Logo
< Sınıf çalışması ve kadro sorunu

Parti programımızda ulusal sorun I


 

Parti programımızda ulusal sorun

 

1. Bölüm

Siyasal mücadele ve parti programı

Devrimci teori siyasal mücadelede yolgösterici kılavuzdur, belli bir tarihi dönem için somutlanmış ifadesini programda bulur. Eğer devrimci bir teorik bakışınız ve bunun ürünü devrimci bir programınız yoksa, değil süreçlere doğru devrimci müdahale, olayların akışı içerisinde yönünüzü bulabilmeniz bile mümkün olamaz. Olayların karmaşık akışı içinde sayısız gelişme yaşanır, yeni durumlar ve sorunlar ortaya çıkar. Şu veya bu sınıfın/sınıf çıkarının temsilcisi her siyasal güç odağı ya da akım bu gelişmeleri kendi sınıf çizgisinde yorumlamaya ve yönlendirmeye çalışır. Bu karmaşanın içinde boğulmamak, olayların ardından sürüklenmemek, başkalarının politikalarına dolgu malzemesi olmamak, burjuva siyasal akımların ya da sınıf politikalarının yedeğine düşmemek için, her ciddi devrimci partinin kendine ait sağlam bir teorik perspektifi, bu teorik perspektifin ürünü devrimci bir programı ve bu programa hizmet eden devrimci bir stratejik çizgisi olması gerekir. Bunlar olmaksızın doğru devrimci politika ve taktikler izlemek olanağı olamaz.

Parti olarak zaman zaman altını çizerek, başından beri Kürt sorununa ve hareketine genel planda doğru yaklaşmayı başardığımızı söyleyegeldik. Bunu başarmış olmak elbette bir rastlantı değil; tersine bu, partimizin ilkelere dayalı teorik ve programatik konumunun bir sonucu olmuştur. Eğer bu üstünlük olmasaydı, olayların akışı içerisinde sayısız hata yapar, gelişmeleri zamanında ve doğru kavramayı başaramaz, şu veya bu akımın etkisinde ya da yörüngesinde kalırdık. Nitekim bugünün Türkiye solunda bunun bir dizi olumsuz örneğini görüyoruz da. Kürt hareketinin dıştan bakıldığında hala da iyi ve sorunsuz göründüğü, herkesin artık Kürdistan’da ikili iktidar var dediği bir gelişme evresinde biz, Kürt hareketinin gerçekte bir “yol ayrımı”na gelip dayanmış bulunduğunu açıklıkla saptayarak, bugünkü akibetini ciddi bir ihtimal olarak oldukça erken bir zamanda öngörebildiysek eğer, bu tam da ilkelere dayalı teorik ve programatik bakış açısı sayesinde olanaklı olabilmiştir. Devrimci döneminde bu hareketin haklı devrimci muhtevasını budalaca gerekçelerle desteklemekten geri durup da, tam da reformizme yöneldiği bir evrede tutup onu ölçüsüz abartmalara ve yüceltmelere konu edenlerin, bunu o günden beri ve hala da izleyegeldikleri kuyrukçu politikalarının dayanağı haline getirenlerin durumu ise, bu aynı konuda tümüyle negatif bir örnek olarak ele alınabilir. Böyleleri tutarlı devrimci bir bakış açısından yoksundurlar; dolayısıyla, politikada ciddi hatalar yapmaları, olayların ve başkalarının ardından sürüklenmeleri kaçınılmazdır.

Her siyasal konuya olduğu gibi temel önemde bir siyasal konu olarak ulusal soruna bakarken de partimizin programına sıkı sıkıya sarılmak durumundayız. Bizim programımız biçimsel bir gereklilik, parti olarak kabul edilebilmenin biçimsel bir aksesuarı değil, fakat siyasal mücadelenin akışı içinde partimizin her zaman ve durumda sıkı sıkıya sarılması gereken şaşmaz bir kılavuz ipidir. Partimizin kuruluş kongresinin program konulu tartışmalarında da üzerinde önemle durulduğu gibi, Türkiye sol hareketinin bu alanda son derece kötü bir geleneği var. Uzun yıllar bir programdan yoksun olmak geleneksel solda pek sorun edilmediği gibi, nihayet bir program ortaya konulduğunda ise bu çoğu durumda bir biçimsel gerekliliğin gerçekleştirilmesi olarak ele alınabilmektedir. Ortaya konulan program sınıf mücadelesi sürecinde yolgösterici bir silah, şaşmaz bir kılavuz ipi değil, çoğu kere salt parti olabilmenin biçimsel bir koşulu olarak kalabilmektedir.

