Logo

İşçi hareketi tarihinden kesitler - I


 

İşçi hareketi tarihinden kesitler - I

 

Proletaryanın devrimci tarihsel misyonu, onun her hangi bir andaki verili bilincinden değil, maddi varoluş koşullarından kaynaklanır. Bilinç sorunu bir sonuçtur ve bu maddi varoluş koşullarıyla ilgili olmakla birlikte salt buna indirgenemez. Proletaryanın ekonomik-sosyal sistem içerisinde sahip olduğu stratejik konum; yığınlar halinde fabrikada "örgütlenmiş" bulunmanın getirdiği büyük örgütlenme imkan ve yeteneği; bütün hayatı durdurabilecek bir güce sahip bulunması ve kapitalizmin temel sömürü biçimine maruz kalan sınıf olması; tüm bunlar birarada, proletaryanın, belli bir anda bunların bilincinde olup olmamasından bağımsız olarak, devrimci-tarihsel rolünün nesnel temelini oluştururlar.

Sınıf mücadelesinin gelişim seyri, düzeyi, işçi sınıfının sınıf bilincine ulaşma dinamikleri, bu temel evrensel nedenler üzerinde şekillenir. Bu böyle olmakla beraber, coğrafyadan coğrafyaya, zamandan zamana değişen "özel koşullar"ın da bu sürecin hızı, biçimi ve genel seyri üzerinde küçümsenemez etkileri sözkonusudur. İşçi sınıfının oluşum süreci her coğrafyada kendine has özellikler gösterir. Bu oluşum hangi sosyal ve siyasal koşullarda gerçekleşmiştir? Bu oluşum sürecinde işçi sınıfının devletle ve başka sınıflarla ilişki biçimi nedir? Ülkede kapitalist birikim hangi koşullarda ve biçimlerlerde gerçekleşmiştir? İşçi sınıfı gelişmesini kapitalizmin nispeten istikrarlı bir döneminde mi, yoksa kriz koşullarında mı sürdürmektedir? Komünist ve devrimci hareketin bu süreçteki gücü ve rolü nedir? İşte bu ve benzer koşul farklılıkları, tek tek ülkelerde ve dönemlerde sınıf mücadelesinin ve sınıf bilincinin gelişimi üzerinde önemli etkilerde bulunurlar. Tüm bunlar içinde, kuşkusuz, komünist hareketin varlığı ya da yokluğu, zaaflı bir karakter taşıyıp taşımadığı özel bir öneme sahiptir. Zira sonuçta bu "özel koşulları" kavrayacak ve buna uygun müdahalede bulunacak, eğer varsa işçi hareketinin bağımsız ve devrimci bir hatta girmesini zorlaştıran özgül engelleri etkisizleştirmeye çalışacak, bizzat komünist hareketin kendisidir.

Bu yazı Türkiye işçi sınıfı tarihi üzerine bazı genel gözlemlerde bulunmayı, Türkiye işçi hareketinin oluşum sürecini ve gelişim tarihini en genel özellikleriyle ortaya koymayı amaçlıyor. Böyle bir konunun gündeme alınmış olmasının içiçe geçmiş iki nedeni var: İşçi sınıfı komünist örgütlenmenin nesnel sınıfsal zeminidir. Sosyalist hareket en çok bilinen ve tekrarlanan tanımıyla sosyalizmle sınıf hareketinin birliğidir. Dolayısıyla bu nesnel sınıfsal zemine oturmak, bu birliği gerçekleştirmek, her ülke komünistine o ülke işçi sınıfını kendine has özellikleriyle tanıma sorumluluğu yükler. Birinci neden budur. İkinci neden ise; bu yapılamadığı ölçüde, işçi sınıfı hareketi üzerine bir uçtan diğer uca savrulan yaklaşımlar geliştirmek yada bu tür yaklaşımlardan etkilenmek kolaylaşmaktadır.

Türkiye devrimci hareketinde, işçi hareketini "göklere çıkarma" yada "işe yaramaz" ilan etme arasında sık sık gidip gelen bir "değerlendirme" zenginliği mevcuttur. Bu değerlendirmenin ise en önemli temeli o anki işçi hareketinin düzeyidir.

Geleneksel sol ve devrimci hareketteki bu değerlendirme zaafiyeti yalnızca Türkiye işçi hareketinin birikimleri, sorun ve zayıflıkları ya da üstünlükleri konusunda bir fikre sahip olamamaktan yada yalnızca sınıf mücadelesinin dinamiklerini ve diyalektiğini kavrayamamaktan kaynaklanan bir durum değildir. İşçi hareketinin zayıflıklarını, geleneksel sol hareketin reformist ve devrimci kesimlerinin sınıfsal ve ideolojik özelliklerinden, zaaflarından soyutlayarak ele alıp açıklayabilmek mümkün değildir.

Bu yazıda geleneksel sol hareketin işçi sınıfı hareketine yaklaşım ve müdahale biçimleri özel olarak ele alınmayacak. Yalnızca yeri geldikçe bu konuda kısa bazı saptamalarda bulunulacak. Bu konunun daha ayrıntılı bir biçimde irdelenmesi işçi hareketinin gelişiminin daha iyi kavranabilmesi açısından son derece önemlidir. Ne var ki kapsamlı bir sorundur ve bu kapsamıyla ayrı bir yazı konusu olarak ele alınabilir.

Bizse bu yazı çerçevesinde, işçi hareketinin Osmanlı'dan bugüne uzanan tarihinin en genel hatlarını ve bugünkü işçi hareketinin daha iyi anlaşılmasına hizmet edecek boyutlarını öne çıkararak değinecek ve tüm bu tarih içinde öne çıkan özellikleri toparlamaya çalışan bir değerlendirme bölümüyle bitireceğiz. Yazımızın bu sayıda yer alan bölümünde ise Osmanlı'dan 1960'lı yıllara uzanan kesitte, işçi hareketinin oluşum ve gelişim süreçlerine ilişkin genel gözlemler yeralmaktadır.

1. Osmanlı'dan Cumhuriyet'e Devralınan Miras

Türkiye proletaryasının tarihi, Osmanlı İmparatorluğu'nda kapitalizmin gelişim sürecine paralel olarak başlar. Osmanlı İmparatorluğu döneminde 1800'lü yılların ortalarından sonra çeşitli işçi hareketlerine rastlanır. Önem taşıyan işçi eylem ve örgütlenmeleri özellikle imparatorluğun çöküş dönemlerine denk gelir. 1908 eylemleri ve 1919-23 eylemlilikleri hareketin genişliği, örgütlenme çabaları, sosyalizm iddialı örgüt ve partilerle ilişkisi ve olabildiği kadarıyla sonraki döneme bıraktığı izler bakımından özel bir önem taşır.

1908 grevleri, 1876 Anayasası'nın yeniden yürürlüğe konulduğu, ülkede geniş bir "hürriyet" havasının estiği günlere denk gelir. Eylemler başta kapitalist ilişkilerin nispeten gelişkin olduğu Selanik, İstanbul ve İzmir'de yoğunlaşır. Eylemlilik içinde olanlar ise ağırlıkla tütün, demiryolu ve tramvay işçileridir. "Hürriyet ortamı"nın da kolaylaştırıcı etkisiyle işçi hareketinde böylesi bir canlanmanın yaşanması, sınıf içinde yılların birikmiş tepkilerin dışavurumudur. Eylemler sınıf içinde sosyalizm eğilimine sahip bir kuşağın varlığını da ortaya koymaktadır. Bu tarihte sosyalist düşünceyi savunmak iddiasındaki pek çok dernek ve örgüt kurulmuş, işçi sınıfı ile bağ kurmaya çalışmıştır. Ne var ki bu örgütlerin ideolojik ve örgütsel dokuları hayli zayıftır. Bu örgütler üzerinde dışarıda 2. Enternasyonal'in, içerde ise İttihat ve Terakki'nin bir etkisi vardır.

