Logo

Kuruluş Kongresi Belgeleri.. Sınıf hareketi ve sendika bürokrasisi


TKİP Kuruluş Kongresi Belgeleri...

 

Sınıf hareketi ve sendika bürokrasisi

 

Kurul düzen adına sınıfı tutan
bir gericilik odağı

Cihan: Parti olduğumuz ve işçi sınıfı adına mücadele sahnesine çıkmaya hazırlandığımız bir dönemde, doğal olarak sendikalar meselesine çok daha büyük bir önem ve ciddiyetle yaklaşmamız gerekir. Bunu salt sendikal mücadelenin genel öneminden ya da siyasal mücadeledeki kendine özgü yerinden hareketle söylemiyorum. Sendikal mücadele işçi sınıfı mücadelesinin bir temel alanı, sendikalar ise sınıfın temel örgütlenme biçimlerinden biridir. Fakat benim sorunun önemine vurgum salt bu genel nedenlerden gelmiyor. Ben Türkiye’de işçi sınıfı hareketinin kendine özgü durumundan ve yapısından hareketle, bu vurgulamayı çok daha özel nedenlerle de yapıyorum.

Değerlendirmelerimizde sık sık belirttik; bugün Türkiye’de sendikalar, herşeye rağmen işçi sınıfının elle tutulur tek örgütlenme biçimi. Sınıf hareketi çok büyük ölçüde sendikal hareket biçiminde ve çerçevesinde gelişiyor. Kuşkusuz işçi hareketi, özellikle ‘70’li yıllarda, sendikal çerçeveyi aşan eylem inisiyatifleri de ortaya koyabildi zaman zaman. Ama o yıllarda bile bu, çok büyük ölçüde sendikal örgütlenme çerçevesinde yaşanıyordu. Bu elbette onun ekonomik bir hareket olmasından değil, fakat demokratik-siyasal mücadele çizgisinde geliştiği dönemde bile, büyük ölçüde sendikal hareket formu üzerinden yaşandığı anlamına geliyordu. Somut olarak DİSK’in önderliğinde, DİSK’in inisiyatifi altında gelişiyordu bu hareket. Çeşitli burjuva siyasal akımlar, bu arada revizyonist ve burjuva reformist siyasal akımlar, sendikalar üzerinde etkin olabildikleri ölçüde işçi hareketini daha kolay kontrol edebiliyorlardı.

Gene de ‘70’li yılların önemli bir farkı vardı; o yıllarda burjuva siyasal partiler işçi sınıfı üzerinde doğrudan önemli bir siyasal etkinliğe de sahiptiler. Ecevit CHP’si buna bir örnektir. Bir dönem CHP’nin işçi sınıfı hareketi üzerinde sendikaları da aşan bir siyasal etkinliği vardı. Özellikle ‘77 seçimlerini önceleyen dönemde ve bir süre için onu izleyen dönemde bu böyleydi.

Ama revizyonist sol siyasal akımlar üzerinden, özellikle TKP ve TİP üzerinden baktığımızda, ikisinin de, sınıf kitleleri üzerinde doğrudan bir etkiden çok, sendikalar içinde bir gücü, sınıf hareketi üzerinde de bundan kaynaklanan bir etkisi vardı. Bu güç ve etki, sendikalar sayesinde, sendika yönetimlerini darbeci metotlarla elde tutmak sayesinde sağlanabiliyordu.

Kitle hareketinin politikleştiği, dahası önemli ölçüde devrimcileştiği dönemde bile, Türkiye’de sendikaların sınıf hareketi üzerinde özel bir etkisi ve denetimi vardı. 12 Eylül sonrasında ise bu durum çok daha belirgin bir hale geldi. Bu dönem sonrasında çeşitli burjuva siyasal akımların işçi sınıfı üzerinde doğrudan etkisi belirgin biçimde zayıfladı. Bugün burjuva düzen solunun, bunu temsil etmek iddiasındaki partilerin, sınıf hareketi içerisinde herhangi bir elle tutulur etkinliği yok. Neticede işçiler gidip seçimlerde bu partilere oy vermeye devam etseler de bu böyle. Zira onlara karşı herhangi bir umut beslemiyorlar. Sadece, bugünkü tablo içerisinde, sınıfın ilerici kesimleri bu partileri, somutta CHP ve DSP’yi, ehveni şer kabul ediyorlar, bu dürtüyle oylarını götürüp yine de onlara veriyorlar.

Sosyalist olmak iddiasındaki sol siyasal akımlar üzerinden baktığımızda da, bugün ‘80 öncesiyle kıyaslanabilir bir durumun olmadığını görüyoruz. Yeni dönemde, TKP ve TİP’in ‘70’lerde tuttuğu ve ‘80’lerde boşalttığı yeri doldurmaya aday olan, böyle eğilimleri olan siyasal akımlar elbette ortaya çıktı. Sonuçta ÖDP, EMEP ve İP böyle akımlardır. Ama bunlar ‘70’lerde revizyonist siyasal akımların sol sendikal bürokrasiden giderek sınıf hareketi üzerinde kurdukları etkiye benzer bir etki kurmakta başarısız kaldılar. Bu, sınıf hareketinin geriliğiyle olduğu kadar, bu siyasal akımların zayıflığıyla da bağlantılı bir durum. Kaldı ki örneğin İP, son birkaç yılda dikkatini başka bir alana verdiği, böylece burjuva siyaset sahnesinde kendine daha farklı bir politika ekseni seçtiği için, sınıfa ilişkin iddialarını büyük ölçüde geri plana da itti. Kaba bir burjuva milliyetçi çizgide hareket eden bu parti artık yalnızca düzen ordusu üzerine politika yapıyor. İşçi hareketini ise en fazlasından buna bir dolgu malzemesi olarak görüyor. Sınıftan, sınıfın temel ve güncel sorunlarından giderek politika yapmak gibi bir sorunu yok artık bu çevrenin.

Konuya dönersek. Sendikalar, sınıfın halihazırdaki tek örgütü ve sınıf hareketi çok büyük ölçüde kendini sendikal hareket olarak ortaya koyuyor. En iyi çalıştığımız, en büyük samimiyeti ve güven sergileyerek işçileri etkilediğimiz durumlarda bile, işçiler bağlı bulunduğu sendika yönetimini aşamayabiliyorlar. Bunu Tıbset üzerinden, ya da Polisan ve Mutlu Akü örnekleri üzerinden görebilirsiniz. Sendikal bürokrasi, gerek genel planda gerekse tek tek işyerleri ve direnişler şahsında, döne döne sınıfın çıkarlarını çiğneyip ona ihanet ettiği halde, işçilerin hala da hareketlendikleri ölçüde sendikalara ve sendikal çerçeveye bağlılıklarını korudukları, bugünün bir olgusal gerçeğidir.

