Logo

Seçimler ve yeni dönem/3: Dinsel gericiliğin güçlenmesinde dış etkenler


Seçimler ve yeni dönem... / 3

 

Dinsel gericiliğin güçlenmesinde dış etkenler

 

Türkiye toplumunda dinsel gericiliğin bu denli etkin bir siyasal güç haline gelebilmesinin nedenlerini ortaya koyarken dış etkenler üzerinde hemen hiç durmadık. Bu konuda yalnızca iki önemli noktayı ve yalnızca iç etkenlerle bağı üzerinden geçerken anmış olduk. Bunlardan ilki, dünyada devrim dalgasının düşmesi ve bunu özellikle ‘89 çöküşünün ardından dünya ölçüsünde her biçimiyle bir burjuva gericilik dalgasının izlemesi; ikincisi ise, Amerikan emperyalizminin Ortadoğu’ya yönelik “ılımlı islam projesi” doğrultusunda Türkiye’deki dinsel gericiliği daha sıkı bir biçimde denetim altına alması ve özel bir biçimde destekleyerek bugünlere hazırlamasıydı.

Kuşkusuz Türkiye’de dinsel gericiliğin ideolojik, politik ve moral açıdan bu denli güçlenmesinde özellikle Ortadoğu olmak üzere İslam coğrafyasındaki gelişmelerin de önemli bir rolü oldu. Asya’daki Afganistan ve Pakistan’dan Kuzey Afrika’nın batı ucundaki Fas’a kadar bütün bir “Büyük Ortadoğu” coğrafyasında İslami akımların son 30 yıl içinde büyük bir güç ve etkinlik kazandığı bilinmektedir. İslami akımların politik birer kuvvet olarak bu yükselişi, Ortadoğu’nun da ötesinde, bütün bir İslam coğrafyasını kapsamaktadır (Asya’nın öteki ucundaki Endenozya ve Malezya’yı bu çerçevede özellikle anmak gerekir) ve bunun gerisinde bir dizi gelişmeyle birlikte dünyadaki genel güç dengelerindeki köklü değişim vardır.

‘70’li yılların sonu burada bir dönüm noktasıdır. Bu tarih iki önemli gelişmeyi, Sovyetler Birliği’nin Afganistan’ı işgali ile kısa zamanda şeriatçı bir rejimin kurulmasıyla sonuçlanan İran Devrimi’ni, bir arada işaretlemektedir. İslam dünyasında büyük etki ve yankıları olan bu iki gelişme, her biçimiyle İslami akımların toparlanmasında, politik ve moral açıdan güç kazanmasında, politik iktidar mücadelesine daha etkin bir biçimde ağırlık koymasında büyük bir rol oynadı. Amerikan emperyalizminin, İran’daki gelişmelerin kendisi için yarattığı ve yaratacağı sorunlara aldırmaksızın ve Sovyetler Birliği’ni kuşatmak üzere, “yeşil kuşak” stratejisi çerçevesinde başta Afganistan olmak üzere tüm bölgede gerici islami akımları vargücüyle desteklemesi, bu zemini kendi yönünden ayrıca güçlendirdi.

Aynı evrede dünyadaki genel gelişmeler de bu zemini güçlendirici bir yönde seyrediyordu. Nitekim Vietnam’daki tarihi zaferin ardından dünya ölçüsünde devrim dalgasının hızla düşmesine Batı’da neo-liberal saldırı ile birlikte “yeni sağ”ın yükselişi eşlik etmekteydi. Yine aynı dönemde, Sovyetler Birliği liderliğindeki Doğu Bloku’nda Polonya olayları ile kendini açıkça gösteren çözülüş sancıları yaşanmakta, Ortadoğu’da ise genellikle Baasçılık türünden gerici burjuva Arap milliyetçiliğinin yedeğindeki sol akımlar hızla güç ve itibar kaybetmekteydiler.

