Logo

2011 1 Mayıs’ı aynasında Türkiye’de 1 Mayıs


2011 1 Mayıs’ı aynasında
Türkiye’de 1 Mayıs

 (7 Mayıs 2011)

H. Fırat

1 Mayıs’ın, işçi sınıfının “Birlik, Mücadele ve Dayanışma Günü” olarak, uluslararası işçi hareketinin tarihinde özel bir politik anlamı ve önemi olduğunu, tarihi boyunca buradan gelen bir özel ilgiye ve coşkuya konu edildiğini biliyoruz. Bununla birlikte, özellikle son otuz yıl üzerinden bakıldığında, pek çok ülkede 1 Mayıs’ın artık tarihi anlamına ve siyasal önemine uygun biçimde kutlanamadığını da biliyoruz. Bugün özellikle de kapitalist metropollerde 1 Mayıs, militan bir mücadele gününden çok bir tür seremoni sınırlarında kutlanmakta, yeterli ilgi ve katılımdan da yoksun kalmaktadır. Oysa Türkiye’de bu açıdan durum temelden farklıdır. Yakın geçmişte olduğu gibi bugün de. Türkiye’de 1 Mayıs’ın toplumsal mücadelenin verili gelişme düzeyini bile aşan bir anlamı, önemi ve dolayısıyla etkisi var. Nitekim uzun yıllardan beridir buna uygun düşen bir ilgiye ve katılıma da vesile olmaktadır.

Bu yılın (2011) Taksim 1 Mayıs’ına Avrupa’dan gelmiş bir grup gazetecinin gördükleri manzara karşısında düştükleri şaşkınlığı dile getirmeleri medyaya da yansıdı. Dünyanın hiçbir yerinde artık böyle bir 1 Mayıs yok diyorlarmış, ki büyük ölçüde haklılar da. İstanbul’daki kadar büyük bir kalabalık, böylesine bir coşku, bu denli belirgin bir politik atmosfer, bu kadar çok kızıl bayrak, boy boy Marx, Engels, Lenin, Stalin, Mao posterleri, tüm bunlar bugünün dünyasında artık pek yok. Ama Türkiye’de var, bu yılın Taksim 1 Mayıs’ının tüm görkemiyle tanıklık ettiği gibi. Evet, gerçekten de dışardan gelip izleyen birini şaşkınlığa düşürebilecek bir tablo bu. Bir dönemdir dünyanın en görkemli 1 Mayıslar’ı artık İstanbul’da kutlanıyor. Havana’yı dışında tutunuz; Havana bir devrim ülkesinin başkentidir ve bu kentte milyonu bulan bir katılım, sözkonusu olan da Küba olunca, tümüyle anlaşılır bir şeydir. Ama kapitalist bir ülkede ve bir toplumsal-siyasal muhalefet tavrı olarak, kurulu düzene karşı bir siyasal duruş ve çıkış olarak, bugünün dünyasında en kalabalık 1 Mayıs kutlamaları, tartışmasız olarak İstanbul’da yapılıyor. Ve bu yıllardır böyle.

Fakat sorun kutlamaların kitlesel olmasından da öteyedir. Türkiye’de 1 Mayıslar belirgin bir politik öze ve niteliğe sahiptir. Daha da ötesi, Türkiye’de 1 Mayıs, devrim mücadelesiyle özdeşleşmiştir. Bunu devrim cephesi kadar düzen cephesi de böyle görüyor. Belki sembolik bir yön ama bu gerçek kendini Türkiye’ye özgü 1 Mayıs Marşı üzerinden ayrıca ortaya koyuyor. Bu marş, ’70’li yılların, o coşkulu devrimci yükseliş döneminin ürünüdür ve bu bile başlı başına son derece anlamlıdır.

Uzun onyıllar boyunca Türkiye’de yasaklanan ve unutturulan 1 Mayıs, ’70’li yılların devrimci yükselişi içinde adeta yeniden doğdu. Osmanlı’nın son yıllarında işçi hareketi için 1 Mayıs var, ilk kez olarak 1911’de Selanik’te, ardından 1912’de İstanbul’da kutlanıyor. 1920’li yılların ilk yarısında, işgal yıllarında ve Cumhuriyet Türkiye’sinde 1 Mayıs var, işçiler İstanbul’da 1 Mayıs’ı kutluyor. 1925’te Takriri Sükun’la birlikte yasaklanıyor. ‘30’lu yıllarda kemalist rejim onu düzmece 1 Mayıs Bahar Bayramı ile ikame etmeye ve böylece tümden unutturmaya çalışıyor. Bunda başarı da sağlıyor. Nitekim bunun ardından uzun onyıllar boyunca Türkiye’de 1 Mayıs kutlanmıyor. 1960’lı yıllarda görkemli bir sosyal uyanış var, büyük bir görkemli sol politizasyon var, parlamentoda 15 milletvekili ile temsil edilen o gün için önemli bir sol parti var. Ama 1 Mayıs buna rağmen hala da yok.