1908 eylemlilikleri, Osmanlı işçi sınıfı açısından küçümsenmemesi gereken bir mücadele ve örgütlenme deneyimi olmuştur. 1919-23 eylemlilikleri bu birikim üzerinde yükselir. 1919-23 dönemi Osmanlı işçi sınıfı açısından bir başka önemli kilometre taşıdır. Grevler, yabancı işgalleri protesto gösterileri, 1 Mayıs kutlamaları bu dönem işçi hareketinin önemli eylem biçimleridir. 1919 yılında kurulan iki parti Türkiye Sosyalist Fırkası (TSF) ve Türkiye İşçi Çiftçi Sosyalist Fırkası (TİÇSF) işçi eylemleri içinde aktif rol oynarlar. Bunların içinde TSF'nin eylemliliklerde özel bir rolü vardır. Pek çok grev bu parti tarafından örgütlenir, yürütülür. Ne var ki bu eylemlilikler sağlam bir ideolojik ve örgütsel temel üzerinden değil de, legal dernekler üzerinden, bir kaç başarılı grev örgütlenmesi zemini üzerinden sağlandığı için, TSF, bir kaç başarısız grevin ardından ciddi bir güç kaybına uğramıştır.

3. Enternasyonal ile bağları olan, 1922'den sonra TKP'nin yasal bir kolu olarak faaliyet yürüten TİÇSF ise, eklektik ve milliyetçi etkiler taşıyan bir ideolojik bakışa sahip olmasına karşın, TSF'ye göre daha gelişkin bir partiydi. Bu nedenle varlığını uzun bir süre, 1950'li yıllara kadar sürdürebildi. Cumhuriyet dönemi işçi hareketi üzerinde de belli bir etkisi sözkonusu olabildi. Ne var ki gerek Kurtuluş Savaşı döneminde, gerekse daha sonraları bu, tutarlı bir sınıf çizgisinden uzak, milliyetçiliğin tüm izlerini taşıyan bir etkiydi.

Her şeye karşın cumhuriyet öncesinde işçi sınıfının sahip olduğu bu birikim, cumhuriyet sonrası işçi hareketi açısından küçümsenmeyecek bir olumluluk sayılabilirdi. Ne var ki böyle olmadı. Bu birikim cumhuriyet sonrası işçi hareketine ancak sınırlı ölçüde ve hayli çarpık bir biçimde devredilebildi. Bunun niçin böyle olduğunu anlayabilmek içinse önce Osmanlı işçi sınıfının bir önemli özelliğine ve sonra da cumhuriyetin ilk yıllarında işçi sınıfının yeniden biçimlenme sürecine bakmak gerekecektir.

Osmanlı'da kapitalizmin (ve dolayısıyla işçi sınıfının) gelişiminin kendine has son derece önemli bir özelliği vardır. Osmanlı'nın kapitalistleşme sürecinde azınlıklar özel bir role sahiptir. Sermaye sınıfı ağırlıkla gayri-müslim komprador burjuvaziden oluşmuştur. Yerli özel sermaye ise son derece cılızdır. Bu özgünlük yalnızca sermaye sınıfına da has değildir. İşçi sınıfı da çok renkli etnik bir mozaik oluşturmaktadır. Rum, Yahudi, Ermeni ve yabancı uyruklu işçiler genel olarak işçi sınıfı içinde, özel olarak da vasıflı işçiler ve sanayi işçileri arasında büyük bir ağırlığa sahiptir. 1915 sanayi sayımı sonuçlarına göre, sermayenin ve emeğin yalnızca %15'i Türk'tü. Emeğin %60'ı Rum, %15'i Ermeni ve %10'u Yahudi idi.

"Sanayi işçilerinin en niteliklileri, işin sevk ve idaresinden sorumlu olanlar genellikle yabancı uyruklulardı, ustalar ve vasıflı işçiler genellikle Osmanlı gayri müslimleriydi. Müslüman Osmanlılar ise genellikle vasıfsız ve geçici işçileri oluşturuyordu." (Y. Koç, Türkiye İşçi Sınıfı Tarihinden Yapraklar, Ataol Yayıncılık, s:74-5)

İşçi sınıfının mücadele deneyiminin köklülüğüne, komünist hareketin gücü ve izlediği doğru çizgiye bağlı olarak bir avantaja da dönüşebilirdi. Ama böyle olmadı. Etnik farklılıklar sınıf mücadelesini bölen, sınıf bilincini zedeleyen bir faktör olarak rol oynadı. Esen güçlü milliyetçilik rüzgarları işçi sınıfı içinde bu olumsuz süreci besledi.

Tüm bunların bir sonucu olarak, bu süreçte işçi hareketi milliyet temelinde bir bölünme yaşadı ve işçi sınıfının çeşitli milliyetlere mensup kesimleri ağırlıkla tek bir sınıf bayrağı altında değil, kendi burjuvalarının ulusal bayrağı altında toplandı. Bu dönemin işçi eylemliliklerine bakıldığında ulusal düşmanlıkların eylem taleplerine kadar yansıdığını, yer yer farklı etnik kökenden işçilerin işten atılmalarının bile talepedildiğini görmek mümkündü. Sermaye sınıfının ağırlıkla gayri müslim kökenli olması, işçiler arasında etnik kökene bağlı ayrımcılık yapılması, Türk kökenli sermayenin işçilerin yabancı sermayeye ait kuruluşlardaki eylemlerini çeşitli yollardan desteklemeleri vb. de işçi mücadelesindeki ulusal rengi koyulaştıran faktörlerdir.

Sonuçta Osmanlı işçi sınıfının bu etnik parçalanması sınıf deneyimi açısından son derece olumsuz bir rol oynadı. Osmanlı işçi sınıfının vasıflı ve daha fazla proleterleşmiş gayri müslim kökenli kesimleri, ya bu ulusal kavga sırasında fiziken yok edildi yada savaştan sonra ülkeyi terketti, terketmek zorunda kaldı. Bu durum Cumhuriyet Dönemi işçi hareketine geçmiş mirasın güçlü bir biçimde taşınmasını engelledi. Cumhuriyete taşınmış sınırlı miras ise, sınıfın ağırlıkla vasıfsız kesimini oluşturan proleterleşme düzeyi ve sınıf bilinci geri kesimleri eliyle taşınabildi. Bu kesimler üzerinde milliyetçi ideolojinin güçlü etkilerinin varlığı da düşünülürse bunun niçin sınırlı ve çarpık bir miras olduğu daha anlaşılır olur.

2) Cumhuriyet Dönemi ve İşçi Sınıfının Yeni Oluşum Süreci

Cumhuriyetin ilanıyla beraber kemalist burjuvazi savaşın yıkımı üzerinde yeni bir iktisadi temel oluşturmak sorunu ile yüzyüzedir. Sermaye birikiminin cılızlığı, kırlarda mülksüzleşme düzeyinin geriliği ve tüm bunlara bağlı olarak işgücü-özellikle de vasıflı işgücü-azlığı, bu görevin önündeki en temel engeller durumundaydı. Kemalist iktidar, sermaye birikim sürecinde motor rolü oynayarak, işgücü azlığına çözüm bulabilmek ve özellikle de sınırlı sayıda vasıflı işçinin fabrikalarda tutunabilmesini sağlamak yükümlülüğüyle karşı karşıyaydı.