Bütün bunlar üzerinde şunun için duruyorum: Öyle ülkeler ya da toplumlar olur ki, komünistler, sınıf üzerinde etkinlik kurabilmek için, daha çok sınıfın burjuva siyasal akımlarıyla savaşırlar. Burjuva işçi partileri vardır, bunlarla mücadele etmek zorunda kalırlar. İngiltere buna klasik bir örnek oluşturur. Aynı şekilde, İkinci Enternasyonal’in ihaneti sonrasında, burjuva sosyal-demokrat partilerin sınıf üzerinde hala etkin olmayı sürdürdüğü ülkeler buna örnektir. Bu ülkelerin tarihine bakın, komünistlerin büyük ölçüde birer burjuva işçi partisi konumandaki sosyal-demokrat partilerle uğraştığını görürsünüz. Bu ülkelerde komünist partiler, işçileri kazanmak ve sınıf hareketini devrimcileştirmek için, sosyal-demokrat partilerin sınıf kitleleri üzerindeki ve sınıf hareketi içindeki etkinliğini kırmaya çalışıyorlar. Ancak sosyal-demokrat parti üzerinden, ona bağlı sendikalara ve sendika enternasyonaline atıfta bulunuyorlar. Yani sendikalar cephesindeki mücadele ikinci plandadır. Sınıfı kazanmak ve devrimcileştirmek için doğrudan bu burjuva ya da küçük-burjuva siyasal akımlarla uğraşılıyor. Çünkü, sınıf kitlelerini kontrol eden, onu yönlendiren ve de devrimcileşmekten alıkoyan, en başta bu siyasal akımlar oluyorlar.

Oysa bugünün Türkiye’sine baktığımızda, burjuva ideolojisinin, burjuva gericiliğinin yığınlar üzerindeki etkisinin işçiler üzerinde de yansıyor olması genel gerçeğini bir yana koyarsanız, şekillenen sınıf hareketi, çok büyük ölçüde sendika bürokrasisi tarafından kontrol ediliyor. Onun tarafından dizginleniyor ve döne döne boşa çıkarılıyor. Sınıf hareketi içinde karşımızda duran gerici siyasal odak, bizzat sendika bürokrasisinin kendisidir, bunun altını çiziyorum. Sendika bürokrasisini işçi sınıfını etki ve denetim altında tutan bir gerici siyasal güç olarak ele almak durumundayız. Sınıfın sendikalı kesimlerini örgütsel olarak tamamen, politik olarak belli ölçülerde denetleyen bir gerici siyasal odaktır, sözkonusu olan. Sendikal bürokrasiye karşı mücadele görevlerimizi işte bu çerçevede kavramak durumundayız.

Bugün düzen solunu oluşturan partilere karşı yürüteceğimiz mücadelenin sınıf hareketi üzerinde çok belirleyici bir etkisi olmaz. Eğer sınıf kitleleri üzerindeki burjuva ideolojik-siyasal etkiden bakıyorsanız, genel olarak burjuva gericiliğinin her türüne karşı mücadeleyi önemsemek durumundasınız. Bu genel mücadelenin başarısı ölçüsünde, sınıf kitlelerini etkileyebilir, ilerici düşünceye yakınlaştırabilirsiniz. Ama sorun genel olarak sınıf kitleleri değil de sınıf hareketiyse, sınıf hareketini şu veya bu burjuva siyasal akım değil, bizzat gerici sendika bürokrasisi, burjuva gerici sendikal akımlar dizginliyorlar.

Bu çerçevede sendikalar sorununa ve sendikal hareket sorununa çok özel bir ilgi göstermek zorundayız. Çünkü sınıf hareketi içerisinde karşımıza çıkan gericilik partisi tam da budur. Sendikal cephedeki mücadele bizim toplumumuzda bu açıdan sanıldığından da önemlidir. Sınıf hareketi üzerinde egemenlik kurmuş bir satılmışlar takımına, bu ayrıcalıklı gerici burjuva kastına karşı yürütülmesi gereken mücadele ve bu kastın sınıf hareketinin tepesinden sökülüp atılması sorunu, bizim için temel önemde bir stratejik sorundur. Sınıfın kazanılmasının ve devrimcileştirilmesinin en kritik halkalarından biridir bu.

Sendikal örgütlenmeyi
devrimcileştirme sorunu

Sendikalar sınıfın temel kitlesel örgütleri olduklarına göre; sendikal hareket ve ekonomik mücadele de sınıf mücadelesinin ve sınıf hareketinin temel bir biçimi ve alanı olduğuna göre, biz bu hareketi devrimcileştirmek, sendikal örgütlenmeyi sınıf hareketinin hizmetine sokmak gibi çok temel bir sorunla karşı karşıyayız demektir. Bu noktada da görevlerimizin pozitif alanı vardır. Sendika bürokrasisinin sendikalar ve sınıf hareketi üzerindeki etkinliğini kırmak, toplum düzeyinde bunlara karşı etkin bir mücadele yürütmek, öte yandan da, tabandan yaşanacak gelişmeyle sendikaları sınıfın gerçek örgütleri olarak yeniden şekillendirmek, bu anlamda onları devrimcileştirmek için, stratejik önemde ve kapsamda bir mücadele yürütmek durumundayız.

Tümüyle düzenin, sermayenin adamları olan, dahası kendileri de sermayedar olan bu adamlar (borsada bir seferde 125 milyar lira kaybeden B. Meral gibi bir Türk-İş başkanı düşünün), onyıllardan beridir sendikaları kendileri için adeta birer çiftlik haline getirmiş durumdalar. Bu çiftlik muazzam bir rant ve zenginlik, hırsızlık ve rüşvet kaynağı onlar için. Oysa onların kendileri için muazzam bir zenginlik kaynağı haline getirdikleri sendikalar, bugün için işçilerin biricik kitlesel sınıf örgütleridir. Bu durum, bu işçi sınıfı satıcılarına karşı verilmesi gereken çok özel mücadelenin ne kadar büyük ve hayati bir önem taşıdığını ortaya koyuyor.

