Logo
< Soluklu ve inatçı bir çalışma ile sınıfı kazanacağız!

Parti programımızda ulusal sorun II


 

Parti programımızda ulusal sorun

 

II. Bölüm

 
Türkiye’de ulusal sorun ve Kürt sorunu

“Parti Programımızda Ulusal Sorun”  konusuna programımızın teorik bölümü ile başlamış, I. Bölüm’de sorunun daha çok teorik-ilkesel ele alınışına ilişkin sorunlar üzerinde durmuş, bunları tarihsel bir çerçeve içinde irdelemeye çalışmıştık (bkz. Ekim, sayı: 245, Mart 2006). Burada ise programımızın “Ulusal Sorun” başlıklı özel alt bölümüne geçiyoruz ve bunu iki sayı sürecek iki ayrı bölüm halinde incelemek istiyoruz.

Programımızın “Ulusal Sorun” başlıklı özel alt bölümü, dört ana maddeden oluşmaktadır. İlk madde toplumumuzda ulusal sorunun genel kapsamını, sosyal-sınıfsal kaynaklarını ve başlıca özelliklerini ortaya koymaktadır. Bütünlüğü içinde bu ilk madde şöyledir:

“1-) Bugünkü düzen altında Kürt ulusunun temel ulusal hakları inkar edilmekte, Kürtler ve tüm azınlık milliyetler (Araplar, Ermeniler, Rumlar, Lazlar, Çerkezler, Gürcüler vb.) sistematik olarak ulusal baskı altında tutulmaktadır. Türk burjuvazisinin Kürdistan üzerindeki köleci egemenliği içte Kürt burjuva-feodal sınıflara, dışta emperyalizme dayanmaktadır. Bu, ulusal özgürlük sorununu Kürt köylülüğünün özgürleşmesi sorununa bağlamakta ve ona anti-emperyalist bir karakter kazandırmaktadır.” (TKİP - Program Tüzük, s. 44-45)

Türkiye iki uluslu ve çok milliyetli bir ülkedir. Türkiye’nin bugünkü devlet sınırları içinde Türk ve Kürt uluslarının yanısıra çok sayıda azınlık milliyet yaşamaktadır. Türkler, Türk burjuvazisinin sınıf egemenliği üzerinden, egemen ulustur ve burjuva cumhuriyetinin kuruluşundan beri, devlete ve topluma yalnızca Türk kimliği damgasını vurmaktadır. Ezilen ulus olarak Kürtler ve tüm öteki azınlık milliyetler, temel ulusal demokratik hak ve özgürlüklerden yoksundurlar. Burjuva sınıf düzeni kuruluşundan beri “tek ulus, tek dil, tek bayrak” ideolojisi ve politikasına dayanmakta, bu çerçevede tüm öteki ulusal topluluklar sistemli bir baskı altında tutulmakta, varlıkları bile halen resmi düzeyde inkar edilmektedir.

Çok sayıda azınlık milliyeti de kapsamakla birlikte Türkiye’de ulusal sorunun esas kapsamını Kürt sorunu oluşturmaktadır.

Türk burjuvazisi Kürdistan üzerindeki köleci egemenliğini tarihsel mirasçısı olduğu feodal Osmanlı İmparatorluğu’ndan devraldı ve Kürtlerin başlangıçta, burjuva cumhuriyetinin o ilk kuruluş evresinde, isyanlar yoluyla gösterdiği direnişi ezerek, bu egemenliği burjuva sınıf düzeninin yeni temelleri üzerinden yeniden kurdu. Türkiye’de Kürtler daha baştan, burjuva cumhuriyetinin ilk kuruluş anından itibaren, resmen inkar edildiler ve zora dayalı olarak temel ulusal haklarından yoksun bırakıldılar. Bu hakları direnerek elde etmeye yönelik tüm girişimleri her defasında geniş çaplı katliamlar ve sürgünlerle bastırıldı.