Kemalist burjuvazi, daha kapitalist cumhuriyetin ilk günlerinde, sınıf mücadelesinin anlamı, işçi sınıfının gücü konusunda yeterli bir deneyime sahiptir. Ona bu konuda "aydınlık" sağlayan yalnızca Osmanlı'nın çöküş yıllarında iyice yaygınlık kazanan işçi eylemleri değildir. Aynı zamanda, 1917'de gerçekleşen ve bütün dünyayı olduğu gibi Türkiye'yi de yakından etkileyip sarsan Bolşevik Devrimi'nin canlı hatırası da en az bunun kadar önemli bir etkidir. Kuşkusuz buna o dönem Kıta Avrupası'nı baştan başa sarmış bulunan işçi ayaklanmalarının etkisini de eklemek gerekir.

Kapitalist ekonomik temelin inşasının dayattığı ihtiyaçlar başta olmak üzere tüm bu etkenler kemalistlerin işçi sınıfına dönük politikalarının oluşumunu etkiledi. Kemalistler bu nedenle kapitalist devletin ideolojik ve örgütsel kurumlaşmasında rol oynayan memurlara ve işçi sınıfının vasıflı kesimlerine yoksul ülke koşullarına göre imtiyazlı sayılabilecek olanaklar sağladı. Memurlar dışında ustabaşı ve teknik elemanlar da-ki o dönemler bunlara da memur deniyordu-oldukça iyi sayılabilecek yaşam koşullarına kavuştular. Bu nedenle geri yığınlar hala o dönemin CHP'sini köylülere baskı yapan ama memurlara ayrıcalık sağlayan bir parti olarak değerlendirirler.

Bu dönemde işgücü açığı çeşitli "kaynak"lardan karşılandı. Az topraklı yoksul köylüler, şehirlerde zor koşullarda yaşayan esnaf ve zanaatkarlar ve daha önce de işçilik yapmış olanlar, işçi ailelerden gelenler... Bunların arasında en önemli işgücü kaynağı az topraklı yoksul köylülerdir. Bu kesimden sınıf saflarına katılanların ortak özelliği ise, başka ülkelerdeki sürecin tersine, henüz tümüyle mülksüzleşme sürecini yaşamamış olmalarıdır. Çoğunun toprakları ve oradan elde edilen küçümsenmeyecek bir geliri vardı.
İşçi sınıfının bu dönemler yapısını anlamak açısından bir üçüncü kaynaktan, yani doğrudan işçi kaynağından sınıf saflarına katılanların ağırlığı hakkında bilgi sahibi olmak önemlidir. İşçi hareketi tarihi araştırmacıları İstanbul, İzmir, Bursa vb. gibi geleneksel sanayi kentlerinde ve dokuma, tütüncülük, madencilik gibi geleneksel iş kollarında son derece sınırlı sayıda ikinci kuşak işçi bulunduğunu iddia etmektedirler. Bunun yanısıra bir ikinci kuşak işçi kaynağı da Cumhuriyet sonrasında mübadele sonucunda Anadolu'ya gelen göçmenlerdir. Bu işçilerin, Osmanlı döneminde sınaileşmenin, işçi hareketi ve örgütlenmesinin yüksek olduğu bölgelerden gelmeleri ve nispeten daha eğitimli olmaları, işçi hareketi açısından sınırlı da olsa olumlu bir etkide bulunmuştur. Nitekim bu işçilerden sosyalizme eğilim duyan önemli bir güç çıkmıştır. Sonuç olarak cumhuriyetin ilk kuşak işçilerine ağırlıkla damgasını vuran özellik, yarı işçi/yarı köylü bir karakter taşımaları ve henüz tümüyle mülksüzleşmemiş olmalarıdır.

Bu başlık altında belirtilmesi gereken bir diğer konu da kemalist burjuvazinin işçi örgütlenmelerine ilişkin yaklaşımıdır. Kemalistlerin bu konudaki politikalarının özünü işçileri tümüyle örgütsüz bırakmak yerine, devletin inisiyatifinde örgütlemek eğilimi oluşturmaktadır. Kemalist burjuvazi daha baştan kendi güdümünde çeşitli sözde "işçi örgütleri" oluşturmuş, işçileri buralarda örgütlenmeye zorlamış, bu yolla da işçi sınıfını denetim altına almaya çalışmıştır. Bu örgütler hem göbekten devlete bağlıdırlar, hem de buna bağlı olarak işçi haklarını korumak ve geliştirmek gibi bir perspektiften tümüyle yoksundurlar. Bir karşılıklı yardım kuruluşu gibi çalışmaktadırlar. Kendilerinden beklenen tek değilse bile en önemli işlev işçi sınıfı içinde devletin bekçiliğini yapmaktır.

Cumhuriyet dönemi işçi hareketinin ilk 15 yılına en genel çizgileriyle bakıldığında görülebilenler kısaca bunlardır. Ne var ki 1940'lı yıllara doğru bu tabloda önemli değişiklikler gündeme gelmeye başlamıştır. İkinci Emperyalist Savaş'ın zorlukları kemalist burjuvazinin tüm bu politikalarında ciddi gediklere yol açtı. Bu dönemde daha önce vasıflı işçilere sağlanmış bulunan ayrıcalıklı haklar pratikte kullanılamaz hale geldiler. Bir bütün olarak işçi sınıfının yaşam ve çalışma koşulları dayanılmaz derecede kötüleşti. 1940 tarihli Milli Koruma Kanunu ile günlük çalışma süresi 11 saate (fiilen14 saate kadar uzuyordu) çıkarıldı. Hafta tatili kaldırıldı. Çalışma zorunluluğu getirildi. İşçilerin izinsiz olarak işyerlerinden ayrılması yasaklandı. Ücretler bu süre zarfında reel olarak yarı yarıya düştü vb.

İşçi ve diğer emekçi katmanların yaşamlarındaki bu hızlı ve sarsıcı kötüleşme, devletin bunda dolaysız olarak oynadığı olumsuz rol, cumhuriyetin ilk yıllarının "devlet baba" imajını yıpratmaya başladı. İşçi ve emekçilerde huzursuzluk, mücadele isteği ve bağımsız politik örgütlenme arayışı yoğunlaştı. İşçiler arasında sosyalist düşünce taraftarlarının sayısı giderek fazlalaştı.

1946 yılında devletten bağımsız Türkiye Sosyalist Emekçi ve Köylü Partisi (TSEKP) ve Türkiye Sosyalist Partisi (TSP) etkinliğinde bir dizi sendika kuruldu. Burjuvazi açısından bu gelişmeler işçi hareketinin bağımsızlaşma eğilimleri hakkında önemli bir sinyal oldu. Burjuvazi bu gelişmenin önünü kesmek için ilk önce bu iki partiyi ve onların inisiyatifi ile kurulan sendikaları kapattı. Ardından ise 1947 tarihinde bir sendikalar yasası çıkardı. Bu sendikalar yasasının çıkarılmasını etkileyen bir dizi iç ve dış etmenden söz edilebilir. Ama burjuvazinin bu sendikalar yasasını çıkarmakla temel olarak hedeflediği şey, işçi hareketinin bağımsızlaşma dinamiğinin önüne geçmektir. Sendikalar yasasında yeralan grev ve siyaset yasağı da bu amaçla doğrudan bağlantılıydı. Yasanın çıkarılışının hemen ardından CHP ve 1949'lu yıllara doğru da Demokrat Parti (DP) kendi uyduları olan çeşitli işçi örgütleri oluşturdular.