Zaman zaman sendika bürokrasisine karşı mücadelenin özel tarzda öne çıkarılmasının asıl hedefi gizleyebileceği kaygısı ileri sürülüyor. Elbette bu kaygı tümüyle yersiz değildir. Ama burjuvaziye karşı mücadele, onun bir parçası olan ve sınıf içinde ona en büyük hizmette bulunan sendika bürokrasisine karşı mücadeleden ayrılabilir mi? Burjuvaziye karşı tam da sınıf kitlelerini kazanarak mücadele etmek zorundayız. Oysa sınıf kitlelerinin tepesine burjuvazi adına çöreklenmiş burjuva uşakları, sendika büroksisi dediğimiz burjuva kastını oluşturmaktadır. Burjuvazinin ayrılmaz bir parçasıdır onlar; üstelik çok da sinsi ve maskeli, dolayısıyla tehlikeli bir parçası. Neden? Çünkü sınıf hareketinin içinden görünüyor, işçiler onları kendi örgütlerinin başı kabul ediyorlar. Neden onlara hain diyoruz? Çünkü işçi sınıfı safında görünüp de ona ihanet ediyorlar. Bunlar elbette gerçekte işçi sınıfının değil, fakat tümüyl burjuvazinin safındalar. Ama buna rağmen bunlara işçi sınıfı hainleri, bunların oluşturduğu yönetim kastına da hain sendika bürokrasisi diyoruz. Zira onlar işçilerden yana görünüyorlar, oysa gerçekte döne döne işçilere ihanet ediyorlar. Bunların burjuvazinin işçi sınıfı içindeki ajanları olması olgusu anlamını burada buluyor.

Bu sorun çok önemli. Bu sorunun özel önemini bugüne kadar birçok başka vesileyle ortaya koyduk. Ama bunun önemi üzerine biraz daha derinlikli düşünmek ve daha da önemlisi, artık bundan daha somut sonuçlar çıkarmak durumundayız. Sınıfın partisi olmak iddiasıyla ortaya çıkacağımız bir dönemde, biz bu gericilik odağına karşı mücadelede mesafe alamazsak, bunda başarılı olamazsak, sınıf kitlelerini militanlaştırma ve devrimcileştirmede de herhangi bir ciddi ilerleme sağlayamayız.

Siyasal alan üzerinden müdahale edelim, sınıfı siyasal sorunlar üzerinden kucaklayalım diyoruz. Güzel, bu bizim tercihimiz; biz sınıfa devrimci politikayla gideriz, sınıfın gündelik iktisadi mücadelesini politik mücadeleyle birleştirerek onu kazanıp devrimcileştirmeye çalışırız. Bu bizim kendi alanımız, kendi tercihimiz. Ama bir de halihazırda bir nesnel gerçeklik var; sınıf hareketi ve örgütlenmesi, olduğu kadarıyla sendikal bürokrasi dediğimiz bu gerici odağın elinde. Sendikal cephe bizim için öncelikli alan değil, önemli olan politik cephedir demekle, sorunu böyle tek boyutlu hale getirmekle, sadece bir gerçekliğe sırtımızı dönmüş oluruz. Nihayetinde biz hareketi bulunduğu yerden ve durumdan alıp arzuladığımız ve hedeflediğimiz düzeye çıkarmak zorundayız.

Kaldı ki sınıfın mücadelesi bir bütündür. Sendikal boyutu, sendikal mücadeleyi istesek de bundan soyutlayamayız. Politik mücadelede başarılı olmak mı istiyoruz, o halde iktisadi mücadele ve sendikal örgütlenme alanını da gereğince hesaba katmak zorundayız. Ancak bu toplam üzerindendir ki, politik mücadelemiz ve müdahalemiz gerçekten ciddi bir başarı sağlayabilir.

Bu mesele üzerinde bugüne dek bir çok kez durduk, dedim. Ama, düşünsel olarak bir takım şeyleri ortaya koymak yetmiyor, önemli olan bundan gerekli pratik sonuçları çıkarmak ve pratiğe uygulamaktır. Pratik gerekler konusunda ise çoğu durumda zayıf kalıyoruz halihazırda. Ben diyorum ki, partili kimlikle ortaya çıktığımız bir dönemde, gerçekten bir sınıfın partisi olma iddiası taşıdığımız ve bu zemine ayağımızı sağlam basma tarihi görevine daha ciddi yaklaştığımız bir gelişme evresinde, sınıf hareketine çöreklenmiş bu gericilik odağıyla nasıl başa çıkacağımızı çok iyi düşünmek zorundayız. Bunları çok iyi tanımak ve bunlarla toplum düzeyinde etkili bir biçimde mücadele etmek zorundayız. Salt tek tek işyerleri ya da salt direnişler vesilesiyle değil, toplum düzeyinde ve sürekli bir biçimde; bunu yineliyorum ve özellikle vurguluyorum.

Örneğin Türk-Metal’in örgütlü olduğu bir dizi fabrikada çalışmıyor da olabiliriz. Türk-Metal’in denetiminde olan bir grev hareketi ile bağ kuramıyor da olabiliriz. Ama biz gene de Türk-Metal denilen faşist mafya çetesiyle uğraşmak zorundayız. Toplum genelinde bu çeteyi çok temel bir mücadele hasmı kabul etmek durumundayız. Onu döne döne teşhir etmek, onu teşhir eden popüler broşürleri salt metal işçileri arasında değil, tüm işçiler içinde ve toplum düzeyinde yaygınlaştırmak zorundayız.

Sınıfın tepesine çöreklenmişler, sınıfı sermayeye köle etmekle kalmıyorlar, sırtından da çok büyük vurgunlar vuruyorlar. Genel olarak sendika bürokrasisinden sözediyorum. Bunlar, herhangi bir güçlükle de karşılaşmıyorlar şimdilik, herhangi bir sözü edilir bela da yok başlarında, fazlasıyla rahatlar ve tam da bu nedenle sınıfa ihanette de o denli pervasızlar.

Onların bu aşırı rahatını artık bozmak gerekiyor. Biz onların rahatını öncelikle politik mücadeleyle bozacağız elbette. Bunu başaramadığımız ölçüde onların saltanatına dokunamayız. Ama bunda başarı sağladığımız ölçüde, bunun da ötesine geçerek, gerektiğinde başka araç ve yöntemleri de devreye sokmak zorunda kalacağız. Sınıfa bu kadar kaba biçimde ihanet etmenin ne demek olduğunu onlara hatırlatabilmeli ve bunun hesabını başka biçimlerde de sorabilmeliyiz. Bunlar sınıf adına konuşup, sınıfa bu kadar kaba bir biçimde ihanet etmenin ne demek olduğunu etinde kemiğinde duyabilmeli.