Zora dayalı olarak kurulmuş bu egemenliği süreklileştirmek ve zaman içinde pekiştirmek ihtiyacı, Kürt ulusal varlığını sistemli biçimde baskı altında tutmayı, Kürtlerin her türden özgürlük ve eşitlik istemini boğmayı, Kürt kimliğini, dilini ve kültürünü sistemli çabalarla egemen ulus kimliği içinde eritip yoketmeyi gerektiriyordu. Türk burjuvazisi bunu kendi kötü tarihsel ününe yakışan biçimde yapmak yoluna gitti.

Burjuva sınıf düzeninin zora, inkâra ve asimilasyona dayalı bu çizgisi, toplumumuzdaki Kürt sorununun tarihsel temelini oluşturmakta ve bize Türkiye’deki ulusal sorunun asıl kapsamını vermektedir. Bu kapsam tarihsel, sınıfsal ve siyasal yönleriyle, Ekim 1. Genel Konferansı’nın Kürt Ulusal Sorunu başlıklı metninde bütünsel bir çerçevede ortaya konulmuştur.  Komünist hareketin 1991 yılı başına ait bu temel önemde belgesi, genel kapsamıyla özellikle Kürt sorunu çerçevesinde, adeta Parti programımızın “ulusal sorun” başlıklı alt bölümünün önden yapılmış ayrıntılı bir gerekçelendirilmesi niteliğindedir (Bkz. Kürt Ulusal Sorunu-1, Eksen Y, s.23-72).Bu temel önemde belge, burada Kürt ulusal sorununun anlamı ve kapsamı üzerine söyleyeceklerimizi mümkün bertebe sınırlı tutmak olanağı vermektedir bize.

Ulusal sorun ve azınlık milliyetler

Esasını bu oluşturmakla birlikte, Türkiye’de ulusal sorun Kürt sorununu aşan bir kapsama sahiptir. Ezilen bir ulus olarak Kürtlerin yanısıra Türkiye’nin devlet sınırları içinde çok sayıda azınlık milliyet de yaşamaktadır. Arap, Ermeni, Rum, Laz, Çerkez, Gürcü, Yahudi, Asuri, Süryani, Roman, Arnavut, Abhaza vb.’den oluşan bu azınlık milliyetler de, şu veya bu biçimde ve ölçüde, ulusal baskı altındadırlar ve temel demokratik haklarından yoksundurlar.
Lozan Antlaşması kapsamında kültürel ve dinsel hakları tanınmış olan Hıristiyan ve Musevi azınlıklar ilk bakışta bu tanımlamanın dışında görünseler de gerçekte bu tümüyle yanlış ve yanıltıcıdır. Tam tersine, tüm Cumhuriyet tarihi boyunca en çok baskı gören ve aşağılanan azınlıkların başında tam da Hıristiyan azınlıklar, yani Rumlar ve Ermeniler gelmektedir. Kaldı ki bu azınlıkların Lozan Antlaşması çerçevesinde kullanabildikleri haklar da salt içe dönük “cemaat” yaşamı sınırları içindedir; devlet ve kamu yaşamı alanında onlar da her türlü demokratik ulusal haktan yoksundurlar.

Cumhuriyet’ten önceki kitlesel kıyımlar ve tehcir Ermenileri ve Cumhuriyet’ten sonraki nüfus mübadelesi Rumları, binlerce yıldır yaşadıkları Anadolu topraklarında zaten neredeyse tükenme noktasına getirmişti. Cumhuriyet dönemi boyunca sistemli biçimde süren baskılar, tümüyle azınlıkları hedef alan Varlık Vergisi türünden uygulamalar ve bu arada 6-7 Eylül örneği devlet odaklı kontrgerilla provokasyonları, Anadolu’nun bu en eski halklarını, bugünün Türkiye’sinde ancak birkaç onbinlik sayılarla ifade edilebilen küçük azınlıklar durumuna düşürmüştür. Fakat bu bile onlar üzerindeki baskıların ve onlara karşı ayrımcılığın hafiflemesi sonucuna yolaçmış değildir. Tersine, özellikle Ermeniler hala da günümüzde her vesileyle aşağılanırlar, olur olmaz hakaretlerin ve şoven kampanyaların hedefi haline getirilirler. Bu çıplak olgusal durum, Lozan antlaşmasıyla verilmiş dinsel, eğitsel-kültürel bir takım haklara rağmen, Rumların ve Ermenilerin gerçekte ağır bir ulusal baskının hedefi olduklarının açık bir ifadesinden başka bir şey değildir.