Oysa program, bir partinin verdiği mücadelenin genel ufku ve temel çerçevesi demektir; ilkelerini, varmak isteği hedefleri, gerçekleştirmek istediği amaçları içerir, o hedef ve amaçlara götürecek temel yol ve yöntemlere ilişkin ilkesel yaklaşımları ortaya koyar. Bir parti mücadelenin seyri içinde sürekli kendisine kutup yıldızı gibi yol gösterecek devrimci bir programı sahipse, o sınıf bilincine dayalı öncü devrimci bir parti olmanın olmazsa olmaz temel koşullarından birine, birincisine sahip demektir. Böyle bir partinin gerçek bir amacı ve temsil etmek iddiası taşıdığı sınıfa önderlik yeteneği ve kapasitesi var demektir. Bu yoksa eğer, bir parti öncü olmanın en temel vasıflarından birinden, birincisinden, tüm ötekiler için olmazsa olmaz olanından yoksun demektir. Kendisini aydınlatacak, kendi önünü görmesini sağlayacak bir programı olmayan bir partinin öncü niteliği de yok demektir. Buna yönelik iddiası dayanaktan ve ciddiyetten yoksun demektir.

Biz her zaman programımıza başvuruyoruz ve bugünün Türkiye’sinde programına başvuran, siyasal hattını ve dönemsel taktiklerini buna göre saptayan nereydeyse tek devrimci parti durumundayız. Bugünün Türkiye’sinde ne devrimci ne reformist hemen hiçbir sol parti, siyasal faaliyet ve mücadelesinde, şeklen bağlı göründüğü programa dayalı olarak hareket ediyor değil. Partimiz bu alanda tüm ötekilerden farklıdır ve bu onun en temel üstünlüklerinden biridir.

Programımızın organik bütünlüğü

Programımız bir bütündür; bu, programımızı gerekçelendirirken hep altını çizdiğimiz çok temel önemde bir noktadır. Parti programımız değişik bölümlerden oluşsa bile toplamı içerisinde bütünsel bir organik mantığa sahiptir. Programımızın teorik ve ilkesel yaklaşımlara ayrılmış ilk ana bölümünü unutursanız, proletarya devriminin sorunlarına ayrılmış ikinci bölümdeki stratejik ve taktik yaklaşımları gereğince anlayamazsınız. Zira ikinci ana bölümdeki stratejik ve taktik tanımlamalar ve belirlemeler, tümüyle, birinci ana bölümdeki teorik ilke ve esaslardan hareketle ifade edilmiştir. Birinci ana bölüm teoriktir; orada teorik bakış açısı ve ilkeler ortaya konulmuştur. İkinci ana bölüm, ki “Türkiye Devrimi” başlıklı alt bölümle başlar, toplumsal devrimin stratejik sorunlarına ayrılmıştır. Daha ilerde “Acil Demokratik ve Sosyal İstemler” ile “Emeğin Korunması” alt bölümleri vardır, bunlar ise birlikte programımızın taktik bölümünü oluşturmaktadır. Tüm bunları “Stratejik ve Taktik İlkeler” başlıklı son bir alt bölüm tamamlamaktadır.

Programımızın teorik bölümünü unutursanız, stratejik ve taktik bölümlerini anlayamazsınız. Stratejik bölümü unutup da taktik bölümü kendi içinde esas alırsanız, bu kez stratejik ufkunuzu yitirir, böylece gündelik sürüklenmeler içinde kabaca reformizme düşürseniz. Programımızın taktik bölümü stratejik bölümüne sıkı sıkıya bağlıdır, onsuz düşünülemez, tümüyle ona tabidir, ona hizmet eder ve ona hizmet ettiği ölçede bir anlam taşır. Bu sıkı organik bağı koparıp taktik bölümü kendi içinde bir bağımsız çerçeveye indirgerseniz, böylece tipik bir reformist program elde edersiniz. Bu tipik bir II. Enternasyonal programı olur. Nitekim tarih içinde II. Enternasyonal oportünizminin ortaya çıkışının program anlayışı planındaki mantığı da tamı tamına bu olmuştur. Bunlar bizde, Kuruluş Kongresi’nin program gündemi çerçevesinde, enine boyuna tartışılmış sorunlardır.