Bunlar aşağılık birer satılmışlar çetesi. Rıdvan Budak gibi alçak ve asalak adamlar nasıl oluyor da sınıf hareketi üzerinden maddi ve politik rant kazanarak yaşayabiliyor? Çünkü sınıfın gerçek temsilcileri yerlerini dolduramıyorlar. Böyle olunca, bu işçi sınıfı hainlerine de yaşam alanı doğuyor. Deyim uygunsa bunlara dünyayı dar etmesini bilebilmek lazım. Sınıf cephesinde katedeceğimiz mesafe, çok büyük ölçüde bununla ölçülür olacak.

Kurulu düzenin temel bir dayanağı

Bütün bu anlatıklarımın temel fikirlerinden birini yeniden vurgulamak istiyorum. Sendika bürokrasisi, satılmış sendikacı takımı, tüm partiler üstü ve politika dışı olmak iddialarının aksine, basbayağı temel önemde bir politik cephe tutuyor. Hem de en kritik cepheyi tutuyor ve bu sayede sermaye sınıfına en büyük hizmette bulunuyor. Toplumun üretici gücü olan ve tüm ezilen ve sömürülen kesimlere tarihsel olarak önderlik edebilecek yetenekteki tek sınıfı, egemen sınıf adına bunlar tarafından denetim altında tutuyor. Sınıflar mücadelesinde çok temel bir politik rol oynuyor hain sendika bürokrasisi, bunun altını çizmeye çalışıyorum. Bu sorun, sendika ağalarının sınıfın sendikal mücadelesini kendi içinde kısırlaştırmalarından, ya da ekonomik mücadelesini satmalarından öteye bir sorun. Toplumda temel bir sınıfı, bütün ezilenlerin ve sömürülenlerin biricik umudu ve öncüsü olabilecek bir sınıfı, kurulu düzen ve egemen sınıf adına bunlar denetim altında tutuyorlar.

Burjuvazinin sınıfa karşı tek silahı elbette sendikal bürokrasi değil. Ama yine de bugün için onlar çok belirleyici bir konumdalar. Zira iktisadi mücadele ve sendikal örgütlenme bugün için işçi hareketinin verili tablosudur. İşçi sınıfı bugün için devrimci politik mücadeleden uzak, ama iyi-kötü sendikal mücadelenin ve örgütlenmenin bilincinde. Deyim uygunsa, sendikalar sınıf hareketinin biricik somut mevzisi. Ve bu mevzi ise içinden zaptedilmiş, sermaye adına fethedilmiş ve denetim altına alınmış durumda. Problem bu. Partimiz sınıf hareketi ve sendikal bürokrasi meselesini tam da bu somut durumdan dolayı çok iyi değerlendirmek zorunda.

Belki yeri değil, ama genel olarak propaganda-ajitasyon ve teşhir faaliyeti, özel olarak da yayın organları cephesi için şunu söylemek istiyorum: Bu toplumda siyasal mücadele verirken çok özel olarak hedef haline getirmemiz gereken bazı güçler var. Onların bazılarını rastgele sıralamak istiyorum. Bir, TÜSİAD eksenli holdingler. İki, başta generaller olmak üzere bir özel örgütlenme alanı olarak ordunun subaylar kastı. Üç, yazılı ve görsel medya, buradaki satılmış yazar-çizer takımı. Ve dört, burada konumuzu oluşturan hain sendika bürokrasisi.

Bunların tümünü sistematik bir biçimde ve hiçbir fırsatı kaçırmadan teşhir etmek zorundayız. Deyim uygunsa bunların üzerinden ateşi eksik etmemek durumundayız. Bunları sürekli bir biçimde teşhir etmek, özel bir biçimde döne döne gündeme getirmek gerekir. Bunları düzeni temel dayanaklarıdır, bu dayanaklara sistematik bir biçimde vurmak zorundayız.

Düzeni bunlar omuzlarında taşıyorlar. Birileri işin sopa kısmını tutuyor, orduyu ve polisi kastediyorum. Bunlardan iki, ordu, aynı zamanda düzen adına politika üretme ve dayatma merkezidir de. Birileri işin propaganda yanını, dezenformasyonla toplumu zehirleme cephesini tutuyor, medyayı kastediyorum. Sendika bürokrasisinin neyi tuttuğu belli. TÜSİAD ise kokuşmuş düzenin en elit katmanı. Bütün ötekileri besleyen, yemleyen, perde arkasından denetleyip yönlendiren sermaye odağı. Sendikal bürokrasiye karşı mücadelenin, işte bu kapsamda, yani onun düzeni ayakta tutan temel dayanaklardan biri olduğu bilinciyle verilmesi gerekiyor. Bu, bu kadar önemli bir sorun.

Eğer sendika bürokrasisinin rolünü ve tahribatını sınıfın iktisadi ve sendikal mücadele alanıyla sınırlarsak, olayı yeterince kavramamış oluruz. Olay bundan ibaret olsaydı, kuşkusuz işimiz de daha kolay olurdu. Bu durumda mesele bu denli önemli, hayati ve karmaşık olmazdı. Oysa sözkonusu olan, düzen adına sınıfı tutan bir gerci politik odak, buna böyle bakacağız.

Bunlar politik çeteler, bunlar ESK’in bir parçası, bunlar MGK’nin bir uzantısı, bunlar devletin bir eklentisi. Kuşku yok ki içlerinden çok önemli bazıları, özellikle tepeleri tutanlar, aynı zamanda MİT mensubu ve aynı zamanda çeşitli düzeylerde kontr-gerilla örgütlenmesinin bir parçası. Kontr-gerilla örgütlenmesi dar anlamda bir cinayet şebekeleri ağı değil, fakat gerçekte bir politik örgütlenmedir. Okuyun Talat Turhan’ı, bunun böyle olduğunun orijinal kaynaklara dayalı olarak ortaya konduğunu göreceksiniz. Bir yörenin en önemli iş adamları, akademisyenleri, gazetecileri ve sendikacıları, başka bazı uzmanları, o yörenin kontr-gerilla çekirdeğini oluşturuyorlar. Talat Turhan bunların CİA kaynaklı model şemalarını uzun uzadıya veriyor ve açıklıyor.