Bu dönemdeki işçi hareketi ve onun ürünü olan sendikalar, işçi sınıfında o an için sınırlı da olsa bir düzendışılaşma eğiliminin varlığını göstermekteydiler. Savaş ekonomisinin ağır yükleri işçileri tam bir sefalete sürükledi ve işçi sınıfında bu sefalete karşı önemli bir tepki sözkonusuydu. Ayrıca, faşizm yenilgisinde SSCB'nin oynadığı özel rol ve TSEKP ve TSP'nin bazı yerel çalışmaları, işçiler arasında sosyalizme sempatiyi artırmaktaydı. Ne var ki, bu dinamik, bu partilerin zaaflı ideolojik ve örgütsel yapılarına da bağlı olarak geliştirilip örgütlenemedi. Toplumsal muhalefet giderek DP'nin potası içinde eridi. DP bu dönemde işçilere ve memurlara sendikalaşma hakkını savunuyor, grev hakkının tanınması gerektiğinden söz ediyordu. Her ne kadar tüm bu vaatlerin büyük ölçüde boş olduğu daha sonra ortaya çıkmışsa da, DP yürüttüğü demagojik ama düzen içi muhalefetle kitlelerde biriken hoşnutsuzluğu kendi etrafında toplamayı başarabildi. Bunun böyle olabilmesinde adına layık bir komünist örgütlenmenin mevcut olmaması, kuşku yok ki, son derece önemli bir etken oldu.

Osmanlı'dan devralınan mirasın sınırlılığı ve çarpıklığı, Cumhuriyet Dönemi'ndeki ayrımcı işçi politikaları, genel olarak proleterleşme düzeyinin geriliği vb. tüm bu nesnel etmenler, kemalist iktidarın "sınıflarüstü", "tarafsız" bir "devlet baba" imajını oluşturmasını kolaylaştırmıştır. Buna karşı mücadele yürütebilecek, bu konuda işçi ve emekçilerde oluşabilecek yanılsamaları az çok etkisiz hale getirebilecek tek muhalif güç ise komünist hareket olabilirdi. Ne var ki sosyalizm adına hareket ettiğini söyleyen tüm partiler bu yanılsamaları bozmak bir yana, bunu daha da derinleştirecek bir ideolojik-politik hatta sahiptiler. Bu nesnel olguların ve gelişimin üzerine bir de sosyalizm iddialı partilerin Kemalizm'i destekleme ve onun ilerici yanlarını abartılı olarak ön plana çıkarma tavrı eklenince, kemalist iktidarın "sınıflarüstü" ve "tarafsız devlet" görüntüsü verebilmesi kolaylaşmış oldu. Bu dönemde, sosyalizm adına yürütülen faaliyet, işçi sınıfının bağımsız siyasal tavrını oluşturmaktan ziyade Kemalizm'e eleştirel destek vermek anlayışı üzerine oturdu. İşte böylesi bir bakışaçısı üzerine oturan bir siyaset ve örgütlenme tarzı, 1946'daki potansiyelleri kucaklayamazdı. O ana kadar Kemalizm'e güven temelinde faaliyet yürütmüş olan bu akımlar, bu tarihten sonra burjuva iktidarın peşisıra vurduğu darbelerle fiziki olarak çöktüler ve izleyen on yıl içinde de herhangi bir örgütsel-politik varlık gösteremediler. Böylece, oluşmuş bulunan toplumsal muhalefet potansiyelini yeniden düzeniçi kanallara akıtmak da kolaylaşmış oldu.

3.) 1950-60 Dönemi:

1950'li yıllara Türkiye DP iktidarı ile girer. İşçiler de içinde olmak üzere geniş emekçi yığınlar savaş yıllarının acısına, artan sömürüye yönelik tepkilerini DP'ye oy vererek gösterdiler. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, DP bu dönemde, CHP'nin baskıları karşısında kitlelerde umut uyandıracak bir düzeniçi muhalefet çizgisi izler. DP'nin iktidarda olduğu 1950-60 dönemi belli kriz dönemlerine karşın kapitalizmin hızla gelişip serpildiği, kapitalist ekonominin küçümsenmeyecek bir büyüme düzeyi tutturduğu yıllardır.

DP iktidara gelince, grev hakkı vb. vaatlerini bir tarafa bırakır, memurlara sendika hakkının sözü bile edilmez olur. Artık tüm bu vaatlerin yerini, "henüz bu haklar için zeminin erken olduğu" edebiyatı almaya başlar. Buna karşın DP döneminde ilk önce, geçmiş dönemde ciddi tepkilere yol açan memur ayrıcalıkları kaldırılır. Ardından da üretimdeki artışın içpazarda emilebilmesi doğrultusunda işçi, memur ve köylülerin yaşam ve gelir düzeyinde hissedilir bir düzelme olur.

DP dönemi ile beraber KİT'ler, izlenen istihdam politikasıyla, işçileri denetlemenin ve düzen içinde tutabilmenin bir aracı olarak, etkin biçimde kullanılmaya başlanır. Artık KİT'lerde çalışabilmek hükümet partisini desteklemek şartına sıkısıkıya bağlıdır. Bu tarihten sonra KİT'lere yığınlar halinde "partili" işçiler alınmaya başlanır. Bu, işçi sınıfının önemli gövdesini oluşturan KİT İşçilerini siyasi iktidar denetiminde tutabilmek için daha sonraki dönemlerde de etkin bir tarzda uygulanacak bir yöntemdir.

1950-60 dönemi, kapitalist gelişmeye paralel olarak işçi sınıfının nicel varlığıyla daha da hissedilir bir güç haline gelmeye başladığı yıllardır. 1960 yılında ücret ve maaşların faal işgücü içindeki oranı %20'lere ulaşmış durumdaydı. Bu yıllarda tarımda mekanizasyona bağlı olarak yoğun bir kırdan kente göç yaşandı. Bu yeni güçler hızla işçi sınıfının saflarını doldurmaya başladılar. Bu yeni ücretliler arasında tümüyle mülksüzleşmiş unsurların yanısıra, kentteki yaşamın çekiciliğine bağlı olarak kırda henüz tam olarak mülksüzleşmeden kentlere akın etmiş küçümsenmeyecek sayıda işçi adayı da mevcuttu.

1950'li yılların işçi hareketinin tarihi şekillenişi açısından taşıdığı bir önemli gelişme de, 1952 yılında Türk-İş'in kurulmuş olmasıdır. Türk-İş işçi hareketinin devletten bağımsızlaşma sürecinin bir örgütsel ürünü olmaktan çok, devletin güdümlü işçi örgütü oluşturma geleneğinin bir sonucu olarak kuruldu. Bu konfederasyon, soğuk savaş döneminin basıncı altında oluşturulmuş, en erken dönemlerinde ABD sendikacılığıyla yoğun bir ilişki trafiğine sokularak, "terbiye işlemi" ne tabi tutulmuştur. Soğuk savaşın ve AFL'nin temel ilkesi olan anti-komünizm Türk-İş'in de temel ilkesi olmuştur. Ünlü partiler üstü sendikacılık anlayışı bu sentezin, devlet güdümünün ve ABD sendikacılığının karşılıklı etkisinin bir başka göstergesidir. Böylece burjuvazi bir devlet sendikası olan Türk-İş aracılığıyla, gelecekte oluşabilecek bağımsız bir işçi hareketinin önüne daha o günden güçlü bir barikat örmüş oluyordu. Türkiye proletaryasının ana gövdesini oluşturan kamu işçileri, istihdam politikası aracılığıyla siyasal iktidara bağlanmaya zorlanırken, bir de devlet sendikacılığı ile disipline edilmiş ve denetim altına alınmış olacaklardı.