Programımızın taktik bölümünü sratejik bölümüne sıkı sıkıya bağlı olarak, onun ışığında ve hizmetinde ele almak, temel önemde bir ilkesel yaklaşım sorunudur. Partimiz, taktiğini her durumda stratejisine tabi kılmaya, böylece strateji-taktik ilişkisi konusunda marksist-leninist bilimsel yaklaşıma bağlı kalmaya özen göstermektedir. O, bu tutum ve özenden her sapmanın, programın taktik bölümlerini kendisi için büyük bir potansiyel tuzağa dönüştürebileceği konusunda açık bir bilince sahiptir. Program Taslağı üzerine kongre tartışmaları aynı zamanda bu alandaki bilinç açıklığına tanıklık etmektedir.

Taktik bölümün teorik ve stratejik bölümlerden kopartılması, kendi içinde bir programa dönüştürülmesi, tarih içinde II. Enternasyonal’in tipik davranış biçimi oldu, bunu her zaman özenle ve önemle akılda tutmak gerekir. Kuruluşunda hiç değilse niyet planında devrimci görünen II. Enternasyonal partilerinden zamanla ama son derece de kolay bir biçimde dört dörtlük reformist partilerin doğması bundandır, işin düşünsel-programatik cephesinde bu ele alış vardır. Programımızın taktik bölümünü teorik ve stratejik bölümünden koparıp kendi içinde ele alırsanız bu size aşağı yukar bugünkü EMEP’i verir dersek, böylece sorunu anlamını ve önemini günümüze ait bir örnek üzerinden en veciz biçimde ortaya koymuş oluruz herhalde.

Kapitalizm ve ulusal sorun

Programımızın iki ana bölümünden ilkini oluşturan I. Bölüm teorik ve ilkesel yaklaşımlarımızı kapsar ve “Kapitalizm”, “Toplumsal Devrim, Sosyalizm ve Komünizm”, “Emperyalizm ve Dünya Devrim Süreci” ve “Sosyalizm Deneyimi” başlıklı dört ana alt bölümden oluşur. Eğer bir toplumsal sistem olarak kapitalizme ve bir tarihi çağ olarak emperyalizme ilişkin teorik yaklaşımlarımızın ışığında ele alınmazsa, “Türkiye Devrimi”nin bir alt başlığını oluşturan “Ulusal Sorun” bölümünü tam ve doğru anlamak olanağı bulunamaz. Program tabii ki bir ayrıntılı açıklamalar ve gerekçelendirme yeri değildir, bunu her zaman söylüyoruz. Tersine program, teorik inceleme ve çözümlemelerden çıkmış temel sonuçların saptamalar olarak en özlü biçimde kayda geçirilmesidir. Bu nedenle programımızda, ayrıntılı açıklamalar bir yana, en ufak bir gerekçelendirme girişimi bile bulamazsınız. Ama, diyelim ki, kapitalizme ilişkin bölüme bakıp da şöyle tek bir cümleyle karşılaştığınızda, böylece ulusal sorunun kapitalizm gerçeği üzerinden temel bir teorik dayanağını da bulmuş olursunuz (“Kapitalizm” üzerine alt bölümün 8. ve son maddesi): “Özel mülkiyet düzenine dayanan burjuva sınıf egemenliği, siyasal gericiliğin, savaşın, ulusal baskı ve düşmanlıkların, kadının sosyal ezilmişliğinin ve köleliğinin de kaynağıdır.” (TKİP/Program-Tüzük, s.17)

Programımızın temel önemdeki bu teorik maddesi kadın sorununu, savaş sorununu, ulusal baskı ve düşmanlıkları ve tüm biçimleriyle siyasal gericiliği, açık ve kesin biçimde kapitalizm olgusu ile ilişkilendiriyor, ana ve asıl kaynağı yönünden ona bağlıyor. Bu ortaya koyuş, sayılan temel önemde sosyal-siyasal sorunların ancak kapitalizm gerçekliği temelinde, demek oluyor ki burjuvazinin özel mülkiyete dayalı sınıf düzeninden hareketle ele alınıp açıklanabileceğini, ancak bu temel üzerinde tam ve doğru olarak kavranabileceğini anlatıyor.
Bu temel önemde bilimsel gerçeğe tarihten ya da günümüzden rastgele örnekler verilebilir pekâlâ. Birinci emperyalist paylaşım savaşı sonrasının Polonya’sında ortaya çıkan çok boyutlu ulusal sorunu, ya da örneğin Cumhuriyet sonrası Türkiye’sinde Kürtler’in inkarı edilmesini ve ezilmesini, ya da ‘90’lı yılların Yugoslavya’sındaki ulusal kopmaları ve bogazlaşmaları, ya da nihayet günümüz Belçika’sında başgösteren ulusal çekişmeleri buna örnekler olarak seçebiliriz. Bu yapıldığında görülecektir ki, sorun hep de burjuvazinin sınıf egemenliği sistemi ile, kapitalist özel mülkiyete dayalı bu sınıf düzeni ile sıkı sıkıya bağlantılıdır.