Türkiye’de 1 Mayıs ilk kez olarak 1976 yılında yeniden gündeme geldi ve Taksim meydanında görkemli bir işçi, emekçi, gençlik ve ilerici aydınlar gösterisi olarak gerçekleşti. Bu ilk 1 Mayıs’a kalabalıklar İstanbul’un dört bir yanında coşkulu kafileler halinde aktılar, devrimci türküler ve marşlar eşliğinde. DİSK bünyesindeki işçilerin örgütlü katılımı fazlasıyla anlamlı ve güçlüydü. İşçiler fabrika kafileleri halinde ve siyasal şiarlar içeren kendi fabrika pankartlarıyla katılmışlardı, yeni dönemdeki bu ilk büyük 1 Mayıs kutlamasına.

1 Mayıs’ın yeniden kutlanmasına vesile olan 1976 yılı, denebilir ki yeni devrimci yükselişin de en coşkulu ve kitlesel yılıydı. Bu sermaye düzenini ve arkasındaki emperyalist güçleri ürküttü ve harekete geçirdi. Sermaye iktidarı çok geçmeden bu görkemli yükselişi sistemli faşist baskı ve terörle, birbirini izleyen provokasyonlar ve kitlesel katliamlarla, zaafa uğratmaya ve giderek boğmaya girişti.

1970’lı yılların ikinci yarısı, Türkiye’de devrimci umutların çok güçlü olduğu bir tarihi dönemdi. Devrimci yükselişin bir ürünü olarak, dönemin devrimci gruplarını çevreleyen binlerce, onbinlerce, bazıları için yüzbinlerce kişiden oluşan büyük bir taraftar kitlesi vardı. Toplamında büyük bir devrimci kabarmaydı sözkonusu olan. 1 Mayıs bu devrimci kabarmanın içine doğdu ve devrimci hareketin bütünü tarafından militan bir coşkuyla sahiplenildi. Bu nedenle de dolaysız bir biçimde devrim ve sosyalizm davasıyla iç içe geçti, adeta bununla özdeşleşti. O muazzam sosyal uyanışın, o büyük devrimci kabarmanın içine doğması, onun dolaysız bir ürünü olması, 1 Mayıs’ı Türkiye’de basit bir seremoni olmaktan çıkardı, düzene karşı gerçek bir politik gövde gösterisi haline getirdi. 1 Mayıs’ın Türkiye’de 1976’daki yeniden doğumunda bu var, bu kendine özgü gerçeklik var. Düzenin karanlık güçlerinin, 1976’daki görkemli kutlamanın hemen ardından, yalnızca bir yıl sonra, 1 Mayıs’ı büyük bir provokasyona konu etmeleri, acısı hala unutulmayan alçakça bir katliamla onu kana bulamaları ve bundan böyle hedef tahtasına oturtmaları, bütün bunlar kuşkusuz boşuna değildi.

Bütün bunlarla, Türkiye’de 1 Mayıs’ın büyük bir devrimci yükselişin içine doğduğunu vurgulamış oluyorum. Bu gerçek, tüm baskı ve teröre, yasaklar ve katliamlara rağmen Türkiye’de bitmeyen 1 Mayıs coşkusunun nedenlerine de ışık tutmaktadır.

Özellikle Avrupa’da 1 Mayıs’ın gündeme gelişi bu açıdan temel önemde farklılıklar içerir. 1 Mayıs kaynağını ABD’den, Amerikan işçi hareketinin 8 saatlik işgünü mücadelesinden, 1 Mayıs 1886 yılında gerçekleşen büyük işçi eylemlerinden alıyor. Buna karşı 4 Mayıs 1886’da Şikago’da gerçekleştirilen bir provokasyonun ardından 4 işçi liderinin idam edilmesiyle tarihe yazılan 1 Mayıs’ı, 1889 yılında II. Enternasyonal dünya çapında bir birlik, mücadele ve dayanışma günü olarak kutlama kararı alıyor. Bu kapitalizmin barışçı gelişme dönemi Avrupa’da. Sınıf çelişkileri çok yumuşak ve mücadele tümüyle barışçıl biçimler içerisinde seyrediyor. Parlamenter mücadele ve sendikalar herşeyin ekseni ve odağı durumunda. Böyle bir dönemde emekçiler kitlesel olarak katılsalar bile, 1 Mayıslar militan devrimci bir hava taşımıyor, bugünün Avrupa ülkelerindekine benzer tonda kutlamalar bunlar.