1950'li yıllarda da çeşitli işçi eylemleri oldu. Kriz ortamının derinleşmesine ve DP'nin daha saldırgan bir politikaya yönelmesine bağlı olarak belli bir yaygınlık gösterdi. Ne var ki işçi eylemleri bu dönemdeki ücret seviyesindeki nispi yükselmeye de bağlı olarak yeterli bir yaygınlık ve derinlik kazanamadı. Bu dönemde işçi hareketi, DP karşıtı olan ve büyük ölçüde de CHP güdümünde yürüyen genel muhalafetin içinden ve gölgesinden çıkamadı. Toplumsal konumları daha köklü bir biçimde sarsılan ve büyük ölçüde onların çocukları olan üniversite öğrencileri bu DP karşıtı muhalefete rengini verdi. Bu renk ise CHP Kemalizm'i idi.

TKP ve diğer partiler açısından ise bu yıllar tümüyle bir örgütsüzlük ve faaliyetsizlik yılları oldu. Varoldukları kadarıyla ve örgütsüz bir biçimde bu güçler de, DP karşıtı ve CHP güdümlü muhalefetin içinde yer aldılar.

Bu durum 1960'a kadar bu şekilde sürdü. 1960 askeri darbesini izleyen dönemde ise çok şey değişecektir. İşçi hareketi, 1960'tan sonra, etkileri bugüne uzanan, önemli değişimler yaşayacak ve bu 30 yıla bugün de dahil olmak üzere tam üç yükseliş dönemi sığdıracaktır.

4.) 1960-70 Dönemi ve DİSK'in Kuruluşu

İki emperyalist savaş arasındaki dönemde, kapitalizm dünya çapında çok büyük bir kriz yaşamaktaydı. Dünya pazarı daralmış, metropollerin bağımlı ülkelerden aldıkları mallar azalırken, buralara yaptıkları ihracat da gerilemiştir.

Bu dönemde bağımlı ülkelerin devletleri, iç pazarın genişlemesi aracılığıyla sanayilere destek vermeye başladılar. Aynı zamanda bizzat devletin kendisi doğrudan yatırımlar yaparak, eskiden ithal edilen bazı temel malları içeride üretmeye başladı. Sonuç olarak bu yıllarda sınıflar daha hızla şekillenmeye ve sınıf çatışmaları daha da belirginleşmeye başladı. İki emperyalist savaş arasında ve İkinci Emperyalist Savaş'ı kapsayan yıllarda Türkiye'de de benzer bir süreç yaşandı.

İkinci Emperyalist Savaş'ın ardından, '50'li yıllarda, emperyalist ülkelerden sağlanan kaynaklara bağlı olarak Türkiye'de tarıma ve hafif sanayiye dayalı bir ekonomik model uygulandı. '50'li yılların ilk yarısı özellikle tarımsal alanda makinalaşmanın ve altyapı yatırımlarının yoğunlaştığı yıllar oldu. 1955 tarihini izleyen yıllarda ise tekelci burjuvazinin emperyalist tekellerle ortaklığı temelinde montajcı nitelikte bir hafif sanayiye yönelindi.

Bu sanayi, yatırım malları ve ara mallar bakımından emperyalizme bağımlıydı. Bu aynı zamanda dövize de bağımlılık demekti. Yeterli kaynak bulunamaması, bu bağımlı sanayinin durması anlamına gelecekti. Nitekim kaynak bunalımı kendini göstermeye başlayınca ekonomi de hızla kriz ortamına sürüklendi. 1958 yılında ilk kez büyük oranlı bir develüasyon gerçekleştirildi. Ve ekonomik krizi 1960 askeri darbesi izledi. 1960 darbesi çok çeşitli etmenlerin sonucunda oluşmakla beraber, 27 Mayıs yönetiminin temel fonksiyonu, kaynakları tekelci burjuvazinin arzusu ve modern sanayinin ihtiyaçları doğrultusunda yönlendirmek oldu.

1960'ı izleyen yıllarda, ithal ikamecilik adı verilen iç pazara dayalı bir birikim modeli uygulandı. Sanayileşme teşvik edildi, ithalat yasakları ve yüksek gümrük duvarlarıyla burjuvazinin yüksek karlar elde etmesinin koşulları sağlanmaya çalışıldı. '60'lı yıllarda Türkiye'nin kapitalist ekonomisi önemli bir büyüme oranı yakaladı. Ta ki, '60'ların sonunda yeni bir bunalım kapıyı çalıncaya dek...

27 Mayıs anayasası işçi ve emekçiler açısından ileri sayılabilecek bazı hükümler taşıyordu. Ne var ki, bu hükümler 1963 tarihine kadar hayata geçmedi. 1961-63 döneminde bu hakların yasal güvenceye kavuşturulması talebiyle bir dizi işçi eylemi yaşandı. Bunlar arasında en bilinenleri Aralık 1961 tarihinde yaklaşık yüz bin kişinin katılımıyla gerçekleşen Saraçhane Mitingi ve 1963'te gerçekleşen Kavel Kablo direnişidir.

'60'lı yıllar sınıfın nicel ve nitel gelişimi açısından son derece önemli gelişimlerin yaşandığı bir dönemdir. Bu yıllarda sınıf mücadelesi yaygınlaşmış, işçi hareketi ilk kez güçlü bir eğilim olarak bağımsız bir eylem çizgisine doğru ilerlemiş, sosyalizm toplumun gündemine etkin bir tarzda girebilmiştir.

60'lı yıllarda işçi sınıfının bileşimi

'60'lı yıllarda işçi sınıfının safları sayısal olarak da kalabalıklaşmıştır. Ücretlilerin sayısı '60'lı yılların ikinci yarısında, faal nüfusun %21-23'ü arasında değişmektedir. Ücretlilerin yaklaşık üçte biri büyük ve küçük imalat sanayiinde çalışmaktadır. İş kollarına göre dağılımları ise ağırlıklı olarak maden, inşaat , ticaret, ulaşım ve hafif sanayi tipi üretimdir. İşçi sınıfı özellikle İstanbul, İzmir, Ankara, Zonguldak ve Bursa gibi geleneksel sanayi şehirlerinde toplanmıştır. On ve daha fazla işçi çalıştıran iş yeri sayısı 1952-62 arasında on kat artmış bulunmaktadır. Yüzden daha fazla işçi çalıştıran işletme sayısı da hayli artmıştır. Bin ve daha fazla işçi çalıştıran küçümsenmeyecek sayıda işletme de mevcuttur. Büyük sanayi ise daha çok İstanbul'da söz konusudur.

Özel işletmelerde çalışan işçi sayısı, devlet sektöründe çalışan işçilere göre çok daha fazla olmasına karşın, bunlar ağırlıkla küçük işletmelerdi. Büyük ve stratejik işletmeler daha çok devlet işletmeleriydi. Dolayısıyla işçilerin yığınsal olarak bir arada çalıştığı işletmeler çoğunlukla bu devlet işletmeleri olmaktaydı.