Bizdeki popüler söylemde kontra çeteleri daha çok salt cinayet çeteleri olarak anlaşılıyor, bu temel bir yanılgı. Talat Turhan muhtemel kontracılar olarak bazı ünlü isimler veriyor. Büyük kapitalistlerden örneğin Halit Narin’den sözediyor, bu adam üzerinde dikkatli durulmalı diyor. Eski Türk-İş başkanı Şevket Yılmaz’ın MİT mensubu olduğu üzerine kamuoyunda yaygın bir kanı var. Türk-Metal’in başındaki adamın belli ki kontr-gerilla örgütlenmesinde önemli bir yeri var. Adamın Kıbrıs’da sendika kampı var, bu mafya çetesi en büyük yatırımları Kıbrıs’a, Türk kontr-gerillasının bu en önemli üssüne yapıyor. Bu bir raslantı değil, belli ki orada çok rahat bir ilişki alanı ve mekan birliği var.

Sendika bürokrasisine karşı mücadeleyi böyle geniş, çok boyutlu ve karmaşık çerçevesiyle kavrayacağız, bundan kendimiz için gerekli politik-pratik sonuçları da buna göre çıkaracağız. Ancak sorunu bu genel çerçevede ele aldığımız ölçüde, iktisadi mücadele ve sendikal hareket cephesinde de gerçekten mesafe katedebiliriz.

Sendikal akımlar arası
ayrım sorunu

Bir başka noktaya geçiyorum. Komisyonun çeşitli burjuva sendikal akımlarla ilgili tanımlamaları var. Bu tanımlamaların yerinde ve gerekli olduğunu düşünüyorum. Bunlar genel planda gerici siyasal odaklar olmakla birlikte, her biri bunu belli ideolojik biçimler ve politik vurgular üzerinden yapıyor. Bugün ESK gibi ya da MGK sendikacılığı gibi bazı ortak paydalarda birleşmeleri, onların kendilerine özgü konumlarını, argümanlarını, o gerçekliği ortadan kaldırmıyor. Türk-Metal’in işçi kitlelerine sesleniş tarzıyla, tuttuğu politik konum ve yaptığı propagandayla, DİSK’inki aynı değildir. Rıdvan Budak televizyona ya da kitleler önüne çıktığı zaman hep sol adına konuşur. Kendi ideolojik zehirini, sözümona çağdaş solcu kimlik temeline oturtarak, bunun arkasına saklayarak ortaya koyar.

Biz onları bu kendine özgü konumları içinde kavramazsak, onlara karşı başarılı bir mücadele de yürütemeyiz. Geldikleri ortak noktalara, girdikleri ortak platformlara, bunların işledikleri ortak suçlara elbette işaret edeceğiz. Ama bu, R. Budak’ın tuttuğu kendine özgü yer ile Türk-Metal-İş’in başını tutan adamın kendine özgü yer gerçekliğini ortadan kaldırmıyor. Bu tür bir ayrım bu açıdan gerekli. Bunlar sınıf kitlelerini kendine özgü ideolojik biçimler ve politik konumlar üzerinden etkilemeye çalışıyorlar, bunu unutamayız, bunu hesaba katmak zorundayız.

Taban dinamizmine yaslanmalıyız

Sendika bürokrasisine karşı genel planda ve toplum düzeyinde politik mücadele yürütmeliyiz demiştim. Buna karşı bir hareketi nasıl geliştirebileceğiz? Genel siyasal mücadele alanını bir kenara koyarsanız, bu, sınıf hareketinin bu kendine özgü alanında taban dinamizmine yaslanabilmek ve onu harekete geçirebilmek ölçüsünde olabilir ancak.

Bu çerçevede, örneğin işyeri temsilciliği sorununu ciddiyetle düşünmemiz ve irdelememiz gerekiyor. Sendikal örgütleme içerisinde sendikal bürokrasiye karşı yakalayacağımız en elverişli noktalardan biri işyeri temsilciliğidir. Onun yetki ve inisiyatifini artıran, onun taban tarafından seçilmesini ve denetlenmesi uygulamasını gündeme getiren, bunu işçi kitlelerinin gündemine sokmayı başaran bir yöneliş, en önemli ve öncelikli halkalardan biri olarak görünüyor.

Tabanda bir yer tutamazsak sendika bürokrasisini zaten hiç bin biçimde zorlayamayız. Politik mücadeleyle onu hırpalayabiliriz, ama sendikal örgüt gene de onların elinde ve denetiminde kalır. Mevcut sendikal aygıtı tabandan gelişen bir devrimci muhalefetle ele geçirmenin ya da onu boşa çıkaracak farklı bir sendikal örgütlenmeyle ortaya çıkabilmenin yolu da, ancak taban dinamizmini harekete geçirmek ölçüsünde olanaklıdır. Bu da fabrika ve sınıf çalışmasının tümünü kesen bir olay.

Bu çerçevede sadece işyeri temsilciliği sorunu değil, sendikal demokrasi halkası da çok büyük bir önem taşıyor. Bu, ‘70’lerde örneğin, sınıf hareketinde çok etkili bir alandı. İşçilerin sendikalarda söz ve karar sahibi olması, sendika demokrasisi talebi, sendika bürokrasisi ile uğraşmanın en meşru alanıdır. Yer yer bazı örneklere, örneğin Parsat deneyimine, başka deneyimlere bakıyorum, sendikacılar işçilerin kendi temsilcilerini seçmelerine razı olmak zorunda kalabiliyorlar. Zira bu taban nezdinde fazlasıyla hassas bir alan. Yeter ki siz işçilerin bu hassasiyetini uyandırın, sendikaların bunun karşısına çıkması her durumda sanıldığı kadar kolay değil.

İşyeri işçi temsilcisinin işçiler tarafından seçilmesine sendikacılar kolay kolay karşı çıkamazlar. Sanıyorum halihazırda yasalara yaslanıyorlar; işyeri temsilcilerinin sendikalar tarafından atanması yasal bir durum. Yüklenmemiz gereken en zayıf noktalardan biri bu. Bizim önce fiilen boşa çıkaracağımız, ardından yasayı ya kağıt üzerinde bırakacağımız ya da yasal değişikliği zorlayacağımız bir alan burası.

Sendika değiştirme eğilimi

Bir başka nokta sendikal birlik sorunu. Sendikalar ortak paydada eşitlendiler diyoruz. ESK’de birlikte yer alıyorlar, MGK sendikacılığında birleşiyorlar, genel olarak sermayenin yıkım polikaları karşısında sınıfı eli kolu bağlı tutmakta birbirlerini aratmıyorlar. İşin bu yanı böyle. Ama gene de bu alanda bir esnekliğe sahip olmalıyız, tek biçimli bir politika ile kendimizi bağlamamalıyız.