Bütün bunlar birarada dünyada bir burjuva gericilik dalgasının yükselişi anlamına gelmekteydi ve bilindiği gibi ‘89 çöküşü buna görülmemiş bir ayrı güç kazandırdı. Devrim dalgasının dibe vurması, devrimci düşünce ve ideallerin geniş kitleler yönünden çekiciliğini yitirmesi, ilerici-devrimci akımların büyük bir güç ve itibar kaybına uğraması, tüm dünyada her türden gerici, dinci ve milliyetçi akıma, islam ülkelerinde ise özellikle dinci akımlara muazzam bir yeni alan açtı. O zamandan beri birçok ülkede, toplum yaşamında ve rejim katında, dinsel gericilik belirgin bir ağırlıkla ön plana çıkmakla kalmadı, toplumsal muhalefetin önderliği de büyük ölçüde islami akımların eline geçti.

Bütün bu gelişmeler doğal olarak Türkiye’de de etkisini ve yankısını buldu. Üstelik Türkiye birçok bakımdan buna öteki ülkelerden daha çok hazırdı. Zira tam da aynı tarihi dönüm noktasında,12 Eylül askeri faşist darbesi devrimci akımları ve toplumsal muhalefeti ezerek, yığınların ilerici-devrimci umut ve özlemlerini kırarak, bu tür bir etki ve gelişmeye (bir önceki bölümde özetlemiş bulunduğumuz) son derece uygun iç koşullar yaratmış bulunmaktaydı.

Yine de burada temel önemde bir noktayı gözönünde bulundurmak gerekir. İran Devrimi’nin şeriatçı bir rejimle noktalanması tüm bölgede özellikle radikal İslami akımların gelişmesine güç ve ivme kazandırmış olsa da, bizdeki dinci akımlar bu gelişmeden yalnızca moral etki yönünden ikiyüzlüce yararlanmakla kaldılar, bunun ötesinde tüm temel sorunlarda düzenin uyumlu uzantıları olmak anlamında geleneksel “ılımlı” konum ve kimliklerini korudular. Ortadoğu’daki islami akımların hiç değilse bir bölümü, gerek İran’ın etkisi altında ve gerekse de ülkelerindeki toplumsal-siyasal muhalefet içinde boy vermelerinden dolayı, Amerikan karşıtı bir çizgide geliştikleri halde, bizdeki dinci akımlar, ki ezici ağırlığı ile tarikatlar ve cemaatler içinde örgütlüler, devletin ve Amerikan emperyalizminin etki ve denetiminde kalmayı sürdürdüler. Emekçi kitleleri aldatmak için kullandıkları demagojik söylem ne olursa olsun, her zaman amerikancı idiler ve bugün her zamankinden çok amerikancı bir çizgidedirler. 12 Eylül döneminde en büyük palazlanmayı yaşayan cemaatin lideri olarak Fetullah Gülen’in de gösterdiği gibi, ABD onların ikinci vatanıdır. Yalnızca ikametgah anlamında değil, fakat bundan da önemli olarak Türkiye’de ve dünyada çıkarlarına hizmet edilen güç anlamında. Bundan dolayıdır ki AKP, Amerikan emperyalizminin açık desteği ile güç olduğu ve beş yıllık hükümet icraatıyla ona hizmette kusur etmediği halde, SP bünyesindeki sınırlı bir muhalefet dışında tüm kesimleriyle dinci akımlar AKP’nin etrafında kenetlenmiş durumdadırlar. Bu tümüyle anlaşılır bir tutumdur; zira onların sorunu Amerikan emperyalizmiyle ve onun Türkiye’deki sömürü düzeniyle değil, bu düzene egemen rejim içinde etkin bir yer tutmak, yönetimi ve dolayısıyla rantı paylaşmak, bu amaç çerçevesinde ona kendi rengini vermekle ilgilidir yalnızca. Kitle desteğini alt sınıflardan alsalar da, hiç değilse yakın zamana kadar geleneksel orta sınıf özlemlerini seslendirseler de, onlar tümüyle büyük burjuvazinin etkisinde, denetiminde ve dolayısıyla hizmetindedirler.