Öte yandan Hırıstiyan ve Musevi azınlıklara tanındığı kadarıyla bu kültürel, dinsel ve eğitsel haklar, kendi içine kapalı birer Ermeni, Rum ve Musevi cemaati yaratmaktadır. Bu ise hiçbir biçimde ilerici ya da demokratik bir toplumsal durum ve çözüm değildir. Zira bu, sözkonusu azınlıkları toplumun genelinden soyutlamakta, halklar arası çok yönlü ilerici bir yakınlaşmayı, bütünleşmeyi ve kaynaşmayı engellemektedir. Dahası, kültürel haklar dinsel kimliğe göre tanımlandığı ve bu da fiilen kilisenin tekeline verildiği için, sözkonusu azınlıklar içe kapalı topluluklar olarak yaşamakla kalmamakta, neredeyse tamamen dinin ve kilisenin de esiri olmaktadırlar.

Hırıstiyan ve Musevi azınlıkların mevcut statüsü, ulusal sorunda “ulusal-kültürel özerklik” olarak tanımlanan programın uygulanışının tipik bir örneğidir. Bu, emperyalizmin ve birinci emperyalist dünya savaşından itibaren artık tümüyle onun hizmetindeki II. Enternasyonal’in 1920’li yıllarda ulusal sorun konusundaki sözde çözüm programıdır. Lozan’da emperyalistlerin dayatmasıyla Rumlar ve Ermenilere tanınan kültürel haklar, bu programın ruhunu ve anlamını da ortaya koymaktadır. Sorunun devrimci-demokratik çözümü, ulusal azınlıkların kapalı dinsel-ulusal cemaatler olarak toplumun geriye kalanından tecritinde değil, fakat ulusal hakları da tam olarak içermek üzere demokratik özgürlükler temelinde, toplumun geneliyle gönüllü ilerici kaynaşmasında yatmaktadır. Emperyalizmin ve onun hizmetindeki II. Enternasyonal oportünizminin sözde çözümleri bu açıdan gericidir, sorunu çözmez yalnızca farklı biçimler içinde sürdürmeye hizmet eder.

Müslüman kökenli ulusal azınlıkların durumu hiç değilse görünüm olarak daha farklıdır. Bu azınlıklar üzerindeki ulusal baskı ilk bakışta fazlaca hissedilmez. Bugün örneğin Çerkezler, Gürcüler ve öteki Kafkas kökenli müslüman azınlıklara yönelik bir ulusal baskı ve aşağılama görünürde yoktur. Ama bu aynı azınlıkların kamu yaşamı alanında herhangi bir özel ulusal hakları da yoktur. Bu alanda dillerini kullanamamakta, genel planda kültürlerini özgürce yaşayamamakta ve geliştirememektedirler. Buna rağmen müslüman kökenli azınlıklar sorununun toplumda kendini fazlaca göstermemesinin gerisinde, bu azınlıkların daha çok dinsel kimlikleri üzerinden toplumla kaynaşmaları, ulusal demokratik istemlerle ortaya çıkmamaları olgusu vardır. Fakat burada, gönüllü bir kaynaşmışlık ya da ilerici bir özümsemeden çok, ulusal baskı, inkar ve yasaklamalar karşısında bir sinmişlik, bu çerçevede duruma boyun eğmişlik sözkonusudur. Kaldı ki tüm müslüman azınlıkların durumu da aynı değildir. Örneğin Arap azınlık sözkonusu olduğunda, bu baskı kendini belli biçimler içinde açıktan da gösterebilmektedir.