'60'lı yıllarda işçi sınıfı içerisinde, sayıları henüz az olmakla birlikte, büyük işletmelerde çalışan ikinci kuşak işçilerden meydana gelen bir proleter çekirdek oluşmuştu. '60'lı yıllarda işçi sınıfının saflarının kalabalıklaşması, geniş bir yeni işçi kuşağının endüstriyel üretime katılması sınıfın saflarının, dağılmış olan köylüler, kır ve şehrin yarı- proleter unsurlarıyla doldurulması anlamına gelmekteydi. Yine bu dönemde sınıfın saflarına katılan köylüler açısından da ortak özellik, bunların kırdaki küçük toprakları ile ilişkilerinin devam ediyor oluşuydu. Bu işçiler yılda üç ya da daha fazla ay için tarlada çalışmak üzere kırlara geri dönerlerdi. Bu türden yarı-köylü işçilerin ağırlıkla çalıştığı işkolları ise inşaat, tütün, gıda ve çeşitli türden madenlerdi. Zonguldak'ta bugün dahi süregelen münavebe sistemi bu tip bir işçileşmenin canlı örneği olmaktadır. Yukarıdaki iş kollarının o dönem işçi sınıfının istihdamında ağırlıklı bir yer teşkil ettiği de düşünülürse, bu tip yarı-köylü özelliğe sahip unsurların işçi sınıfının küçümsenmeyecek bir bölümünü oluşturdukları söylenebilecektir. Ki, Rosaliyev'in aktardığı bir rakama göre, bu dönem şehirde çalışan işçilerin %40'ı genellikle yılın küçük bir döneminde işçilik yapmaktadır. (Türkiye'de Kapitalistleşme ve Sınıf Kavgaları A.. Snurov , R. Rosaliyev, And yay. S. 206)

'60'lı yıllarda sınıf mücadelesi açısından son derece anlamlı bir diğer gelişme kır ve şehir yarı- proleterlerinin sayıca kalabalıklaşmasıdır. C.Talas, daha henüz 1961 yılında tarımdaki faal nüfusun %10'unun devamlı ya da geçici işçi haline gelmiş bulunduğunu yazmaktadır. (C. Talas, İçtimai İktisat, Ankara 1961 Sf. 85 ve 87'den aktaran Rosaliyev S. 202) 1960'lı yılların ortalarına doğru şehrin varoşlarını dolduran yarı- proleter kesimlerin sayısında adeta bir patlama yaşanacaktır.

Kısacası '60'lı yıllar, işçi sınıfının sayıca kalabalıklaştığı, işçilerin yığınsal olarak bir arada çalıştığı fabrika ve işletme sayısının fazlalaştığı, henüz sınırlı da olsa ikinci kuşak işçiliğin sınıf içinde yaygınlaşmaya başladığı bir dönemdir. Ne var ki, yine de sınıf içinde yarı-işçi/yarı-köylü önemli bir kesim mevcuttur. İşçi sınıfının büyük bir bölümü inşaat, ticaret, ulaşım ve küçük zanaat tipi üretim gibi sınıf dayanışmasının ve bilincinin gelişimi açısından dezavantajlı sektörlerde toplanmaktadır. Yine buna bağlı olarak işçi sınıfının önemli bir bölümü dağınık ve küçük işletmelerde çalışmaktadır. Bu dönem işçi hareketlerini anlamak açısından belirtilmesi gereken bir başka özellik, büyük özel kapitalist işletmelerde bir artış olmasına karşın, büyük işletmelerin hala önemli ölçüde devlet işletmeleri olmasıdır.

'60'lı yıllarda işçi eylemleri

Başlarken belirttiğimiz gibi bu dönemin ilk işçi eylemleri 1961-63 arasında yaşanmıştır. Bu eylemleri 1961-63 eylemleri şeklinde tanımlamayı gerekli kılan ana özellik, esas amaç olarak anayasada tanımlanan haklar doğrultusunda yasal değişiklikleri hedeflemesidir. Grev hakkının elde edilmesi, anayasanın uygulanması bu eylemlerin ana talebidir. Ayrıca bu dönem eylemlerinde 27 Mayıs'ın estirdiği rüzgarların da harekete geçirdiği bir anti-emperyalist karakter söz konusudur. 27 Mayısçıların demagojik de olsa DP'yi "ülkeyi dış güçlere satmak"la suçlayan bir propaganda temasını sık sık işlemesi, Kemalizm'in "milli kurtuluşçuluğu"ndan dem vurması, özellikle yabancı sermayeye ait işletmelerdeki işçilerin eylemlerinde yankısını bulmuştur. Bu dönemde askeri inşaatlarda, ATAŞ'ta, Morrison-Knudsen Company'de, Goodyear'de yapılan bir dizi eylemin ana motifi "ülkeyi sömüren yabancı sermaye tahakkümüne" karşıtlıktı.1963 yılında, 274 ve 275 sayılı yasaların çıkarılmasıyla işçiler grev hakkını elde etmiş oldular. Bu hakkın elde edilmesinin ardından işçi eylemlerinin yoğunluğu artarak sürdü. 1964'ü izleyen yıllarda özellikle de özel kapitalist işletmelerde, geçmişe göre hayli sert sayılabilecek işçi eylemleri yaşandı. Bu durum 1967 ve izleyen yıllarda çok daha büyük bir ivme kazanacaktı. Bu dönemin en önemli işçi eylemleri arasında Kavel (1963), Berec (1964), Zonguldak (1965) ve Paşabahçe(1966) sayılabilir.

Çalışma koşullarının düzeltilmesi, işten atılan işçilerin geri alınması talebiyle başlayan ve beş hafta süren Kavel Kablo direnişinde polisle işçiler arasında çatışma çıkmış ve on işçi yaralanmıştır. Direniş hem Kavel işçilerinin kararlılığı, hem de direnişe sınıf içinden verilen destek nedeniyle, başarıyla sonuçlanmıştır.

1964'te gerçekleşen Berec Transistörlü Radyo ve Pil Fabrikası'ndaki direniş bir buçuk ay sürmüş ve bu direnişte de işçilerle polis arasında sert çatışmalar yaşanmıştır. Berec grevi işçilerin zaferi ile sonuçlandı ve işverenler ücret artırımına gitmek zorunda kaldılar.

1965 Zonguldak direnişi ise bu dönemin gerek kitleselliği, gerek sertliği açısından en önemli eylemidir. Zonguldak direnişi ocaklardaki çalışma koşullarının düzeltilmesi, çalışma saatlerinin kısaltılması (ki o dönemde işçiler 8 yerine 11-16 saat çalışmaya zorlanmaktaydılar) ve işletmenin yükselen karından işçilere pay verilmesi talepleriyle başladı. Direniş hızla bütün bölgeye yayıldı ve 60 bin işçinin çalıştığı Zonguldak'ta bir bölgesel genel grev havası esmeye başladı. Eylemin kazandığı boyuttan ürken devlet, Zonguldak'ı kuşatma altına aldı. Dışarıdan asker ve polis yığdı. İşçiler kuşatmaya rağmen direnmekte kararlılık gösterdiler. Sonuçta işçilerle devlet güçleri arasında çatışma çıktı. İki işçi öldürüldü, on işçi yaralandı. Direniş başarısızlıkla sonuçlandı ama işçi sınıfı bu eylemden çok şey öğrendi.

Bu hareketlilik daha sonraki yıllarda da sürdü. Örneğin 1966'da Kula Mensucat'ta benzer özelliklere sahip bir direniş yaşandı. Ama aynı yılın başlarında gerçekleşen ve 85 gün süren Paşabahçe grevi, bu dönem işçi hareketinde ayrı bir önem taşır. Zira Paşabahçe grevi, devlet sendikacılığına tepkinin somutlandığı, simgeleştiği bir eylem olmuştur. İşçi sınıfı hareketi, yukarıda bazı kesitlerini verdiğimiz bir mücadele sürecine girmiş, bu mücadele süreci, sınıfın hiç olmazsa belirli bir kesiminde mevcut burjuva kurumlarını aşan bir eylem düzeyi olarak yansımasını bulmuştu. Bu eylem ve bilinç düzeyi açık ya da örtülü biçimde Türk-İş'te simgeleşen devlet sendikacılığı anlayışına bir tepkiye dönüştü. Paşabahçe eylemi ve bu eylem sırasında Türk-İş bürokratlarının açık ihanetçi tutumu, sınıf içindeki birikimin ayrı bir sendikal yapı olarak örgütlenmesi için bir vesile oldu. Böylece 1966'da Paşabahçe eyleminin ardından açık biçimler kazanan bu süreç 1967'de DİSK'in kurulmasıyla sonuçlandı.