Dünyada ve bölgede yaşananlardan aldıkları güç ne olursa olsun, bizdeki dinci gericilik akımları temeldeki güçlenmelerini Ortadoğu’daki gelişmelerden çok Türkiye toplumunun iç süreçlerine, en başta da 12 Eylül karşı-devriminin yarattığı çok yönlü koşullara borçludurlar. Öte yandan bu akımlar hiçbir biçimde toplumsal muhalefetin değil fakat tümüyle kurulu sömürü düzeninin kendi öz ürünüdürler. Yeniden güç kazandıkları ve siyasete ağırlık koydukları ‘50’li yıllardan itibaren her zaman düzenin ve devletin hizmetinde hareket etmişler, bu çerçevede ilerici-devrimci akımlara karşı koç başı olmayı gönüllü olarak üstlenmişler (‘60’lardaki kötül ünlü “Komünizmle Mücadele Dernekleri”nin başında her yerde dinci gericiler vardı), toplumsal muhalefete karşı dalga kıran rolünü bilinçli bir tutumla yerine getirmişler, bu rollerle uyumlu olarak her dönemin iktidarlarıyla en iyi ilişkiler içinde olmuşlar, her zaman egemen hükümet partilerine (‘50’li yıllarda DP’ye, ‘60’lı ve ‘70’li yıllarda AP’ye, ‘80’li yıllarda ANAP’a, ‘90’lı ilk yıllarda DYP’ye) güçlü biçimde destek vermişlerdir.

Amerikan emperyalizminin ve işbirlikçi burjuvazinin özendirmeleriyle ayrı bir parti içinde örgütlendikleri dönemin sonrasında bile bu böyle süregelmiştir. Dinsel gericilik akımlarının (cemaat ve tarikatların) önemli bir bölümü buna rağmen iktidar partileri içinde kalmayı sürdürmüş, bunu hesap ve çıkarlarına daha uygun görmüşlerdir. Onların tüm güçlerini Erbakan liderliğindeki dinci partide yoğunlaştırmaları, bunu çıkar ve amaçlarına daha uygun görmeleri, geleneksel sağ partilerin güçten düşmesi ve buna paralel olarak dinci partinin (RP) alternatif bir güç olarak düzen siyasetinde ön plana çıkması, birinci parti haline gelmesi ile birlikte, yani ‘90’lı yılların ortalarına doğru olmuştur.

Bu tarihsel konum ve kimliklerine bağlı olarak bizdeki gerici dinci akımlar İran’dan çok bölgedeki en amerikancı rejimlerden biri olan Suudi Arabistan’dan güç, destek ve ilham almışlardır. Palazlanmalarında Suudi rejiminin akıttığı mali kaynakların özel bir rolü olmuştur. 12 Eylül faşist cuntası döneminde yaşanan Rabıta skandalı örneğinde de görüldüğü gibi, Suudiler dinsel gericiliğin palazlanmasına yönelik bu desteği resmi kanallar üzerinden de gerçekleştirmişlerdir.

Dinsel gericiliğin bugünkü düzeyde bir siyasal güç olarak gelişmesinde Ortadoğu’nun Ortaçağ artığı rejimlerinin bir öteki temel önemdeki katkısı, tarikat ve cemaat mensubu sermaye gruplarıyla girdikleri cömert karlı ilişkilerdir. Bugün tekelci büyük burjuvazinin hatırı sayılır bir bölümü konumuna ulaşan bu sermaye gruplarının hızlı büyümesinde, petro-dolar kaynağı ülkelerle girdikleri bu ayrıcalıklı ilişkilerin çok özel bir payı vardır. “Yeşil sermaye” buradan beslenerek büyük bir güç haline gelmiş ve bu gücünü dinsel gericiliği toplumda her açıdan güçlendirmek için en etkin biçimde kullanmıştır. Bugün cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturtulan Abdullah Gül’ün politikacılık öncesi tüm kariyerini Merkezi Cidde’de bulunan İslam Kalkınma Bankası’ındaki görevine (1983-1991) borçlu olması, bu açıdan sembolik olmaktan da öte bir anlama ve açıklayıcığa sahiptir. Bu bize Abdullah Gül’ün çıkarlarını dolaysız olarak temsil ettiği özel sermaye kesimlerinin bağlantı ve beslenme kaynakları hakkında da bir fikir vermektedir.