Öte yandan bugünkü durum gelecekte koşullardaki belli değişimlere bağlı olarak bu azınlıkların açık bir ulusal baskı ve aşağılamanın hedefi olamayacakları anlamına da gelmez. Bu ulusal azınlıklar dilleri ve kültürleriyle ilgili istemlerle ortaya çıktıklarında, benzer baskıların kaçınılmaz olarak hedefi haline geleceklerdir. Zira kurulu burjuva sınıf düzeni, Türk kimliği dışındaki herhangi bir ulusal ya da etnik kimliğe ilke olarak yaşam alanı tanımamaktadır. Tüm ulusal ve etnik kimlikleri ve kültürleri Türk kimliği içinde eritmek ve yoketmek, onun tarihsel çizgisidir ve halen de bu çizgide büyük bir gerici kararlılık sergilemektedir. Ya da örneğin Suriye ile ciddi bir ihtilaf içerde Arap azınlığı, ya da gelecekte Gürcistan ile benzer bir ihtilaf Gürcü azınlığı, pekala özel baskıların hedefi haline getirebilir. Burjuva sınıf düzeni ve ilişkilerinin mantığında bu her zaman ihtimal dahilindedir.

Bütün bunları gerçek ve potansiyel sorunlar olarak ortadan kaldırmak, her türden ulusal baskı ve ayrıcalığı ortadan kaldırmak, tüm ulusların ve dillerin hak eşitliğini tanımakla olanaklıdır. Bu ise ancak proletarya devrimi ve sosyalizm sayesinde olabilir. Ulusal baskı, eşitsizlik ve ayrıcalıklar kapitalist egemenlik ve sömürü ilişkilerinden ayrı düşünülemez. Ulusal sorunun tam ve kalıcı çözümünü proletarya devrimine bağlayan tam da bu nesnel toplumsal gerçekliktir.

***

Programımızın “Bugünkü düzen altında Kürt ulusunun temel ulusal hakları inkar edilmekte, Kürtler ve tüm azınlık milliyetler (Araplar, Ermeniler, Rumlar, Lazlar, Çerkezler, Gürcüler vb.) sistematik olarak ulusal baskı altında tutulmaktadır...” belirlemesi, tüm kapsamıyla işte bütün bu olgusal gerçekleri dile getirmektedir.