DİSK işçi hareketindeki bağımsızlaşma eğiliminin ürünüydü. Devlet sendikacılığına karşı bir tepkiyi ifade ediyordu. Bu, kuşkusuz bu kadarıyla da, işçi hareketinin daha ileri bir düzeye ulaşması anlamına gelmekteydi. Fakat aynı zamanda DİSK bağımsız siyasal sınıf çıkarlarını eksen alan bir örgütlenme değildi. Dolayısıyla ilerleyen sınıf mücadelesinin önünde giderek bir engele dönüşecekti. DİSK, Türk-İş'in geleneksel politikasına, hükümetteki burjuva partilerle "iyi geçinme" anlayışına, ABD sendikacılığı ile içiçeliğe karşı, burjuva partilerden ve "yabancı ülkelerden" bağımsız bir sendikal anlayışı savunuyor, geleneksel burjuva partilere karşı TİP'e daha yakın bir pozisyonda duruyordu. Kaldı ki, TİP'in DİSK'in oluşumunda özel bir rolü vardı.

DİSK, ideolojik planda Kemalizm'in, modern revizyonist tezlerin bir sentezi üzerine oturuyordu. TİP'in çizgisi büyük ölçüde DİSK'te yansısını bulmuştu. Kemalizm'e ve 27 Mayıs anayasasına bağlılık, kapitalist olmayan yoldan kalkınma anlayışı, bağımsızlık, planlı ekonomi, sosyal adalet, demokratik yoldan işçilerin siyasete katılması ve iktidar olabilmesi, toprak reformu, sendikaların bu çerçeve içerisinde siyaset yapabilmesi vb... Bunlar DİSK'in "devrimci" ve "sosyalist" çizgisinin özünü oluşturmaktaydı. DİSK'in ana tüzüğünün üçüncü maddesi "devrimci" yaklaşımını özetlemekteydi. "DİSK işçi sınıfının ekonomik, siyasal ve kültürel bakımdan kalkınması ve yücelmesi için öncelikle Türkiye'nin her bakımdan tam bağımsız olmasını, hızlı bir kalkınma yoluna gidilmesini zorunlu görür. Bundan ötürü de Türk işçi hareketinin anayasada öngörülen köklü dönüşümlerin gerçekleşmesini sağlayacak bir devrimci öze kavuşmasını şart sayar." (DİSK'in Kuruluş Bildirgesi ve Anatüzüğü. Daha geniş bilgi için, bkz; Türkiye'de Sendikacılık, Anıl Çeçen, Özgür İnsan yayınları 1973 sf.104-127)

Görüldüğü gibi DİSK, bakış açısı itibariyle burjuva sosyalizminin sınırları içerisinde kalan bir sendikal anlayışın temsilcisidir. İşçi sınıfının önüne 27 Mayıs anayasasının tam uygulanmasının sağlanmasını, bağımsızlığı, kalkınmayı ve bu eksende, kapitalist olmayan ama parlamenter ve demokratik bir yoldan sosyalizme geçmeyi amaç olarak yerleştirmektedir.

DİSK'in kuruluşunu izleyen 1967'den sonra, özellikle 1968-70 döneminde, işçi sınıfı bir dizi önemli eylem ve direnişe imzasını atacaktır. İşçi hareketi 1968 ve '70 döneminde nisbeten daha politik bir karakter kazanacaktır.

İlk kez Derby direnişinde gerçekleşen fabrika işgali, 1968-70 döneminde işçi sınıfının önemli eylem biçimlerinden biri durumuna gelecektir. Kendiliğinden nitelikte militan eylemlerin yükseldiği 1968-70 dönemi işçi hareketinin en üst ve en son durağı ise bölgesel bir genel grev niteliği gösteren 15-16 Haziran eylemleridir.

1968-70 işçi eylemlerinin ardında çok çeşitli talepler bulunmakla birlikte, bu eylemlerin en ayırtedici özelliklerinden birisi, işçilerin sendika değiştirerek DİSK'e geçmek istemeleri ya da devletin ve sermayenin DİSK'i etkisizleştirme, işçileri DİSK'ten ayrılmaya zorlama doğrultusundaki baskılarına karşı DİSK'i savunmalarıdır. Nitekim İstanbul ve İzmit bölgesini kapsayan bir bölgesl genel greve dönüşen, çıkan çatışma sonucu devlet güçlerince üç işçinin katledildiği 15-16 Haziran direnişi de, DİSK'e yönelik baskılara karşı gerçekleştirilmiştir.

* * *

1960-70 dönemi, işçi sınıfının bir sınıf olarak mücadele sahnesine ilk kez etkili bir tarzda girdiği, girebildiği bir dönemdir. Burada işçi sınıfının sayısal artışı, sınıf içinde proleterleşme düzeyi yüksek bir çekirdeğin oluşmuş bulunması, geçmiş süreçlerin birikimleri, başta sendikal planda olmak üzere, örgütlenme düzeyinin yükselişi vb. başlıca önemli etkenlerdir.

Bu dönemde sınıf mücadelesi yer yer sert-militan biçimlere de bürünerek sürekli bir yükseliş eğrisi göstemiştir. 1968-70 yıllarında bu yükseliş doruğuna ulaşmıştır. 1964'te 6.600 olan grevci sayısı 1966'da 10.400'e, 1969'da ise 123.190'a ulaşmıştır. Sınıf bu mücadele içerisinde nasıl bir güce sahip olduğunu gösterebilmiş ve çok daha önemlisi kendi gücünün farkına varmaya başlamıştır. Sınıf mücadelesi pratiği sınıfa, hem kendisi hem de diğer sınıflar ve devlet hakkında küçümsenmeyecek bir eğitim sağlamıştır. İşçi sınıfı içinde ayrı bir sınıf olma bilinci ilk kez bu dönemde kitlesel bir bilinç durumuna dönüşmeye başlamıştır.

Ne var ki, bu dönemde sınıf mücadelesinin tüm sınıfı kucaklayan, aynı derecede etkileyen ve dönüştüren bir boyut kazandığını söylemek mümkün değildir. Eylemler dönem boyunca hakların nispeten çok daha zor alındığı, ücret ve çalışma koşullarının çok daha kötü olduğu özel kapitalist işletmelerde yoğunlaşmıştır. Kapitalist devlet işletmelerinde çalışan işçiler ise, 1965 Zonguldak eylemi ve '68-'70 dönemindeki kısmi canlanma bir yana bırakılırsa, genellikle eylem sürecinin dışında kalmışlardır. Nitekim sınıf içindeki bu eşitsiz gelişim kendini DİSK-Türk-İş rekabetinde de göstermiştir. DİSK ağırlıkla özel kapitalist işletmelerde bir güç olabilirken, kapitalist devlet işletmelerinde ise Türk-İş'in egemenliği sürmüştür.

Kapitalist devlet işletmelerinde sınıf mücadelesinin çok daha zayıf olmasının bir kaç önemli nedeni vardır. İç pazara dayalı ithal ikameci birikim modelinin mantığına ve imkanlarına bağlı olarak, iç pazarı canlandırmak amacıyla devlet ücret talepleri karşısında daha esnek davranabilmiştir. Sermaye birikimi zayıf ve rekabet içindeki özel kapitalist işletmeler ise bu konuda çok daha katı bir tutum içerisindedirler. Kapitalist devlet aynı zamanda kendi denetiminde ki Türk-İş'in varlığı nedeniyle kamu işletmelerinin sendikal örgütlenmeleri karşısında çoğu zaman sert bir tutum almamıştır. İşçilerin Türk-İş'te örgütlenmesini, sınıfı disipline etmenin ve işçi hareketini denetim altında tutmanın bir aracı olarak görmüştür. Ve üçüncü olarak, kamu işletmelerindeki istihdam politikasının bir sonucu olarak, bu işletmelerde sürekli hükümet partisi yandaşı olanlar (ya da öyle gözükmek zorunda olanlar) çalıştırılmıştır. Bu etkenler kapitalist devlet işletmelerinde çalışan işçilerin sınıf mücadelesinin büyük ölçüde dışında kalmaları ve sınıf bilinci planında geri bir konumda olmaları gibi bir sonucu doğurmuş, beslemiştir. Bu dönemde bir bütün olarak işçi sınıfının yaşam ve çalışma koşullarında iyileşmeler olmuştur. Bu iyileşmeler özel kapitalist işletmelerde çalışan işçilerin mücadelesi ile elde edilirken, kapitalist devlet işletmelerinde ise büyük ölçüde Türk-İş'in hükümet partisi ile "iyi dialoğu" sayesinde gerçekleşmiş ya da öyle gözükmüştür. Bu durum, krizin arttığı dönemlerde değişmeye başlamış, kamu kesiminde çalışan işçiler de yer yer sınıf mücadelesine aktif olarak katılmışlardır. Ne var ki, bu süreç çok gelişmeden 1971'de bir askeri darbeyle son bulmuştur.