Amerikan emperyalizminin bölgede radikal islami akımlarla sorunlu olduğu bir evrede Türkiye’de “ılımlı islam”a dayalı bir proje ile ortaya çıkması, bizdeki dinsel gericiliği bu yönüyle iyi tanımasının, tanımaktan da öteye çok yönlü ilişkiler içinde denetliyor ve yönetiyor olmasının bir ürünüdür. Denetim altına alınmış ve her açıdan kendi çıkar ve amaçlarına bağlanmış bu türden bir “ılımlı islam” onun için, yalnızca Türkiye’de yoksulları denetim altında tutarak işleri az-çok sorunsuz olarak götürebilmenin değil, bir model olarak bölgeye empoze edilebildiği ölçüde Ortadoğu’da sorun kaynağı haline gelen radikal islamı akımları etkisizleştirmenin de bir aracı ve olanağıydı.

3 Kasım seçimlerinde olduğu gibi 22 Temmuz seçimlerinde de ABD ve AB emperyalizminin açık bir tutumla tüm desteğini AKP’ye yöneltmesinin gerisinde bu var. Bugünün Türkiye’sinde, hele de geleneksel merkez sağın kitleler nezdinde ciddi bir etki ve itibarının kalmadığı bir ortamda, Türkiye’nin yoksullarını büyük burjuvazi ve emperyalizm hesabına kontrol altında tutan, ama tüm icraatı ile büyük burjuvazi ve emperyalizme hizmet eden bir “ılımlı islam”, onlar için tek gerçek seçenek olmanın ötesinde bulunmaz bir imkandır da. Hele de, gerek Türkiye’de ve gerekse onu çevreleyen coğrafyada kendi çıkar ve ihtiyaçlarına uygun düşen dönemsel politikalara en iyi uyumu sağlayan parti tam da bu aynı “ılımlı islam” partisi ise...

29 Ağustos 2007



Ek metin...

‘60’lardan ‘90’lara Türkiye’de dinsel gericilik

Son otuz yıldır dinsel akım ve ideolojilerin ciddi bir güçlenme yaşadığına tanık olmaktayız. 1970’li yılların sonlarında İran’da bir Molla rejiminin kurulmuş olması ise özellikle İslami inanışın yaygın olduğu ülkelerde bu gelişmeye özel bir hız kazandırmıştır. Dinsel yükselişi koşullayan ve besleyen çok çeşitli etmenlerin varlığından söz edilebilir. Biz burada bu etmenlerin başlıcalarını saymakla yetineceğiz.

Kapitalist dünya ekonomisini bir bütün olarak saran, özellikle de az gelişmiş kapitalist ülke ekonomilerinde çok daha sarsıcı bir biçimde kendini gösteren iktisadi bunalım kuşkusuz bu etmenlerin başında gelmektedir. Bu nedenden dolayıdır ki, dinsel yükseliş olgusu gelişmiş kapitalist ülkeler açısından da geçerlidir. Bu ülkelerdeki tarikat sayılarında, tarikata üye insan sayılarında “patlama” olarak nitelenebilecek bir artış söz konusudur.

Ne var ki, dinsel yükselişin bugünkü boyutlarını, yalnızca genel iktisadi bunalım faktörü ile açıklamak mümkün değildir. Zira aynı faktörün normal koşullarda dinsel gericilikten ziyade devrimci ve komünist akımların güç kazanmasına yolaçması beklenirdi. Oysa aynı süreçte çok çeşitli nedenlere bağlı olarak devrimci dalganın dünya genelinde geri çekilmeye başladığını görmekteyiz. Dinsel ideolojinin bugünkü boyutlarda bir güç kazanmasını sağlayan tam da bu iki faktörün birarada bulunmasıdır. Bir başka ifadeyle, genel iktisadi bunalım ile devrimci dalganın geri çekilmesi olgusunun eş zamanlı olarak yaşanması gerçeğidir.