Türk Metal’in örgütlü olduğu bir fabrika düşünün; içinde çalışma yürütüyorsunuz, Türk-Metal içerisindeki muhalefeti büyüterek bu gericiliği ezmek en tercih edilir politikaysa, biz elbette bunu başarmaya çalışalım. Ama gerçek hayatta mesele bizim tercihlerimizden ibaret kalmıyor. Dinamikler bizi aşıyor, işçilerin sendika değiştirme arzusu ve arayışı çoğu durumda bizi aşan bir gelişme olarak kendini gösteriyor. İşçiler, işverenle, polisle, devletle bu kadar içiçe çalışan bir sendikaya tepki olarak, o sendikadan kopup daha rahat hareket edecekleri bir sendikal alana geçmek isteyebiliyorlar. Zaman zaman bu tür kopma eğilimleri, işçi dinamizminin bir göstergesi olarak ortaya çıkabiliyor. Bunun karşısına dikilmemiz gerekmiyor. Bu sınıf hareketinin bir cephesinin soluk alma imkanına dönüşüyorsa, bu konuda neden esneklik göstermeyelim ki?

DİSK’in Türkiye işçi hareketinin tarihinde önemli bir yeri olduğunu biliyoruz. Sendikal yapı eskiden, ‘60’lı yıllarda parçalı değildi. Türk-İş varolan tek konfederasyondu. Türkiye’de sendikal örgütlenme, Türk-İş’in kuruluşu sonrasında, ‘50’li yıllarda, ‘60’lı ilk yıllarda, örgütsel bütünlüğünü tümüyle koruyordu. Tek sendika konfederasyonu ve bütün işkollarında birer temel sendika. Bir takım bağımsız sendikalar muhtemelen ayrıca vardı. Ama, genel örgütlenme olarak tek konfederasyon, tek sendika vardı.

Bölünme sonradan geldi; tam da ‘60’lı yıllardaki sosyal uyanışın bir parçası ve yansıması olarak. Türk-iş bünyesindeki iç mücadele sınıf hareketinin önünü tıkadığı ölçüde, bir takım ilerici sendikacılar, toplumdaki genel solcu politizasyona da bağlı olarak, Türk-İş’i çiğneyip aştılar. Dört sendika ayrılınca, sonradan ortaya DİSK denilen sendika konfederasyonu çıktı. Ve biz, bunun sınıf hareketi tarihinde belli bir olumlu rol oynadığını, DİSK’in tarih olduğu bir evrenin ardından ve bugün olaya daha soğukkanlı baktığımız bir evrede, tespit edebiliyoruz.

Bu sorunu sadece tartışmaya açıyorum. Bu gerçekte son derece somut bir sorun. Biz bunu soyut planda tartışmak yerine somut biçimde ele almalıyız. Sendika değiştirme eğilimleri nereden kaynaklanıyor, nasıl bir gelişme dinamiğini ifade ediyor vb. sorulardan hareketle, sorunu tümüyle somut bir biçimde ele almalı, irdelemeli ve tutuma konu etmeliyiz. Sözkonusu olan işçi hareketinin bir çaresizlik durumu karşısında, kendine bir çıkış arama eğilimi midir, buna somut olarak bakmalı ve işçi sınıfının genel politik çıkarlarını gözönüne tutarak, sorunun doğru çözümünü bulabilmeliyiz.

Marjinal işkollarını abartmamalıyız

Sendikal cephe ile ilgili son bir noktayı da eklemek istiyorum. Özellikle yayın cephesi bakımından önem taşıyor bu konu. İşçi hareketinin bazı nispeten ileri görünümlerini gereğinde fazla abartmamalıyız. Örneğin, Tuzla Deri-İş’i ve deri işçilerinin direnişlerini kimi zaman abartılı bir havada yansıtabiliyoruz yayınlarımızda. Bunlar marjinal işkolları, bu konuda gerçekçi olmak zorundayız. Sözkonusu olan sınıf hareketinin temel sektörleri ya da omurgası değil, tersine tali ve önemsiz sektörlerdir. Bazı sol gruplar şimdilerde bu marjinal alanlardan birinde bir sendikal mevziyle yer tutmayı adeta bir eğilim haline getirdiler. Bu eğilime pirim vermemek durumundayız. Gerçekte bunların tümü de sanayinin yan kolu durumundaki bazı marjinal hizmet sektörleri.

Solun marjinal konumuna ve eğilimlerine de denk düşüyor bu, raslantı da değil bu. Bu alanlarda çalışan işçiler henüz yeni proleterleşen, proleterleşmeye henüz ilk adımları atan işçi sınıfı kesimlerini oluşturuyorlar. İster deri, ister nakliyat işkolu üzerinden bakın, bu böyledir. İnsanlar kırdan kente göçüyorlar, sanayii işçisi olamadıkları ölçüde gidip depolarda çalışıyorlar, doldurma-boşaltma işlerinde çalışıyorlar. Daha dünün yeni göçmüş köylüleri bunlar. Sol akımların, her zamanki kolaycılıkla, sınıfın tam da bu marjinal kesim ve sektörlerinde güç olmaya eğilim duyduklarını göz önünde bulundurmalıyız.

Bunları küçümsemek için söylemiyorum, ben bir nesnel gözlemde bulunuyorum. Bunların sınıf hareketinin bugünkü durgunluğu ortamında herşeye rağmen belli bir duyarlılık alanını oluşturduğunu görmezlikten gelmiyorum. Ama bu sınıf hareketinin toplamı içinde tuttukları yeri abartmamız sonucunu da yaratmamalı. Özellikle yayınlarda zaman zaman buna gerçekten abartılı bir hava ve anlam veriyoruz. Aslında Tuzla deri işçilerinin direnişi ve benzeri bir direniş genelde herhangi bir başka birimde ve sanayi kolunda olsa, kesinlikle İstanbul’u sarsar. Ama dikkat edin, adı geçen bu kesimler salt sol grupları ve en fazla solun en ileri kitlesini etkiliyor. Sınıf hareketi üzerinde öyle çok özel bir etkisi olmuyor bunların. Bu elbette kendi işkollarının ekonominin geneli içindeki konumuyla çok bağlantılı bir durum.

Sendikal cephede taktik
ittifaklar sorunu

Sendikal cephede taktik ittifaklar üzerine de birkaç şey söylemek istiyorum. Bu alanda bazı taktik ittifaklar arayacağız elbette. Komünist bir hareket ve sınıfın gerçek politik temsilcileri olduğumuzu, sınıfın temelde bir tek gerçek devrimci partisi olabileceğini unutmayacağız. Ama buna rağmen sınıf içerisinde bizim dışımızda devrimci siyasal akımların var olabileceğini, yer tutabileceğini gerçekliğini hesaba katacağız ve bunun gerektirdiği taktik esneklikleri de göstereceğiz. Artı, bu esnekliği yer yer ilerici diyebileceğimiz belli sendikal çevrelere, akımlara karşı da gösterebilmeliyiz.

