve kaçınılmaz olarak, politik ve örgütsel sonuçlarını da ortaya koymuş, sınıf yönelimi ve ihtilalci sınıf örgütü fikrinden ve pratiğinden kopuşla sonuçlanmıştır. Tasfiyeci dağılma, EKİM ile olan tüm ideolojik-politik bağların yitirilmesi, EKİM gerçekliğine ve misyonuna tam bir yabancılaşmadır.

Geleneksel devrimci küçük-burjuva demokrasisinin büyük bir bölümüyle reformculuğa evrildiği bir aşamada onun popülist ideolojik platformuna dönüş, siyasal ve örgütsel sorunlarda da bu reformist-legalist eğilimin bir parçası haline gelmesiyle sonuçlanırdı. Olan tümüyle budur. EKİM saflarında ortaya çıkan tasfiyecilik, soldaki “ters akıntı”nın içimizde beliren küçücük bir dereciğidir. 20 Ekim 1991 erken genel seçimleriyle birlikte solda kendini ortaya koyan ne kadar tasfiyeci politik ve örgütsel açılım varsa, bugün EKİM’de tasfiyeciliğin taşıyıcısı olan öğelerde anında yankısını bulmuştur. Kimisi olduğu gibi, kimisi “kendine özgü” bir biçimde. Yeni hükümeti izleyen “yumuşama” beklentileri ve bu çerçevede “açık alanın önemi”, SP’nin seçim “başarısı’ ve bu çerçevede “HEP’de birlik projesi” bunun tümüyle açık örnekleri olurlarken; legal alana güç yığma ve bu alanı, hem bir ilde tüm çalışma alanlarının “açık cephesi” olarak ve hem de tüm ülke çapında kendi içinde, hiyerarşik bir merkezi organizasyona kavuşturmak düşüncesi ise bunun nispeten örtük örnekleri olmuşlardır. Kendi içerisinde yeterince açık olan bu sonuncusunun “örtük”lüğü, onun gerçekte, solun yeni modası “açık devrimci parti”nin bir kısım işlevleri yerine düşünülmesindedir. EKİM bünyesinde olunduğu sürece, bu kadar kaba bir tasfiyeci düşünce ancak böyle inceltilmiş biçimler içinde ileri sürülebilirdi. Hatırlatalım ki, “HEP’te birlik” gibi o masum görünümlü önerinin gerisinde de aynı tasfiyeci düşünce vardır.

Karşı-devrimci basıncın, devrimci siyasal mücadeledeki zorlukların, bu basınç ve zorluklar karşısında dayanıksız küçük-burjuva öğelerdeki dağılmanın bir ürünü ve ifadesi olan tasfiyecilik; teorik sorunları küçümseme, ideolojik ayrımları karartma, politik sorunlarda liberalizm, örgüt sorunlarında legalizm demektir. İlkesiz ve omurgasız bir oportünizm demektir. Devrimci iddianın yitirilmesi, misyon duygusunun felce uğraması demektir. Tasfiyecilik, EKİM saflarında ortaya çıkan kendi küçücük örneği üzerinden, tüm bu temel ve evrensel özelliklerini yeniden kanıtlamıştır.

Tasfiyecilik iddiasız bir kimlik ve kişiliktir; içimizden çıkan tasfiyeciler bu kimliğin ve kişiliğin prototipleri olmuşlardır. Onların EKİM’e yönelttiği en temel suçlamalardan biri, “EKİM kendini amaçlaştırıyor” biçimindedir. EKİM’i “41.grup” olarak algılamanın ürünü bu beylik suçlamanın ilk sahipleri hiç de bugünün tasfiyecileri değildir. EKİM’in ideolojik-politik sınır çizgilerini net çizmesi ve bu çerçevede kendi iddiasını ve misyonunu net bir biçimde tanımlaması, bugüne kadar güçlükler karşısında yılgınlığa kapılan ve yorulan tüm öğeler tarafından, ama yalnızca onlar tarafından, EKİM’in kendini amaçlaştırması olarak nitelendi ve bize kendimize “bölünmüş sosyalist hareketin” yeni bir grubu gözüyle bakmamız önerildi. Ayrım çizgilerini silme, ideolojik omurgasızlık, liberal birlikçilik eğilimi, politik ve örgütsel sorunlarda gevşek bir oportünizm, örgütten ve sorumluluklardan kaçış, “açık alan” ve aydın çevre hayranlığı, tüm bunlar eksiksiz olarak hep bu suçlamaya ve öneriye eşlik ettiler. Fakat ilgi çekicidir; bu öğelerin tümü de ideolojik olarak yozlaştılar, devrimci kimliklerini koruyamadılar, dosdoğru düzenin içine yuvarlandılar. EKİM’in ulaştığı düzeyden aşağıya düşüşün yaratacağı kaçınılmaz bir sonuçtur bu. şimdiki tasfiyeci güruhu bekleyen akibet de kesin olarak budur.

***

İdeolojik çizgimizden kopmuş, örgütümüze ve misyonumuza yabancılaşmış, bunu hizipçi bir suçortaklığı ile birleştirmiş bu unsurlar, konferansımızca EKİM’den ihraç edilmişlerdir. Bu karar konferansımız toplantı halinde iken kendilerine bildirilmiştir. Aynı bildirimle birlikte kendilerinden ellerinde bulunan ve EKİM’e ait olan tüm maddi değerleri en kısa sürede örgütümüze teslim etmeleri istenmiştir Bu istemimizi devrimci kamuoyu önünde bir kez daha yineliyor ve tasfiyeci yol arkadaşlarını bu konuda bir yanlışa düşmemeleri konusunda önemle uyarıyoruz.

***

EKİM’de tasfiyecilik tasfiye edilmiştir. O yürüyüşünü zayıflatan ayak bağlarından kurtulmuş, son aylarda örgüt içi yaşamımızı kirleten kokuşmuş bir tortuya dönüşen unsurlardan kendini arındırmıştır. Gücünden bir şey kaybetmemiş, tersine son bir yıldır bu gücün kullanımını sınırlayan ağırlıkları silkip atmıştır.

Konferansımız bunu işin en acil fakat en kolay yanı olarak değerlendirmektedir. EKİM’de düşkünlük derecesinde bir liberal tasfiyeciliği besleyen tüm kaynakların kurutulması ile kendi asli sorumluluklarını gerçekleştirecek bir çalışma ve seferberlik, görevlerimizin asıl alanıdır. Komünistler tüm güç ve iradeleri ile bu zor alanı kucaklayacaklardır. EKİM’in ideolojik çizgisi, bu güç ve iradenin hem kaynağı hem güvencesidir.

Hareketimiz en büyük olanaksızlıklar ile en zor engelleri altederek bugüne ulaşmıştır. EKİM, bu mücadeleler içinde oluşturulmuş bir ideolojik ve örgütsel kimliktir. EKİM, bir siyasal ve örgütsel değerler sistemidir; bunlarda ifadesini bulan bir ileri düzeydir. Komünistler bu kimliği ve kişiliği, bu değerler sistemini ve düzeyini kararlılıkla savunacak, özenle koruyup geliştireceklerdir.

Komünistler işçi sınıfının devrimci öncüsü partiyi yaratacak, devrime ve sosyalizme yürüyeceklerdir.

Yaşasın Marksizm-Leninizm!

Yaşasın Komünizm!

EKİM Olağanüstü Konferansı
Aralık ‘92


Üste