Bu iki faktör aynı zamanda Türkiye’deki dinsel yükselişin de temel nedenleridir. 12 Eylül rejiminin uygulamaları, Türk burjuvazisinin Ortadoğu politikasındaki değişiklikler, emperyalist dünyanın Türkiye gibi ülkeler üzerinden uyguladığı yeşil kuşak stratejisi, Türkiye’nin İran’dan yükselen islami havayı çok daha yakından teneffüs etmesi vb. etkenler de, Türkiye’deki dinsel yükselişin üzerinde özel etkilere sahiptir.

Yukarıda en genel çizgiler halinde belirtmeye çalıştığımız nedenlere bağlı olarak, bugün gerek dünyada gerek Türkiye’de bir dinsel yükseliş olgusuyla yüzyüzeyiz. Bu durum, doğal olarak devrimci ve komünist hareketin önüne yeni bazı görev alanları çıkarmaktadır. Dinsel akımların ve düşüncenin yükselişi kaçınılmaz olarak emekçi sınıfların saflarında da bu ideolojinin önemli bir etki alanı yaratması anlamına gelmektedir. Öte yandan bu aynı gelişme, sermaye devletinin dinsel-mezhepsel inanış farklılıklarını kullanarak işçi ve emekçileri atomize etme çabalarını besleyip kolaylaştırmaktadır. Laiklik-irtica, Alevilik-Sünnilik vb.  sorunların son dönemin en önemli gündem maddeleri arasında yer alması, bu durumun dolaysız bir göstergesi ve sonucudur.

Sınıf ve emekçi hareketinin önüne bu türden yeni engellerin dikilmiş olması, devrimci ve komünistlerin önüne de ikili bir görev alanı koymaktadır. Devrimci ve komünistler bir yandan dinsel ideolojinin işçi ve emekçiler üzerindeki etkilerini zayıflatıp yok etmek görevi ile yüzyüze iken, diğer yandan da sermaye devletinin işçi ve emekçileri dinsel-mezhepsel inanış farklılıkları ekseninde bölme girişimlerini boşa çıkarmak görevi ile yüzyüzedirler. Bu görevler demetinin başarıya ulaştırılabilmesi ise herşeyden önce, din, dinsel akımlar, laiklik, alevilik vb. konularda ilkesel ve politik bir açıklığa, bu açıklık temelinde oluşturulmuş bulunan doğru bir taktik çizgiye sahip olmayı gerektirir.

(...)

* Türkiye’de ideolojik-politik hatlarını dine dayandıran bir dizi oluşum vardır. Parti ve siyasal örgütlerin yanı sıra, dinsel temelde bir örgütlenme olan bir dizi tarikat mevcuttur. Komünistler bu dinsel akımlara karşı politika ve taktiklerini belirlerlerken, salt bunların dine dayanıyor olmaları gerçeği ile yetinmezler. Bu akımların sınıfsal yapılarına, program ve politikalarına, devlete ve düzene ilişkin yaklaşımlarına, devrimci örgütlere ve komünist harekete yönelik tutumlarına, tüm bunların taşıdığı istikrara vb. bakarlar.

Türkiye’deki dinsel akımların ana gövdesini MNP-MSP-RP çizgisi ve tarikatlar oluşturmaktadır. Bu yapıların dışında alt sınıfların talep ve eğilimlerine daha yakın gözüken, düzene bazı radikal eleştiriler yönelten, anti-emperyalist söylemin daha belirgin olduğu çeşitli İslamcı çevreler de mevcuttur. Ne var ki bunlar büyük ölçüde sınırlı aydın kümelenmeleri durumundadır. Ne önemli bir güçleri, ne de anlamlı bir politik pratikleri söz konusudur. Dahası bunların pek çoğu RP içindedir ve bu partiden ayrı ve bağımsız bir inisiyatifleri hemen hiç yoktur. Bu yapılar, bu özellikleri nedeniyle ayrı ve özel bir değerlendirmeyi gerektirmemektedir. Komünistler açısından, dinsel akımlara ilişkin tutum sorunu bu nedenle ve en azından bugün için RP ve tarikatlarla sınırlıdır.