Türk ve Kürt burjuvazisinin
organik bütünlüğü

Türkiye’deki ulusal sorunun eksenini ve asıl kapsamını Kürt sorunu oluşturduğu için ulusal sorun programımızın 1. maddesi de doğal olarak Kürt sorununa ilişkin belirlemelerle sürmektedir: “Türk burjuvazisinin Kürdistan üzerindeki köleci egemenliği içte Kürt burjuva-feodal sınıflara, dışta emperyalizme dayanmaktadır...” Bu temel önemde belirlemeye ilişkin olarak önce kısa bir yöntemsel hatırlatma: Devrimci parti programı belirli bir tarihi ve toplumsal ortamda gündeme gelir ve doğal olarak anlamını ve muhtevasını bunun ürünü ve ifadesi somut ilişkiler üzerinden bulur. Burada partimizin programı, onun ulusal sorunu ele alışı üzerinde duruyoruz; parti programı çerçevesinde bizi geçmiş ya da gelecek tarihsel süreç değil fakat tümüyle ve yalnızca mevcut ilişkiler, bunların bugünkü nesnel yapısı ilgilendirmektedir. Marksist bir parti programı, her zaman mevcut olgusal gerçeklere dayanır, Lenin’in ifadesiyle, “varolandan hareket eder”. Türk burjuvazisinin Kürdistan üzerindeki köleci egemenliğinin iç ve dış dayanaklarına da buradan, devrimci parti programına ilişkin bu temel yöntemsel yaklaşımdan bakmak durumundayız. Toplumumuzdaki kapsamlı ulusal sorunun sınıfsal kaynağı, tüm öteki temel toplumsal-siyasal sorunlarda olduğu gibi, Türk burjuvazisinin gerici sınıf egemenliğidir. Kapitalist sömürü ilişkileri, bu ilişkilere dayalı burjuva sınıf egemenliği, bu ilişkilerin ve sınıfsal egemenliğin mantığı ve kaçınılmaz gerekleri kavranmaksızın, bir ulusun bir başka ulus üzerindeki köleci egemenliği, dolayısıyla da toplumumuzdaki Kürt sorununun sınıfsal kaynağı kavranamaz. Kürt ulusu ve öteki azınlık milliyetler üzerindeki köleci ulusal egemenlik, genel olarak toplum üzerindeki gerici burjuva sınıfsal egemenliğin özel bir ürünü, ulusal ilişkiler planındaki özgün bir yansımasıdır. Başka ulusların köleleştirilmesi yoluyla ekonomik, siyasal, kültürel ve askeri avantajlarını olanaklı olduğunca büyütmek, her ülkenin egemen burjuvazisinin doğal, kaçınılmaz ve genellikle de tarihten beslenen gerici bir sınıf eğilimidir. Her ülkenin burjuvazisi, çeşitli türden tarihsel, kültürel ve coğrafi olanakları da kullanarak, dolaysız siyasal egemenlik alanını toprak bakımından sürekli olarak genişletmek ister. Birbirine komşu durumunda bulunan kapitalist ülkeler arasındaki sonu gelmez çekişme, anlaşmazlık ve çatışmalar kural olarak buradan kaynaklanmaktadır. Kapitalist dünya sisteminin bağımlı ülkeler kategorisini oluşturanlar da dahil olmak üzere hemen tüm ülkelerin gerici burjuvazisinin daha geniş topraklara egemen olmak anlamında hep de bir “büyük” ülke hedefi gütmesinin gerisinde de bu aynı gerici burjuva dürtü vardır. Bu, her ülkenin burjuvazisi için, dolaysız olarak egemen olduğu coğrafyanın büyütülmesi arzu ve çabasının bir ifadesi ve yansımadır. Türk burjuvazisinin Kürdistan üzerindeki egemenliğinin sınıfsal mantığı da burada anlamını bulmaktadır. Kürdistan üzerindeki egemenlik, Türk burjuvazisi için daha büyük bir coğrafya üzerinde dolaysız hakimiyet, daha büyük bir nüfusa yönelik sömürü olanağı, daha büyük bir pazar ve daha zengin doğal kaynaklar üzerinde dolaysız denetim demektir. Türk burjuvazisi Kürdistan üzerindeki egemenliğini, daha önce de dile getirdiğimiz gibi, halefi olduğu Osmanlı İmparatorluğu’ndan bir miras olarak devraldı; başlangıçta Kürt burjuva-feodal sınıflarının hiç değilse bir kesiminin istek ve iradesine rağmen, dahası onların önderlik ettiği isyanlar serisini bastırarak ve ardından boyun eğmeye mecbur ederek korudu ve pekiştirdi. Cumhuriyetin