Polonya 18. yüzyılın sonunda gerçekleşen yeni paylaşımın ardından birinci emperyalist paylaşım savaşı sonrasına kadar üç parça halinde üç ayrı imparatorluğun (Alman, Avusturya ve Çarlık imparatorluklarının) ulusal boyunduruğu altında kaldı. Fakat yüzyılları bulan bu ulusal kölelikten nihayet kurtulur kurtulmaz, burjuva Polonya’sı, bu kez kendi bünyesindeki azınlıkları ulusal baskı alma yoluna gitti. Böylece bundan böyle kendisi kapsamlı bir yeni ulusal sorunlar ülkesi haline geldi. “Ulusal kurtuluş” şiarı ile yola çıkan kemalist burjuvazi egemen hale gelir gelmez Kürtleri inkar etti, onları tüm öteki azınlıklarlar birlikte sistemli bir baskı ve asimilasyona tabi tutmaya yöneldi. Her iki durumda da sorunun kaynağı, kurulan yeni rejimlerin burjuva sınıf niteliği idi. Burjuvazi kendi pazarına egemen olmakla kalmıyor, olanak bulduğu ölçüde bunu öteki halkların köleleştirilmesine dayalı olarak genişletmeye bakıyor, bu arada tüm azınlıkları temel demokratik haklarından yoksun bırakıyordu. (Oysa aynı tarihi döneme denk gelen Ekim Devrimi, temelden farklı bir tutumla tüm ulusların özgürlüğünü ve temel demokratik haklarını tam güvenceye alıyordu.)

Her bakımdan daha da öğretici olan 20. yüzyıl Yugoslavya’sıdır. Birinci emperyalist savaşı izleyen evrede, kendilerini yüzyıllardır ezen Avusturya ve Osmanlı imparatorluklarının ortadan kalkması ile bağımsız bir devlet haline gelen halklar Yugoslavya’sında, bu kez Sırp egemenliğine dayalı kapsamlı bir ulusal sorun ortaya çıktı. İkinci Dünya Savaşı’na paralel olarak gelişen Yugoslav halk devrimi, faşist işgalcileri altederek ve burjuva-feodal sınıflar iktidarını yıkarak, bu mücadeleler içinde kenetlenmiş ve kaynamış halkların gönüllü devrimci birliğine dayalı bir federal cumhuriyetler birliği kurdu. Devrim sayesinde ve devrim ayakta olduğu sürece, tüm Yugoslav uluslarının ve azınlıkların hakları tam güvence altında idi. Fakat devrimci sürecin çok geçmeden kesintiye uğraması ve böylece burjuva sınıf ilişkilerinin yeniden kurulması ölçüsünde, beraberinde kapitalizme özgü tüm öteki sorunlarla birlikte ulusal baskı, ayrıcalıklar, önyargılar, çekişmeler ve düşmanlıklar da gerisin geri sökün etti. Ve bilindiği gibi bu, federal birlikten kopmalarla çıplak “ulusal” burjuva sınıf iktidarlarının kurulduğu ‘90’lı yıllarda, tarihin gördüğü en trajik ulusal boğazlaşmalar boyutlarına ulaştı. Devrimin birleştirip kenetlediği, içiçe geçirip kaynaştırdığı kardeş halklar, kuşaklar boyu iz bırakacak kitlesel boğazlaşmalarla birbirlerinden koptular, kanlı bıçaklı düşmanlar haline geldiler.

Yugoslavya ile Sovyetler Birliği’ndeki kapitalist restorasyon süreçleri, burjuva sınıf ilişkilerinin, giderek de iktidarlarının kurulması sürecine, kapitalizmin tüm öteki melanetlerinin yanısıra, ulusal sorunun her biçimiyle yeniden ortaya çıkışının eşlik ettiğini son derece öğretici biçimde göstermektedir.