* Bugünkü RP, ‘60’lı yılların sonunda kurulan MNP’nin ve ‘70’li yılların MSP’sinin ardılıdır. Her üç parti de ideolojik-politik hatlarını dinsel temele dayandırmaktadırlar. Bununla birlikte MNP-MSP geleneği RP’ye doğru evrilirken, hiç de küçümsenmemesi gereken ideolojik-politik değişimler yaşamıştır. İdeolojik-politik temeldeki bu değişimin temelinde de sınıfsal planda yaşanan değişim süreci vardır.

MNP-MSP geleneğinin toplumsal-sınıfsal temelini, tekelcileşme sürecinden ve tekellerin pekişen egemenliğinden rahatsız olan taşra burjuvazisi oluşturmaktaydı. ‘60’lı yılların sonunda tekelci burjuvazinin diğer burjuva fraksiyonların çıkarlarını uyumlulaştırma imkanlarının daralması, burjuvazinin alt kesimlerindeki hoşnutsuzluğu arttırmıştı. Bu süreçte, esnaf, küçük ve orta çiftçi, küçük ve orta tüccar, küçük ve orta sanayici kesimlerin bir bölümü, geleneksel olarak destekledikleri AP çizgisine tutum alıp ayrı bir partileşmeye giderek, MNP-MSP çizgisi şahsında tepkilerini ifade etmeye başladılar. Demek oluyor ki, MNP-MSP çizgisi tekel dışı, tekellerle ve uluslararası sermaye ile henüz bütünleşmiş olmaktan uzak orta sınıfların, Anadolu burjuvazisinin temsilcisiydi. Parti, bu sınıfsal özelliğine bağlı olarak anti-tekel ve anti-emperyalist bir söylem de kullandı. Ama yine sınıfsal temeliyle bağlantılı olarak, temsil ettiği sınıfların kapitalist düzenle son derece köklü bağlara sahip olması nedeniyle, bu söylem anlamlı bir içerikten yoksundu. Daha çok kaba bir “Batı” karşıtlığı ifade etmekteydi. Herhangi bir radikal/ilerici öze sahip değildi. Bu nedenle partinin çizgisine damgasını vuran şey, mevcut düzende herhangi bir köklü değişikliğe yönelmeden, burjuva parlamentarizminin kendi kuralları içinde iktidarda söz sahibi olmak, bu yolla da temsilcisi olduğu sınıflar yararına bazı düzenlemeler yapmaktı.

MNP-MSP geleneği yerini RP’ye bıraktığında, bu akımın sınıfsal yapısında ve dolayısıyla ideolojik-politik hattında belli önemli değişimler yaşanmış bulunmaktaydı. Bu değişim, herşeyden önce bu akımın geleneksel sınıfsal tabanı olan taşra burjuvazisinin süreç içerisinde geçirdiği evrimle bağlantılıydı. Taşra burjuvazisi geçen süreç boyunca sistemle, tekelci yapı ile ve uluslararası sermaye ile (özellikle Suudi sermayesi aracılığıyla) bütünleşme yolunda küçümsenmeyecek mesafeler kaydetti. Ayrıca ‘80 sonrası izlenen ekonomik politikalar, Ortadoğu ve Suudi sermayesi ile yoğunlaştırılan iktisadi ilişkiler sonucu, taşra burjuvazisi içinde ciddi büyüklüklere ulaşan sermaye grupları oluştu. Bu kesimin dünya pazarı ile ilişkileri arttı. Avrupa pazarı ile de bağları olmakla beraber, bu kesimler bugün kendi çıkarlarını Ortadoğu, Uzakdoğu ve Kafkasya pazarlarında, buralarda ilişkilerin geliştirilmesinde görmektedirler.