(…)

1 Mayıs’ın Türkiye’de yeniden gündeme gelişinin kendine has bazı temel önemde özellikleri var. 12 Mart kanlı darbesinin ardından, o sarsıcı idamların, kanlı katliamların, o devrimci yiğitliklerin ardından, ’74 yılından başlayarak büyük bir devrimci uyanış, büyük bir toplumsal politizasyon var o günün Türkiye’sinde. Yaygın grevler var, güçlü bir anti-faşist halk hareketi var. Ve bütün bunların içinde yeniden 1 Mayıs var. Bir dizi sol örgüt var, tümü de marksist olmak iddiasında, tümü de devrimi hedeflediklerini söylüyorlar. Bu, dönemin gerçekte reformist olan akımları için de geçerli. Dolayısıyla 1 Mayıs devrimin 1 Mayıs’ı oluyor, devrimle özdeşleşen bir 1 Mayıs olarak gündeme geliyor. Bunun üzerine 1 Mayıs provokasyonu ve katliamı da binince, kanla yoğrulmuş bir güne dönüşüyor. Türkiye’nin o günkü devrimci gelişme sürecini sabote etmeye yönelik bir provokasyon ve 12 Eylül’e de bir hazırlıktı ’77 Taksim katliamı.

Bunun içinde anlam kazanmış bir 1 Mayıs’ımız var bizim. Bu anlamda bizim kendimize özgü yönleri güçlü olan 1 Mayıs’ımız var. Biz devrimci bir yükselişin içinde 1 Mayıs’ı devrimin 1 Mayıs’ı haline getirmişiz. Bu ertesi yıl büyük bir provokasyonla, kanlı bir katliamla karşılanmış. Her 1 Mayıs’ta önce ‘77’de katledilenler için tören yapılması, ardından 1 Mayıs kutlanması bu açıdan anlamlıdır. Buradan gelen bir 1 Mayıs kültürümüz, böyle şekillenmiş bir 1 Mayıs geleneğimiz var bizim, kendine özgü yanları olan. Ve buna da devrimci dizelerden oluşan son derece güzel ve coşkulu bir 1 Mayıs marşı eşlik ediyor. Sözleriyle de, coşkulu melodisiyle de, son derece anlamlı, devrimci bir marş bu. İşte böyle devrimle özdeşleşmiş bir gün bizde 1 Mayıs. Egemen sınıf da, ezilenler ve onların politik temsilcileri de, bunu böyle algılıyorlar, böyle kabul ediyorlar.

Doğal olarak 12 Eylül askeri faşist rejimi döneminde 1 Mayıs kutlanamadı. Ama sonrasında, sol ve toplumsal muhalefet yeniden toparlanmaya çabalarken, 1 Mayıs’a da anlamına yaraşır tarzda sahip çıkıldı. Daha ‘80’li yılların ikinci yarısında ve yasaklara rağmen 1 Mayıslarda binlerce kişi alanlara çıktı, yasaklar çiğnedi, çatışmalar yaşandı, 1 Mayıs için yeni şehitler verildi. ‘90’lı yıllarda 1 Mayıs’ı kazanma ve kutlama mücadelesi yeni bir düzeye çıktı. 1 Mayıs devrimin, devrimciliğin onuru haline geldi. Bu mücadele yıldan yıla böyle sürdürüldü. ‘95 ve ‘96’da devrimci grupların kitlesel olarak katıldığı görkemli 1 Mayıslar yapıldı. O dönemde bir devrimci hareketimiz vardı iyi kötü. Devrimci hareket ile reformist hareket arasın belirgin ayrım çizgileri vardı, dönemin devrimcileri tarafından bilinen ve önemsenen.