Geçmiş değerlendirmelerimizde de yeraldı; çete örgütlenmesine dönüşmüş, devletle içiçe geçmiş sendika bürokratlarından farklı olan bir takım sendikal bünyeler var. Petrol-İş’in bir takım şubeleri üzerinden örnekleri veriliyordu buna sözkonusu değerlendirmelerimizde. Bunlar işin özünde düzenin içinde olsalar da, bunlara karşı da gerekli esneklikleri gösterebilmeliyiz. Her bir gerçekliği kendi yerine oturtarak sorunlara yaklaşmazsak, politikada hata yaparız. İşçi kitlelerine bazı şeyleri anlatmakta da güçlük çekeriz.

Temmuz: Biz şube ya da işyeri temsilciliği seçimleri dışında, bütün bir süreç boyunca, çalışmanın içerisinde her iki anlayıştan da kendimizi ayırmak konusunda faaliyetimizi zaten yürütürüz. Bu çerçevede ÖDP ve EMEP’in sendikal çizgisinin anlamını, somut süreçleri üzerinden teşhir ederiz. Ayrılığımızı her vesileyle ortaya koyar, ayrı bayrağımızı taşırız. Seçim döneminde, herşeye rağmen birileri bir parça ilerici bir rol oynuyorlarsa, sendikal demokrasi ve belli sendikal ilkeler konusunda anlaşma sağlanabilirse, bu durumda, burjuva gerici sendikacıların şube yönetimini almaması için, şu zeminde şöyle bir ittifak yapabiliriz de deriz. Örneğin bir parça mücadeleci bir sendikacılık sergilenen bir sendika şubesinde, burjuva sendika bürokratlarını devirmek imkanıyla yüzyüzeyiz. Ama ancak güçler birleştiğinde böyle bir imkan var. Ve bu tabanın da isteğiyse, taban da bunu zorluyorsa, bu durumda bir parça esnek davranamaz mıyız? Davranmazsak eğer, yanlış yapmış olmaz mıyız?

Nadir: Benim bu konuda kaygım şu. EMEP bir parça daha değişik değerlendirilebilir belki, ama bu tür akımlar genellikle sendika yönetimine geldikleri zaman burjuva politikacıları gibi seçim dönemindeki taahhütlerini unutuyorlar. Biz böylelerine destek vermeyeceğimiz gibi, ittifak da yapamayız. Her koşul altında kendi bağımsız tutumumuzu mutlaka bir biçimde koymak zorundayız.

Bu bürokratik çark kırılmadan, tabanın devrimci insiyatifi harekete geçirilmeden, yönetim taban tarafından denetlenmeden, gerektiğinde yöneticiler geri çağrılmadan ve bağımsız siyasal bir sınıf çizgisi buraya egemen hale gelmeden, bu sendikaların işçilerin çıkarları için mücadele edebilecekleri mesajını verecek bir propagandayı biz asla yapamayız. Öncelikle benim kaygım buradan geliyor; zira bunlarla böyle bir ortaklığın bize bir faturaya dönüşmesi riski çok büyük.

İkincisi, bu sorun soyutta çözülmez. Sınıf hareketinin bağımsız tutumunu mutlak bir biçimde ortaya koymalıyız, işçilere bunu anlatmalıyız. Sorun somut olarak karşımıza geldiğinde ise, gerçekleri işçilerden gizlemeden her türlü politik esnekliği de göstermeliyiz.

Cihan: Bu son formülasyon amaca uygun. Somut durumlardaki bir esnekliği dışlamayalım, bu tümüyle somut durumun isabetli ve amaca uygun biçimde değerlendirmesi sorunu olsun.

Semih: Bizim komisyonda söylemeye çalıştığımız da zaten buydu. Burjuva sendikacılık anlayışı dışındaki anlayışlarla, ilerici kesimlerle ittifaklar yapmaya kendimizi kapatmayız. Ayrı bayrak açarız, fakat yerine göre esnek bir tutum da geliştiririz.

Cihan: Elbette gerekli esneklikleri göstermek zorundayız. Hele de alanın zor bir alan olduğu, gericiliğin buraya iyice çöreklendiği düşünülürse. Ama bu, yoldaşın formüle ettiği çerçevede olmalı. Bu çerçevede ittifak meselesi, tümüyle somut bir değerlendirme sorunu olmalı. İlan edilmiş genel bir politika olarak değil, somut durumların gerektirdiği bir esneklik olarak anlaşması kaydıyla, evet.

Sendikal cephede reformist akımlar

Nadir: Eklemek istediğim bir-iki nokta daha var. Birincisi; zaman zaman yazılarımızda sendika bürokrasisinin tutumu, sendikaların tutumu olarak ifade ediliyor. Sendikal korucular, sendikal çeteler, ya da somut muhatabı kimse bunun adını verip teşhir etmek yerine, sendikalar şöyle yaptı denilebiliyor. Bu çerçevede öyle ağır şeyler söyleniyor ki, sendikalar işçilerin sahip oldukları tek örgüt olduğu ölçüde bu vurgular işçilere itici geliyor. Buna dikkat etmek gerekir.

Sendikal bölünmüşlük konusunda bugünden bir şey söylenemez. Yarın öbür gün gerçekten bu hareket birleşik bir karakter kazanır, az çok siyasallaşır ve devrimci bir mahiyete bürünür, sendikal alanda da belli arayışlar kendini ifade eder. Ama bugün sendikal bölünmüşlük bir realitedir ve bizim bunu gözeterek çalışmayı örgütlememiz gerekiyor. Çalıştığımız alanda muhatabımız hangi sendikaysa, mücadele edeceğimiz sendika da odur.

Şu sorunun da tartışılması gerektiğini düşünüyorum. Biz tekstilde halihazırda işçilere daha çok DİSK Tekstil’i alternatif gösteriyoruz. Ama, örneğin İstanbul üzerinden bakıldığı zaman, işyerinde örgütlenmeler eğer sendikacıların iradesi dışında sonuçlanmamışsa, bunlar hep boşa çıkarılıyor. Gerçi son aldıkları kararla konfeksiyondan çekilip dokuma vb. alanlara yönelmek istiyorlar. Ama sendikal arayışa da ilgisiz kalamıyorlar ve sonuçta şöyle ya da böyle bu çabayı boşa çıkarıyorlar. Bu bence tartışılması gereken bir sorun. Yalnızca bir sendikal mevziye ulaşmamayı değil, bizim oradaki politik çalışmamızın sonuçlarını da etkiliyor bu. Bir yenilgi, başarının doğuracağı sonuçları büyük ölçüde sıfırlayabiliyor. Dolayısıyla, faaliyetimizin sonuçları açısından da önem taşıyor.