ilk 15 yılına yayılan isyanların bastırılmasının ardından Türk burjuvazisi, Kürt burjuva-feodal sınıflarını ekonomik, sosyal, kültürel ve elbette siyasal açıdan kendisiyle bütünleştirmeye yöneldi ve bilindiği gibi zaman içinde bunda büyük başarı da elde etti. Böylece her iki ulustan burjuva-feodal sınıflar arası ilişkilerde tümüyle yeni bir tarihi dönem başlamış oldu. Bu, her iki ulustan burjuvazinin ve burjuva-feodal tabakaların Türk ulusal devleti bünyesinde sınıfsal kaynaşması dönemi idi. Zaman içinde bu kaynaşma ekonomik, mali, siyasal, ideolojik ve kültürel boyutları kapsayacak düzeyde gelişti ve sağlam bir biçimde oturdu. Sınıfsal çıkarlar temeline dayalı bu organik bütünleşmeyi kapitalist gelişme, onun toplumsal yaşamın her alanındaki sonuçları alabildiğine kolaylaştırdı, ona modern anlamda sağlam bir iktisadi-sınıfsal zemin kazandırdı, böylece bin bir yolla ve bağla pekiştirdi. Bugün artık her iki ulustan burjuvazi, ekonomik ilişkiler ve sınıfsal çıkarlar temelinde sağlam biçimde içiçe geçmiş durumdadır. (Bu ilişkilerin tarihsel seyri, daha somut olarak 19. yüzyıldaki ve Cumhuriyet’in ilk evresindeki durumu ve gelişimi, EKİM 1. Genel Konferansı’nın daha önce de sözünü ettiğimiz Kürt Ulusal Sorunu başlıklı metninde temel çizgileriyle ortaya konulmuştur. Bkz. II. ve III. bölümler). Kürt burjuva-feodal sınıfları, uzun zamandan beridir ve bugün halen, Türk burjuvazisinin Kürdistan üzerindeki egemenliğinin en sağlam toplumsal dayanakları durumundadır. Mevcut sınıf ilişkilerinin somut çözümlemesi kadar politik süreçlerin verileri de bu konuda fazlasıyla açıklayıcıdır. İlki özel açıklamaları gereksiz kılacak denli açık bir toplumsal olgudur artık. Bugünün Türkiye’sinde egemen sınıf olgusunu Türk ve Kürt burjuvazisinin (artı tüm öteki milliyetlerden burjuvazinin) organik bütünlüğü dışında düşünmek olanağı yoktur. Bu milliyet ötesi sağlam sınıfsal kaynaşma, Kürt kökenli burjuva-feodal sınıfları Türk burjuvazisinin Kürdistan üzerindeki egemenliğinin sağlam dayanağı haline getirmekte, sözkonusu kaynaşma bu temelde gerçekleşmektedir. İkincisi, politik süreçlerin verileri ise, Kürt halkının son 40 yıl içinde yaşadığı büyük ulusal uyanışı, bu uyanış içinde ya da karşısında oluşan sınıfsal tavırlar üzerinden açıklıkla izlenebilmektedir. Herşey bir yana, son onyılların büyük Kürt ulusal uyanışının bastırılması çabasında Türk burjuvazisi en büyük desteği bizzat Kürt burjuva-feodal sınıflardan almıştır. Neredeyse 20 yıldır varlığını sürdüren 90 bin kişilik korucu ordusu bunun en dolaysız bir kantıdır. Dolayısıyla bu ikincisi ilkini, yani nesnel toplumsal olguyu, ayrıca doğrulamakta, bu konuda herhangi bir belirsizlik bırakmamaktadır. Uzun onyıllardan beridir Kürt burjuva-feodal sınıfları Türkiye’deki sınıfsal egemenlik sisteminin bir parçasıdırlar. Her türden ulusal istemi ve özlemi bir yana itmiş olmak karşılığında, ekonomide ve ticarette, ülke yönetiminde ve devlet bürokrasisinde, parlamentoda, hükümette ve siyasal partiler bünyesinde etkin biçimde yer almakta, dolayısıyla burjuva sınıf egemenliğini her açıdan paylaşmakta, olanaklarından tam olarak yararlanmakta, elbette sorumluluğunu da paylaşmakta, bu sayede ekonomik, ticari ve mali açıdan sınırlanmaksızın gelişmekte, güçlenmekte, palazlanmaktadırlar. Bugün Kürt kökenli burjuva siyasetçiler hemen her partide etkin bir yer tutmakta, hükümetlerde önemli görevler üstlenebilmektedirler. Bugünkü parlamentonun ve hükümetin bileşimine ve danışman kadrosuna bakmak bile bu konuda yeterli bir fikir verebilmektedir. Abdülkadir Aksular, Hüseyin Çelikler, Cüneyt Zapsular, Kürt burjuvazisinin Türkiye’deki genel burjuva sınıf egemenliği içinde tuttukları yeri sergilemektedirler. Onlar son 60 yıllık süreç içinde gerçekleşmiş çok yönlü kaynaşmanın bugünkü simgesi durumundadırlar. 