Buna, sorunun kapitalist sınıf ve mülkiyet ilişkileriyle bağına, daha farklı örnekler de verilebilir. Bugünün Belçika’sı dünyanın en zengin ve kültürlü ülkelerinden biridir ve az-çok düzenli işleyen bir burjuva demokrasisine sahiptir. Fakat böyle bir ülkede buna rağmen farklı etnik kimlikleri birarada tutan bağlar günden güne gevşemekte, zaafa uğramakta, olayların seyri ülkenin birliğini tehdit etmekte, hatta bazıları bu sürecin sonunun Belçika’nın parçalanması olacağını söyleyebilmektedirler. Bunun gerisinde, şu veya bu burjuva sınıf çıkarının ulusal dil ve kültür farklılıklarını kendi gerici amaçlarına alet etmeye yönelmesi vardır kuşkusuz, ırkçı ayrımcılığa dayalı faşist Flaman hareketi bunun ifadesidir. Belçika örneği de sorunun burjuva özel mülkiyet düzeniyle kopmaz organik bağını ortaya koymaktadır.

Tersinden de sosyalist Ekim Devrimi tarihsel örneği var önümüzde. Rusya proletaryasının burjuvaziyi devirmesi, beraberinde ulusların özgürlüğünü ve siyasal bakımdan eşitliğini getirdi. Ezilen uluslar ve istinasız tüm azınlık topluluklar, ulusal özgürlüğe ve demokratik ulusal haklarına kavuştular. Yüzyılların “halklar hapishanesi”, sosyalist Ekim Devrimi sayesinde, özgür ve eşit ulusların gönüllü birliğine dayalı bir devrimci halklar cumhuriyetine dönüştü. Fakat ne zamanki Sovyetler ülkesinde sosyalizmin kuruluşu zaafa uğradı ve adım adım bir yeni burjuvazi peyda oldu, işte o zamandan itibaren ve bu aynı sürece paralel olarak, ulusal baskı ve ayrıcalıklar da peyder pey kendilerini hissettirmeye başladılar. Sosyalizmin idealleri ve pratik kuruluş süreci halkları kenetleyip kaynaştırırken, tersinden kapitalizmin restorasyonu onlar arasındaki bağları adım adım kemirdi, gevşetti, zamanla birbirinden soğuttu ve uzaklaştırdı. Nihayet yıkılış ve dağılma ile birlikte burjuva gericiliği milliyetçiliği en rezil biçimiyle bayrak haline getirdi, milli çekişmeler, düşmanlıklar, yer yer boğazlaşmalar başgösterdi.

Bütün bunlar ve bunlara eklenebilecek sayısız başka tarihsel ya da güncel örnekler, tümüyle nesnel tarihsel veriler olarak durmaktadır önümüzde. Ve bütün bu verilerin birlikte doğruladığı temel önemde gerçek ya da gelip birleştikleri ortak payda, programımızın kapitalizm bölümünün 8. maddesinde dile getirilen o özlü temel teorik tezden başkası değildir: “Özel mülkiyet düzenine dayanan burjuva sınıf egemenliği, siyasal gericiliğin, savaşın, ulusal baskı ve düşmanlıkların, kadının sosyal ezilmişliğinin ve köleliğinin de kaynağıdır.”

Bütün bunlardan programımızın yapısı ve organik bütünlüğü bakımından çıkan sonucu bir kez daha yinelemek gerekir: “Ulusal Sorun”a ayrılmış alt bölümü, her durumda, 1. ana bölümde yer alan bu temel teorik yaklaşımın ışığında ele almak zorundayız. Fakat bu da kendi başına yetmez; bunu, “Emperyalizm ve Dünya Devrim Süreci”ne ayrılmış III. bölümde, emperyalizm çağına ilişkin olarak ortaya konulan teorik gerçeklerle de mutlaka birleştirmek gerekir.