Metinde EMEP’in mücadeleciliğiye ilgili bir tanım var. Biz kuşkusuz EMEP’le sendika bürokrasisini aynılaştıramayız. Reformizm mücadeleci olmaz diye bir şey yok. EMEP hareketin mevcut düzeyi ve istemlerini teori haline getiriyor ve bunlar için mücadele de ediyor. Mesele onun paltformunun işçi sınıfının devrimci özlemleri bakımından ne ifade ettiğidir. Dolayısıyla EMEP’e ilişkin tutumun buradan hareketle belirlenmesi gerekiyor. Yoksa “iş-ekmek-özgürlük” çerçevesinde de olsa bir şeyler yapmaya çalışıyor, “3 S” için faaliyet örgütlüyor. Bir noktadan sonra kırılıyor, çünkü hareketin seyri onları da etkiliyor.

Cihan: Bu onun gerçekliğini gösteren bir farklılık olmuyor mu? Herhalde kimsenin EMEP’i devrimci sayması sözkonusu değil, burada sorun yok. Ama EMEP’in bu alandaki akımlar içinde kendine özgü bir karakteri varsa, eğer biz bunu hesaba katmazsak, ona karşı yeterince isabetli bir politika da izleyemeyiz.

Nadir: Ben formüle edilirken dikkat edilmesi gerekiyor, diyorum. Örneğin ÖDP patronlarla uzlaşma çizgisi üzerinden işi bağlamaya çalışıyor.

Semih: Birleşik Metal üzerinden ÖDP’nin politikaları böyle. Sefaköy’deki hemen tüm örgütlenmeleri, patronlarla anlaşma zemini üzerinden yürüyor.

Tuna: Bu ne kadar doğru acaba? Parsat Piston’da sürecin bir parçası ÖDP’dir. Topkapı Birleşik Metal’de ESK’ya karşı tutum, oradaki ÖDP yönetimi tarafından alınıyor. Bunu sendikal bürokrasi içerisinde yer tutmak için de yapıyorlar. Ama genel tabloda ÖDP tam nereye oturuyor, benim için yeterince net değil

Semih: Bu sendikacılar ne kadar ÖDP’li olarak davranıyor, bunu tartışmak gerekir. EMEP bu açıdan nispeten homojen bir parti, ama ÖDP değil.

Tuna: ÖDP’li sendikacılar partili bir kimlikle gitmiyorlar, bu açık. EMEP’te sendikacılarla parti arasında daha yakın bir ilişki olduğu da söylenebilir. EMEP sınıf içerisinde çalıştığı için sendikalaşmada bazı örnekler de yaratıyor. Gidiyor Merter’de çalışıyor, Ünaldı’da çalışıyor. ÖDP’nin genel çalışmasında bu tür alanlara yönelim yok. Ama ÖDP’nin EMEP’ten daha uzlaşmacı bir çizgi izlediğini söylemek isabetli mi? EMEP’in sendikalaşmak için Merter çalışması varsa, aynı zamanda bir de Sun örneği var. Sun’da açık bir satış gerçekleşti. Ama bunu doğrudan EMEP’in tutumu olarak görmek ne kadar doğru, bu ayrı, ama ondan bağımsız da değil sonuçta.

Semih: ÖDP’li sendikacıların CHP’yle dirsek teması fazla. Birleşik Metal’de merkezi düzeyde işbirliği yapıp ortak liste çıkarıyorlar. Ama EMEP henüz böyle bir yerde değil.

Aykut: ÖDP’lilerin sendika olarak girdikleri yerlerde temel politikaları uzlaşmak. Patron karşısında; bu senin de çıkarına bizim de, hemen anlaşalım, diyorlar. Sendikal çalışmanın başını tutan işçilerin atılması pahasına işyerine girmeyi başarı olarak görüyorlar. Bunu şöyle gerekçelendiriyorlar: Bugün kaybetmeden kazanmak olmaz, bunu göze almak durumundayız. Bizzat ÖDP’li sendika yöneticileri şunu söylüyor: Patronun ihracatı var yurtdışına, diyoruz ki, yurtdışında ihracatta sendikalı olmak bir avantajdır. EMEP’te tam böyle mi bilemiyorum. Hiç değilse Tümtis’te görünen biçimiyle farklı.

Cezmi: İzmir’de Tümtis üzerinden yaşanan belli süreçler var. Orada daha ileri bir eğilim ortaya çıktığı ölçüde, sendikal demokrasi alanında, talepler alanında daha uzlaşmacı bir tavır sergiliyor. ÖDP liberal bir akım olarak çağdaş sendikacılık anlayışına, daha ileri bir uzlaşmaya yatkındır. EMEP ise, gerek siyasi planda, gerekse temel sendikal politikasında, nispeten daha farklı. Ama tabanın devrimci ve mücadeleci dinamiğine yaslanarak sendikal yapıyı değiştirmek perspektifi bu partide doğal olarak yok. Kendi içinde reforme etme anlayışı var. Bu alt kademe sendika bürokratları ile tepeden ittifaklarla, orada tutacağı mevziler üzerinden yapılmaya çalışılıyor.

Temmuz: Sendikal demokrasinin ilkelerinde tam tutarlılık, taban dinamizmini gerçek kapsamıyla ortaya çıkarmak reformistlerin işi değildir. Bunların misyonunun son tahlilde işçilerin ufkunu düzen ufkuyla sınırlamak olduğu açıktır. Ama biz sendikal anlayış çerçevesinde bunların pratik tutumlarındaki, süreçlerindeki nispi ayrılıkları görmek durumundayız. Bu bizim daha isabetli bir politika belirlememizi kolaylaştıracaktır.

Semih: ÖDP aslında sistemli sendikal çalışması olan bir parti değil. EMEP’in ise nispeten sistemli bir çalışması var. Belli yerlere yöneliyor. Tabanda mücadeleci bir dinamiğin olduğu bir yerde, kendi çizgisinde bir parça mücadeleci bir kimlikle hareket edebiliyor. Daha geri dinamiklerin olduğu yerde ise, ona uygun bir kimlikle ortaya çıkıyor.

Kasım 1998


Üste