15 yıllık savaş boyunca ve halen devletin Kürdistan’da 90 bin kişilik bir korucu ordusu istihdam etmeyi başarabilmesi, bu açıdan ayrıca son derece önemli bir maddi toplumsal veridir elimizde. Bugünün dünyasında BM üyesi devletlerin önemli bir bölümü bile bu sayısal çapta bir ordudan yoksundur. Ama Kürt halkının özgürlük mücadelesine karşı bizzat Kürdistan’da Kürt aşiretlerinden 90 bin kişilik istikrarlı bir korucu ordusu kurulabilmiştir. Aradan geçen 20 yıla, bu 20 yılın ulusal uyanış ve bütünleşme alanında sağladığı büyük ilerlemelere rağmen, bu güç bugüne dek korunabilmiştir. Korunabilmiştir; zira gerisinde, Kürt burjuvaları, büyük toprak sahipleri, aşiret reisleri ve tarikat şeyhleri vardır. Toprak ağalarının, aşiret reislerinin, tarikat şeyhlerinin ve elbette Kürt büyük burjuvalarının desteği olmasaydı, böyle bir şeyin gerçekleşmesi düşünülemezdi. Bu olgu bizi sorunun bir öteki yönüne getirmektir. Bugünün Türkiye toplumunda yarı-feodal toprak sahipleri, aşiret reisleri ve tarikat şeyhleri denilince, akla doğal olarak öncelikle Kürt egemen sınıfları gelmektedir. Zira bu pre-kapitalist ilişkilerin hala da belli bir dirençle yaşayabildiği alan öncelikle Kürdistan’dır. Bu toplumsal olgu, Türk burjuzisinin Kürdistan üzerindeki egemenliğinden ayrı düşünülemez. Bunun bir yönü, sömürgeci politikaların bir sonucu olarak Kürdistan’da kapitalist gelişmenin ağır ilerlemesidir. Fakat bundan ayrı düşünelemez olana öteki yönü ise, bu sınıf ve tabakaların Türk burjuva egemenlik sistemi tarafından her açıdan korunması, kollanması ve desteklenmesidir. Kürdistan’daki toplumsal ilerlemeyi sınırlamak ve geri toplumsal ilişkileri, dolayısıyla onların temsilcisi konumundaki geleneksel sömürücü sınıfları olanaklı olduğunca korumak ve kollamak, Türk burjuvazisi için Kürdistan üzerindeki köleci egemenliğini sürdürme politikasının bir gereği olagelmiştir. Zira geleneksel yapı ve ilişkiler ile bu ilişkilerin temsilcisi egemen sınıflar sayesinde, Kürt halk kitleleri üzerindeki denetimi korumak alabildiğine kolaylaşmıştır. Feodal bağımlılığın her biçimi, aşiret ve tarikat bağları, sonuçta buna hizmet etmiştir. Bugün, 40 yıllık yeni ulusal uyanış dönemine ve iki onyılı bulan son isyana rağmen, Kürt halkının bir kesiminin hala da ulusal mücadelenin dışında, dahası önemli ölçüde karşısında tutulabilmesi bu sayede olanaklı olabilmiştir ve ancak bu temelde anlaşılabilir. Partimizin programı Türk burjuvazisinin Kürdistan üzerindeki köleci egemenliğini “içte Kürt burjuva-feodal sınıflar”ına dayandığını söylerken, aynı zamanda modern ulusal oluşumu, bütünleşmeyi ve birleşmeyi geciktiren, Kürt halk kitlelerini düzenin ihtiyaçları çerçevesinde denetim altında tutmayı kolaylaştıran bu sosyo-ekonomik ilişkiler gerçeğine de işaret etmiş olmaktadır. Türk burjuvazisi Cumhuriyeti izleyen ilk isyan dalgasının ardından, zaman içinde Kürt burjuva-feodal sınıflarını kendine entegre etti. Bu sınıfların özel ulusal varlık imkanını ortadan kaldırdı ve sınıfsal planda organik olarak kendisiyle bütünleştirdi. Bugünün Kürt büyük burjuvaları ve toprak ağaları, Kürt aşiret reisleri ve tarikat şeyhleri, elbette Türk kimliği temelinde, Türk burjuvazisi ile içiçedirler ve birlikte Türkiye burjuvazisini oluşturmaktadırlar. Türk burjuvazisi kavramı bu çerçevede sadece devletin milli kimliğini dile getirmek