Sınıfsal planda yaşanan bu değişim partinin ideolojik-politik çizgisinde de yansımalarını bulmaktadır. Bu süreç RP’nin demagojik anti-emperyalist vurgularının iyice azalıp yüzeyselleşmesini, devletçi anlayıştan uzaklaşarak koyu bir serbest piyasacı ve özelleştirmeci haline gelmesini de koşullamıştır. Kemalizme, laikliğe ve orduya karşı partinin daha esnek bir çizgi izlemeye başlaması, ABD ile kurulan gizli-açık ilişkiler, basit bir aldatmaca değildir. Bütün bu unsurlar partinin yaşadığı sınıfsal değişim süreci ile yakından ilgilidir.

* Türkiye’de dinsel akımlar bakımından önem taşıyan bir diğer örgütlenme de tarikatlardır. Başta en büyükleri olmak üzere tarikatların pek çoğu düzene tümüyle entegre edilmiş durumdadır. Cumhuriyet döneminin başlangıcında belli baskılarla yüzyüze kalan tarikatlar, aslında daha bu dönemden itibaren, kendilerini düzene entegre etmeye dönük “havuç” politikalarıyla da yüzyüzeydiler. Tarikatlara yönelik baskı, bu aynı kurumlara çeşitli çıkar olanaklarının sağlanmasıyla elele yürüdü. Burjuvazinin kendi iktidarını sağlamlaştırdığı, tarikatların iktidara dönük heveslerinin kırıldığı ‘50’li yıllar, tarikatların düzene entegrasyonu alanındaki gelişmelerin de hız kazandığı bir dönem oldu. Tarikatlar kendilerini büyük ölçüde DP-AP-ANAP ve DYP geleneği içinde ifade ettiler.

Tarikatların büyük sermaye partileriyle bu denli içiçe geçmesi olgusu, onların düzen ve devrim kutuplaşmasında saflarını açık bir biçimde düzenden yana seçmeleriyle ilgiliydi. Koyu bir anti-komünist çizgiye sahip olageldiler. ABD ve NATO’nun desteklenmesi, özel mülkiyet düzeninin kutsanması, devlete sadakatin telkin edilmesi, tarikatlara hakim davranış çizgisi oldu.

Tarikatlar bugünkü konumlarıyla tekelci sermaye düzeninin gerici payandaları durumundadırlar. Tekelci sermaye devleti bu tür örgütlenmeleri açık-gizli çeşitli yöntemlerle desteklemektedir. İçinden geçtiğimiz süreçte, tarikatların üzerlerine “sivil toplum örgütleri” yaftası asılarak düzen tarafından meşrulaştırılmaya çalışılmalarının arkasında da bu temel gerçek vardır.

* Bütünleşme düzeyinde belli farklılıklar olmakla birlikte, gerek RP gerekse tarikatlar tekelci sermaye düzeni ile önemli bağlara sahip örgütlenmelerdir. Onların genel planda kapitalist düzenle herhangi bir sorunları olmadığı gibi, tekelci düzene karşı varolan hoşnutsuzluk ve tepkileri de giderek azalmış durumundadır.

Bu akımlar gerek sınıfsal temelleri, gerekse ideolojik-politik çizgileri açısından açık bir karşı-devrimci kimliğe sahiptirler. Proletaryanın ve emekçi yığınların devrim ve sosyalizm kavgasında bu akımlar da dolaysız olarak ve cepheden hedeflenir. Bu akımlara karşı her aşamada tavizsiz uzlaşmaz bir mücadele yürütülür.

(...)

(Din, Dinsel Akımlar, Laiklik ve Alevilik Sorunu,
EKİM 3. Genel Konferansı/Siyasal ve Örgütsel Değerlendirmeler,
 Eksen Yayıncılık, 1995, s. 78-80, 85-88)

 


Üste