Özellikle 2005 sonrasında 1 Mayıs mücadelesi yeni bir boyut kazandı. 1 Mayıs’ın tatil ilan edilmesi ve Taksim’de kutlanması talebi yükseltildi. 12 Eylül sonrası dönemde ve daha 80’li yılların sonundan itibaren Taksim mücadelesi hep verilmişti, Taksim ajitasyonu hep yapılagelmişti. Bu mücadele 2005 sonrasında yeni bir ivme kazandı. Devrimci 1 Mayıs Platformu adı altında, herşeye rağmen ayakta olan ve bir araya gelebilen devrimci gruplar, çok özel bir tarzda bunun mücadelesini verdiler. İşçi sendikaları DİSK üzerinden bunu bir biçimde sahiplendiler. DİSK, her ne kadar her seferinde son anda çark ettiyse de, 1 Mayıs’ın Taksim’de kutlaması gerektiğini sürekli savundu, böylece bu istemin meşruluğuna katkıda bulunmuş oldu, bununla da güç ve prestij kazandı.

Son iki-üç yılda devlet Taksim’i vermemek için son bir direniş gösterdi. Buna yönelik girişiminde, köprüleri kapayarak, otobüsleri engelleyerek İstanbul’da hayatı felç etti. 1 Mayıs tatil olmadığı halde, tatil olmayan bir günde hayat felç edildi ve böylece aslında 1 Mayıs İstanbul çapında kutlanmış oldu. Ardından, daha sonraki yıllarda demek istiyorum, AKP özel bir tarzda tüm İstanbul polisini Taksim’e dökerek kutlamaları engellemeye çalıştı, ancak bunun yol açtığı olayların da yankısı büyük oldu. Sonuçta 1 Mayıs’ın büyük bir toplumsal meşruiyet kazandığını gördüler. Buna direnmenin olanaksızlığını, bunun yalnızca sürekli yıpranma getirdiğini farkettiler, oysa buna boyun eğmenin itibar bile kazandırabileceğini düşündüler ve nihayet geri adım attılar. 1 Mayıs yeniden tatil günü ilan edildi ve sonunda Taksim ilk kez olarak bu yıl görkemli 1 Mayıs kutlamalarına resmen açılmış oldu.

Yıllırdır Taksim’i vermiyorlardı, vermemek için de her yola ve yönteme başvuruyorlardı. Dolayısıyla bu onlardan zorlu, inatçı ve sabırlı bir mücadele ile koparılıp alındı.

Türkiye devrimci hareketi özellikle son onbeş yıl içinde iyiden iyiye zayıfladı. Devrimci kimlik yönünden olduğu kadar fiziki olarak da büyük ölçüde tasfiye oldu. Devrimci kimliğin tasfiyesi tüm açıklığı ile bugün gözler önündedir. Bugün yeni bir seçim dönemi içindeyiz ve izlenen seçim politikaları üzerinden bunu bütün açıklığıyla görüyoruz. Artık devrim yok, artık yalnızca “toplumu demokratikleştirme” söylemleri var. Tüm tasfiyeci ve kuyrukçu solun ortak söylemi bu. Seçim Bloku’nun söylemi de bu. Kürt hareketinin ise bütün bir programının ekseni zaten bu. Gelinen yerde artık açık seçik biçimde tanımlanabilen bir devrimci hareketimiz yazık ki yok. Herşeye rağmen devrimcilikte tutunmaya çalışan bazı grup ve çevreler var. Sınıf devrimciliğinin temsilcisi olarak TKİP var. Kendi çapında küçük-burjuva devrimciliği çizgisinde yürüyen, bunda ısrarlı görünen DHKP-C var. Bu aynı çizgide bir kaç önemsiz grup daha var ama işin aslında devrimci hareketin büyük ölçüde tasfiyeye uğradığı ve en zayıf olduğu bir evredeyiz.

Ama işte buna rağmen, Türkiye’de devrimle özdeşleşmiş 1 Mayıs en görkemli bir biçimde kutlanabiliyor. Kutlamalarda en çok atılan sloganlar da devrime ve sosyalizme ilişkin olabiliyor. Kimse oraya reformist sloganlarla, reformist pankartlarla gelmiyor. Bir dizi grup oraya kızıl bayraklarla, devrim ve sosyalizm söylemleriyle geliyor. Katılımı gerçekleştiren parti ve örgütlerin ne olduğundan bağımsız olarak, devrimin ve sosyalizmin 1 Mayıs’ı kutlanıyor. İnsanlar bu heyecanı yaşıyorlar. Devrime en uzak olan insanlar, o yorulmuş eski devrimciler bile oraya bir günlüğüne devrim ve sosyalizm havası solumak üzere geliyorlar. Zira böyle bir atmosfer oluşuyor 1 Mayıs alanlarında, tarihinden gelen o büyük gücü, esini ve birikimiyle.