Emperyalizm çağı ve ulusal sorun

Programımızın bu bölümünde (18. madde) çağımızda ulusal sorunun kaynağına ve ulusal kurtuluş dinamiklerine ilişkin olarak şu tespitler ortaya konulur: “Zayıf ülkelerin ve ulusların bir avuç emperyalist devlet tarafından iktisadi, mali ve siyasi boyunduruk altına alınarak köleleştirilmesi, ulusal baskıyı ve sömürüyü evrenselleştirdi. Böylece ezilen ve sömürülen halkların emperyalist sömürüye ve köleliğe karşı başkaldırılarını ve kurtuluş mücadelelerini hazırladı.” (TKİP/Program-Tüzük, s.21-22)
Burada 20. yüzyılın bütün bir tarihi tarafından doğrulanmış temel önemde bir teorik yaklaşım ile yüzyüzeyiz. Emperyalizm çağı ulusal sorunu şu veya bu ülkeye ilişkin bir iç özel sorun olmaktan çıkarmış, onu dünya ölçüsünde genelleştirmiş, böylece çözümünü de ezilen halkların dünya ölçüsünde emperyalizmin baskı, sömürü ve köleliğinden kurtuluşu genel sorununa bağlamıştır. Burada hem sorunun kaynağı, hem yeni biçimi ve kapsamı, ve hem de çözümüne ilişkin temel önemde belirlemeler içiçedir. Çağımızda ulusal sorunun kazandığı bu yeni nitelik ve muhteva anlaşılmaksızın, sorunun doğru bir biçimde ortaya konulabilmesi ve dolayısıyla başarılı bir çözüme bağlanması olanaklı olamaz.

Emperyalizm, her zaman ve binbir yol ve yöntemle, ülkeleri denetim altına almaya ve ulusları köleleştirmeye çalışır. Tam da bu nedenle ve bu sayede ulusal sorunu döne döne yeniden üretir. Onu salt bir siyasal kurtuluş sorunu olmaktan çıkarır, uluslararası sermayenin sömürü ve köleliğinden kurtulma sorununa, yanı sosyal kurtuluş sorununa bağlar.

20. yüzyılın bütün bir tarihi bu temel marksist-leninist yaklaşımı, olumlu deneyimler üzerinden olduğu kadar olumsuz deneyimler ya da mevcut deneyimlerin olumsuz yönü üzerinden de sınamış bulunmaktadır. 20. yüzyılın ulusal özgürlük mücadeleleri genel planda emperyalizme karşı kurtuluş mücadeleleri olarak gerçekleştiler. Fakat bu mücadeleler salt siyasal kurtuluş sınırları içinde kaldıkları ve emekçilerin sosyal kurtuluş mücadeleleri ile birleştirilemedikleri ölçüde ise, emperyalizmin köleliği yeni biçimler (yeni-sömürgeci biçim ve yöntemler) altında kaçınılmaz olarak yeniden kuruldu.

Öte yandan programımızın 20. maddesi emperyalizmin “bir şiddet ve gericilik eğilimi” olduğunu, “çağdaş dünyadaki her türlü gericiliğin temel dayanağı”nı oluşturduğunu tespit eder(s.22). Emperyalizmin bir şiddet ve gericilik eğilimi olduğunu, dahası çağdaş dünyadaki her türlü gericiliğe de temel dayanak oluşturduğu gerçeğini unutursak, programımızın ulusal sorun bölümünü gene tam olarak anlayamayız. Emperyalizm bir şiddet ve gericilik, saldırganlık ve savaş eğilimidir. Hilferding’in tarihsel olaylarla tam olarak doğrulanan ünlü veciz ifadesinde dile getirildiği gibi, “emperyalizm özgürlük değil fakat egemenlik peşindedir”.

Amerikan emperyalizminin Ortadoğu’ya ve üstelik demokrasi götürmek iddiasıyla yaptığı son müdahaleler bile, bu maddede ortaya konulan bütün bir teorik gerçeği olduğu gibi kanıtlamaktadır. Savaş, kitlesel katliamlar, işkence sorunun bir yanıysa, emperyalist amaçlarına ulaşabilmek için her türden gerici akımla işbirliği bunun öteki yanıdır. Mazlum Filistin halkına kan kusturan siyonizme emperyalizmin sunduğu birleşik destek bu aynı olguya ayrı bir örnek olarak verilebilir

Bu kapsamlı ve çok yönlü belirlemenin ulusal sorun sözkonusu olduğunda ne anlama geldiğini somut olarak görebilmek için kendi toplumumuza bakmamız bile yeterli olabilir. İnkarcı Türk burjuvazisi Kürt ulusu üzerindeki köleci egemenliğini sürdürürken her dönem emperyalizmin tam desteğine sahip olmuştur. 12 Martlar ve 12 Eylüller toplumsal muhalefetle birlikte Kürt halk hareketinin de ezilmesi demekti; ve her ikisinin de arkasında ABD emperyalizmi, NATO ve NATO üzerinden genel olarak batılı emperyalistler vardı. Sorunun bu yönü üzerinde programımızın ulusal sorun üzerinden Kürt sorununa ayrılmış bölümünü ele alırken daha yakından görmek olanağı bulacağız.