Bu tablo da açık bir biçimde göstermektedir ki, 1960'lı yıllarda işçi sınıfı, nicel ve nitel planda önemli bir gelişme yaşamıştır. Ne var ki, bu nitel gelişme sınıfın bütününde eşit bir biçimde yaşanmadığı gibi, bunu en ileri düzeyde yaşayan işçilerde de, komünist bir siyasal önderlikten yoksunlukla doğrudan bağıntılı olarak, burjuva düzenden tümüyle kopuş doğrultusunda bir sonuç doğuramamıştır. Kapitalist devlet işletmelerinde çalışan işçiler ağırlıkla yukarıda sayılan etmenlere bağlı olarak, burjuva partilerle bağlarını korumakta, devlet sendikacılığının denetimi altında bulunmaktadırlar. İşçi sınıfının DİSK'te örgütlü olan özel kapitalist işletmelerde çalışan kesimi ise, burjuva partilerden ve devlet sendikacılığından bir kopuş süreci yaşamışdır. Ama bu kopuş, kendiliğinden haliyle, devletçi, kalkınmacı, 27 Mayıs anayasasına sahip çıkan vb. bir karmaşıklık ve çarpıklık içermektedir. Kuşkusuz kopuş eğilimini yansıtan bu sürece daha bilinçli bir ifade kazandıracak olan, komünist bir siyasal örgütlülüktü. Bu tür bir örgütlenme ve önderliğin olmadığı '60'lı yıllarda, reformist ve devrimci kanatlarıyla sol hareketin işçi sınıfına taşıdığı "bilinç" ise, temelde demokrasi, bağımsızlık, kalkınmacı bir burjuva-küçük burjuva demokratik "bilinç" oldu.

Reformist ve darbeci kanatlarıyla '60 solunun programatik çerçevesi esasen ortaktır; 27 Mayısçılık, Kemalizm, anti-emperyalizm ve anti feodalizm ekseninde kalkınmacı bir çizgi. Fark bunun hangi yol ve yöntemle gerçekleştirileceği sorunundadır. TİP bunları, 27 Mayıs anayasasının sağladığı imkanlardan yararlanarak, işçi sınıfı ve emekçilerin desteğiyle parlamenter yoldan gerçekleştirmeyi savunurken, MDD bu aynı amaçlara alt sınıfların devrimci eylemi ve ordudaki anti emperyalist güçlerin "tayin edici vuruşu" yla ulaşılacağını savunuyordu. Dolayısıyla MDD'nin uzunca bir süre işçi sınıfıyla pek bir ilgisi olmadı, olduğu kadarıyla da işçi sınıfına taşıdığı "bilinç" yukarıda belirtilen çarpık söylemlerden öteye gitmedi. TİP ise '60 solunun işçi sınıfıyla, sendikacılar aracılığıyla da olsa, en yakın temasa sahip örgütlenmesidir. TİP'in programatik çizgisini; işçi sınıfına ulaştırdığı sosyalist bilincin ne anlama geldiğini DİSK'in hedeflerini açıklarken, aslında büyük ölçüde özetlemiş olduk.
1960 solunun, işçi sınıfına devrimci bir politizasyon taşıyabilmek açısından da hemen hiçbir fonksiyonu olmadı. TİP zaten politik bir bakış açısından yoksun reformist bir örgütlenmeydi. MDD ise darbeci özelliğine rağmen, alt sınıfların devrimci eğilimleriyle bağlantılı olduğu ölçüde sınırlı bir devrimci potansiyeli temsil ediyordu. Ama bu kadarını bile sınıfa ulaştırdığı söylenemez.

1971 devrimciliğinin işçi sınıfına devrimci politizasyonu taşımak açısından sınırlı bir katkısı oldu. Bu katkı sınırlıydı, çünkü '71 devrimciliğinin bu etkisi hem kısa süreli bir etki olabildi, hem de '71 devrimcilerinin sınıf hareketliliğine fazla bir ilgileri söz konusu değildi. '60 solundan devrimci bir kopuşu simgeleyen '71 devrimciliği açısından işçi sınıfı yalnızca halkın sıradan bir ögesi olarak önem taşıyordu. Bunlar arasında, THKO "üretimde bulunan proletaryanın savaşıma müsait olmaması" gerekçesiyle, "üretim dışı proletaryayı" (kır yoksulları ve küçük üreticilik) temel almaktaydı. THKP-C, "işçi sınıfının nicel ve nitel açıdan zayıf olması" ve "kırda emperyalizmin denetiminin zayıf olması" gerekçesiyle "temel gücü köylüler" ve "temel savaşım alanı kırlar" olan bir devrim stratejisi öngörüyordu. TKP-ML ise, Türkiye'nin önündeki devrimin temel sorununun toprak sorunu olduğunu ve bu nedenle köylülük tabanına dayalı halk savaşı stratejisi izlemenin zorunlu olduğunu savunmaktaydı. Görüldüğü gibi işçi sınıfı '60'lı yıllarda bir dizi önemli mücadele sürecinden geçerek, sınıf olma bilinci doğrultusunda önemli kazanımlar elde ederken, işçi sınıfı mücadelesine devrimci sosyalist bilinci taşıyacak herhangi bir düzen dışı akım mevcut değildir. Bu süreçte işçi sınıfı ile ilgili görünen tek akım, reformist-parlamentarist bir işçi politikası savunan TİP'tir. Devrimci akımlar ise küçük burjuva demokratik bir hatta sahip oldukları gibi, aynı zamanda bu dönemde işçi sınıfına hemen hiçbir pratik ilgi göstermemektedirler.

* * *

'60'lı yılların sonuna doğru kapitalist ekonomik kriz yeniden derinleşecekti. Artan sosyal muhalefet, bir kez daha karşılaşılan döviz kıtlığı, büyüme hızındaki ani ve sarsıcı düşüş, 1971'de devlet partisi ordunun yeni bir darbesini gündeme getirecekti.

1971 Faşist Darbesi işçi haklarını tırpanladı, reel ücretlerde belli bir düşüş yaşandı, kırsal kesime verilen sübvansiyonlar azaltıldı, tekelci burjuvazinin istekleri doğrultusunda devlet yapısında düzenlemeler yapıldı. Fakat tüm bunlara karşı 1971 Faşist darbesi sermayenin derinleşen bunalımına uzun vadede bir çözüm üretemedi. Yalnızca kısa süreli bir erteleme gerçekleşmiş oldu. 1974'te toplumsal muhalefet yeniden canlanacak, işçi sınıfı mücadele alanlarına çıkacak ve '77'de kriz yeniden kapıyı çalacaktı.

Opens external link in new window(Devamı ...)


Üste