Şurası yeterince açık değil mi? Dünyanın en görkemli, en politik, devrim ve sosyalizmle özdeşleşmiş bir 1 Mayıs’ını yaşıyor bugünün Türkiye’si. Hangi Türkiye bu? Gericiliğin bir ağırlık olarak toplumun üzerine çöktüğü bir Türkiye. AKP’nin oy oranlarının yüzde 45-50’lerde olduğunun tartışıldığı bir Türkiye. Ama böyle bir Türkiye’nin, 1 Mayıs’ların coşkusu üzerinden bakıldığında, bir devrim toprağı olduğu da çıkıyor ortaya. Tekelci sermayenin elindeki televizyonlar uzun saatler boyunca Taksim 1 Mayıs kutlamalarını canlı yayın olarak veriyorlar. Neden peki? Çünkü 1 Mayıs’ın artık büyük bir toplumsal meşruiyeti var da ondan. Onun artık yasal olarak da tatil ve bayram ilan edilmesi boşuna değil. Daha üç-beş sene önce bile kimin aklına gelirdi bunun olacağı, böyle bir şeyin başarılacağı?

Eski solcu olduğu anlaşılan bazı AKP milletvekilleri de Taksim kutlamalarına gelmiş, canlı yayında konuşuyorlar. Bakınız diyorlar, burada gerçek bir özgürlük ortamı var; her renk, her dil, her kültür, her milliyet var. Ve 1 Mayıs büyük bir kardeşlik havası içerisinde kutlanıyor. Düşünün, bunu gericiler, bugünün iktidar partisi mensupları söylüyor.

İyi ama bu, gerçekte işçi sınıfı demokrasisinin başarısıdır. 1 Mayıs’ta bu böyle oluyor. Başka hiçbir bayram farklı kültürleri, farklı ezilen katmanları, farklı sosyal ya da siyasal sorunları olan kesimleri, Türkleri ve Kürtleri, Ermenileri ve Rumları, futbol taraftarları ve yeşilcileri, feministleri, özetle toplumun tüm ezilen kesimlerini ya da katmanlarını bir araya getiremiyor. Bunu sınıf hareketine ait tarihi ve enternasyonal bir gün, bunu 1 Mayıs başarabiliyor. Bütün bu kesimleri kendi birleştirici devrimci atmosferi içerisinde 1 Mayıs başarabiliyor. 1 Mayıs’ın kürsüsünde bildiri Türkçe ve Kürtçe okunuyor. Kürt hareketi kendini en özgür bir biçimde ifade edebiliyor. Flamalarıyla olduğu kadar sloganlarıyla da. Yüzbinleri bulan bir gösteride bunlar o denli olağan bir biçimde yaşanıyor ki. Kürsüden “Sarı gelin” Ermenice söyleniyor. Grup Yorum Türkiye devrimi, Ageri Jiyan Kürdistan devrimi adına çıkıyor oraya. Kardeş Türküler Anadolu halklarının tarihsel ve kültürel kardeşliği adına çıkıyor oraya. Ve buna içinde Türk-İş ile öteki gerici sendika konfederasyonlarının yeraldığı tertip komitesi rıza göstermek durumunda kalabiliyor.

1 Mayıs kendi çözümünü koydu ortaya. Gerçek özgürlük, tam eşitlik ve gönüllü birlik! Nerede? 1 Mayıs’ta, 1 Mayıs meydanında. O 1 Mayıs meydanında özgürlük vardı, eşitlik vardı ve gönüllü birlik vardı. Müzik gruplarında eşitlik var, yapılan açıklamalarda, okunan bildirilerde eşitlik var, kutlama alanında her anlamda özgürlük, eşitlik ve dolayısıyla da gönüllü birlik var. İşte bu, en sembolik biçimiyle, devrimin çözümüdür.

1 Mayıs’ın birleştirici, kucaklayıcı ve sorunsuz çözücü gücünü düşünün. Politik Kürt hareketinin bu toplumda kendini en rahat, en özgür, Türk ve öteki milliyetlerden kardeşleriyle dayanışma içerisinde hissedebildiği tek yer orası. Orası ne? Orası devrimin zemini, orası Türkiye’de devrimle özdeşleşmiş 1 Mayıs alanı. Devrimin çözümü, devrimin demokrasisi, devrimin kucaklayıcılığı, devrimin birleştirici gücü işte bu!

Ve bunun arkasında tarihsel birikimi ve toplumsal gücüyle işçi sınıfı var. Çünkü 1 Mayıs işçi sınıfının uluslararası birlik, mücadele ve dayanışma günüdür. Anlamını, gücünü, birikimini, tarihsel esinini bu sınıftan alıyor.

(…)


Üste