Devrimci proletaryanın ulusal
sorunda nihai hedefleri

Programımızın teorik bölümünde ulusal soruna ilişkin olarak referans olacak yaklaşımlar bundan da ibaret değildir. Programımızın “Toplumsal Devrim, Sosyalizm ve Komünizm” başlıklı ikinci bölümünün 13. maddesinde denilir ki; “Proletaryanın nihai hedefi, toplumun sınıflara bölünmesinin ve bu bölünmeden doğan her türlü toplumsal ve politik eşitsizliğin ortadan kaldırılmasıdır.” Bu aynı zamanda uluslar arasındaki her türden eşitsizliğin ortadan kaldırılması anlamına gelir. Nitekim ilgili madde dolaysız olarak buna da işaret ediyor:

“Bir tarihi geçiş çağının ardından ulaşılacak sınıfsız komünist toplumda, insanın insan tarafından sömürüsü son bulur. Çalışma bir eziyet ve geçinmek için bir zorunluluk olmaktan çıkar, yaşamın doğal bir gereksinmesi haline gelir. İşbölümüne kölece bağımlılık, onunla birlikte kafa emeği ile kol emeği arasındaki farklılık ortadan kalkar. Kadın-erkek eşitsizliği tüm görünümleriyle silinip gider. Uluslar arasına örülmüş her türden çitlerin yıkılmasıyla birlikte devlet sınırları da ortadan kalkar...”

“Uluslar arasına örülmüş her türden çitlerin yıkılması” -bu, biz marksistlerin ulusal sorunu bir tarihsel kategori olarak ele alan görüşünün mantıksal bir yansımadır. Ulus bir tarihsel üründür; tarihin belli bir evresinde, kapitalizmin şafağında biçimlendi ve tarihin ileriki bir evresinde, sınıfların ve sömürü ilişkilerinin tasfiyesine bağlı olarak da silinip gidecektir. Ulusla birlikte elbetteki onunla kopmaz biçimde bağlı olan her şey, uluslar arasına örülmüş görünür-görünmez her türden sınır ve çitler, ve elbetteki bu arada ulusal sınırlar da silinip gidecektir.

Ama biz komünistler, aynı zamanda, uluslar özgürleşmeden, siyasal ve kültürel açıdan gelişip serpilmeden, uluslar arasında her alanda ve düzeyde eşitlik ilişkileri kurulmadan, bu temel üzerinde tarihten kalma bütün güvensizliker, haksızlıklar, her türden eşitsizlikler giderilmeden, bu çitlerin yıkılamayacağını da, geleceğin uluslarötesi büyük insanlık ailesinin kurulamayacağını da çok iyi biliyoruz. Dolayısıyla programımızın bu bölümü ulusal soruna ilişkin çok daha ileri, çok daha geniş bir tarihsel perspektif içerisinde, salt komünizmin ilk evresi olarak sosyalizm üzerinden de değil, sosyalizmden komünizme geçiş süreci üzerinden bir temel tespit yapıyor. Sınıflı toplumun, tüm öteki sosyal ve siyasal sorunlar kadar, uluslar arasında örülmüş çitlerin de kaynağı olduğunu, oysa sınıflı toplumdan sınıfsız topluma geçişi sağlayacak tarihsel sürecin uluslar arasındaki ilişkilere yeni bir temel kazandıracağını, onları sürekli bir biçimde birbirine yakınlaştıracağını ve kaynaştıracağını, giderek de ulusal her türden ayrım ve farkın anlamını yitireceğini, proleter devletin akibetine ilişkin ünlü marksist ifadeyle, ulusların “sönümleneceği”ni anlatıyor.

Demek ki programımızın ulusların özgürlüğüne ve temel haklarına ilişkin stratejik hedefleri, insanlığın geleceğine ilişkin bu daha genel ve geniş hedefler içinde kavranmalı, bu aynı tarihi sürecin bir alt basamağı olarak görülmelidir.

Devrimci proletarya enternasyonalisttir

Programımızın ulusal soruna ilişkin teorik tutumu bundan da ibaret değil. Daha bir de sosyalizmin tarihsel deneyimlerinden çıkarılmış ilk sonuçlar var. Bu deneyimlere programımızda “Sosyalizm Deneyimi” başlığı altında başlı başına bir bölüm ayrıldığını biliyoruz.