sınırları içinde bir anlam taşır, ama yalnızca bu sınırlar içinde. Bunun ötesinde çeşitli milliyetlerden büyük burjuvazinin ve büyük toprak sahiplerinin birleşik sınıf egemenliği ve bu egemenliğin aracı bir devlet sözkonusudur. Türk burjuvazisinin temsil ettiği milli kimliğin bugünkü egemen sınıf devletine rengini veriyor olması bu toplumsal-sınıfsal gerçeğin özüne değil biçimine ilişkin bir olgudur. Kapsamlı bir ulusal sorunla yüzyüze bulunan bir toplumda yaşadığımız için, biz komünistler mevcut egemen sınıfı egemen milli kimlik üzerinden tanımlamayı, yani Türk burjuvazisi ifadesini kullanmayı tercih ederiz genellikle. Fakat gerçekte sözkonusu olan, Türk, Kürt ve çeşitli milliyetlerden burjuvazinin organik bütünlüğünden oluşun bir egemen sınıftır. Salt sınıfsal ilişkiler üzerinden baktığımızda, bugünkü egemen sınıf değişik milletlerden oluşan bir Türkiye burjuvazisidir. Ama ulusal sorun gerçekliğinden hareketle, devletin egemen sınıf üzerinden de yansıyan ulusal kimliğine vurgu yapmak için, biz genellikle Türk burjuvazisi deriz. Ulusal sorunun toplumumuzda taşıdığı özel önemden dolayı bu nitelemeyi özellikle önemseriz ve tercihen öne çıkarırız. Türk burjuvazisinin Kürdistan üzerinde Kürt burjuva-feodal sınıflarına dayanan, onlardan güç alan egemenliği tanımı ve tespiti, programatik ve stratejik açıdan son derece önemlidir. Ortaya konulacak çözüm programının, bu temelde izlenecek stratejik çizginin ve onun ürünü ittifaklar politikasının özüne ilişkin bir sorundur, burada sözkonusu olan. Çıkışında devrimci bir kimlik taşıyan Kürt hareketi de başlangıçta genel planda bu tespite dayanıyordu, devrimci-demokratik stratejik çizgisini bu temel üzerinde kurmuştu. Fakat mücadelenin elde ettiği ilk önemli ilerlemelerin ardından bu tespitler hızla anlamını yitirdi, geri plana itildi ve zamanla da terkedildi. Kuşkusuz bu, ulusal mücadelenin kendi sınırılarında dahi sınıfsal bakış ve ölçülerin tümüyle terkedilmesi anlamına geliyordu. Daha somut konuşursak; PKK siyasal sahneye çıkarken, Kürdistan’daki sınıfların kendince bir tahlilini yaptı, Kürt burjuva-feodal sınıflarını Türk burjuva egemeniğinin iç sosyal dayanağı olarak tanımladı. Gelgelelim bu programatik ve stratejik tespitler, sonradan izlediği siyasal çizgiye neredeyse hiç yansımadı, hemen tamamen kağıt üzerinde kaldı. PKK sınıf olarak Kürt egemenlerine değil, Türk burjuvazisiyle organik bir bütün oluşturan ve sınıfsal olarak onunla siyasal iktidarı paylaşan sosyal katmanlara değil, fakat yalnızca bireysel planda devlet yanlılarına, devlet yanlısı tek tek burjuvalara, aşiret reislerine, toprak sahiplerine, kendi çok bilinen ifadesiyle salt “TC’nin ajanları”na yöneldi. Bu aynı mantık tersinden de işledi; devletle işbirliği yapan düşmanımdır mantığının öteki yüzü, benimle işbirliği yapansa dostumdur, ister tarikat şeyhi, ister aşiret reisi, isterse toprak ağası olsun yaklaşımı oldu. Buradaki ayrım sınıfsal değil, fakat en dar anlamda siyasaldı; sınıflar arası değil bireyler arası ayrıma dayanıyordu. Oysa devrimci bir akım bu ayrımı sınıfsal ölçülerde yapabilmek, stratejik çizgisini buna dayandırmak, bunun gerektirdiği bir politik çizgi izlemek durumundadır. Bundan uzak durmak, Kürt sorununun sınıfsal-sosyal muhtevasını gözardı etmek, ulusal sorunun çözümü ile Kürt toplumunun devrimci dönüşümü arasındaki organik bağı koparmak, sonuçta devrimden, devrimci çözüm arayışından kopmak demektir. Nitekim çıkışında genel manada devrimci bir kimliğe sahip olan Kürt hareketinin zaman içindeki evrimiyle bugün tam olarak ulaşmış bulunduğu nokta da budur.