Burada ulusal sorunla bağlantılı en temel konu proletarya enternasyonalizmidir. Proletarya enternasyonalizmi gerçekte programımızın bütün bir ruhudur. Buna dayalı tutum ve yaklaşım programımızın bütününe sinmiştir. Teorik bölümün daha ilk satırları örneğin bununla başlar: “Kapitalizmin uluslararası karakteri, proletaryanın devrimci sınıf mücadelesine de uluslararası bir karakter kazandırır. Bütün ülkelerin proletaryasının tarihi eyleminin yöneleceği nihai hedef ortaklığı buradan gelir.”(s.15)

“Uluslar arasına örülmüş her türden çitlerin yıkılması”na ilişkin hedef, bu aynı enternasyonalist yaklaşımın kendini nihai hedefler üzerinden göstermesidir.

Yine emperyalizm bölümünde, emperyalist küreselleşmeye ayrılmış maddeyi izleyen madde, emperyalizmin halkların köleleştirilmesine ve her düzeyde eşitsizliklerin derinleştirilmesine dayalı yöneliminin karşısına proletaryanın devrimci enternasyonalist tutumunu ve dolayısıyla daha geniş bir çerçevede dünya devrimi perspektifini çıkarır (26. madde): “Emperyalist küreselleşmeye devrimci proletaryanın yanıtı devrimci enternasyonalizm, çözümü dünya devrimi ve sosyalizmdir. Üretici güçlerin bugünkü uluslararasılaşma düzeyi, proleter sınıf mücadelesi ve proletarya devrimi için son derece güçlü bir enternasyonal temel yaratmıştır. Engeller ve sorunlar kadar, onların aşılması ve çözümü de uluslararasılaşmıştır. Uluslararası devrimci sınıf mücadelesinin gerektirdiği her düzeyde örgütlenmeler, bugün her zamankinden daha fazla gerekli ve nesnel açıdan olanaklıdır. ”(s.25)

Programımızda 20. yüzyılın kusurlu sosyalizm deneyimlerine de bu temel yaklaşımların ışığında bakılmaktadır. “Tek ülkede sosyalizm” teorisinden beslenen “ulusal sosyalizm” anlayışının mahkum edilmesi, burada ortaya konulan temel noktalardan biridir. 30. 31. ve 32. maddeler bu sorunu ele alır. “Kapitalizmin yarattığı iktisadi ve kültürel temeller üzerinde, ondan daha ileri bir uygarlık olarak sosyalizm, gerçek sonuçlarına ancak evrensel bir çerçevede ulaşabilir. Sosyalizme geçişin öncelikle en zayıf halkalarda gündeme gelmesi, bu gerçeği değiştirmez.” tespiti, dünya devrimi sürecinin eşitsiz gelişme seyrinden doğan geçici tarihi durumların “ulusal sosyalizm”in meşrulaştırılmasına dayanak yapılmasını hedef alır. 20. yüzyılın bütün bir tarihi deneyiminin de gösterdiği gibi “ulusal sosyalizm”bir çıkmaz yoldur. Sosyalizmin tek tek ülkelerin kendi sınırları içinde bütün sonuçlarına götürülebileceği iddiası bilimsel dayanaktan yoksundur ve deneyimin de gösterdiği gibi sonuçta yalnızca yozlaşmaya ve yıkıma götürür. Enternasyonalizm ilkesi ve dünya devrimi perspektifi burada tek çıkış yoludur. Sömürüsüz ve sınıfsız bir toplumun inşası “uluslar arasına örülmüş her türden çitlerin yıkılması”ndan, sınırsız ve devletsiz bir dünyanın kurulmasından ayrı düşünülemez, bundan ayrı gerçekleşemez. Programımızın da net ifadelerle vurguladığı gibi, “... Sosyalizme geçiş sorunuyla öncelikle yüzyüze kalan ülke proletaryası, kazanımlarını kalıcılaştırmak istiyorsa, kendi devriminin kaderini hiçbir biçimde uluslararası devrimin kaderinden koparmamalıdır.” (s. 27, madde: 32). “... Devrimin sürekliliği ve dünya devrimi perspektifi, kesin zafer için belirleyici önemdedir.”(s. 30, madde: 39).

Komünistler ulusal sorunu ele alırken, kapitalizm koşullarının döne döne yarattığı ulusal sorunlara çözüm ararken, bütün bunlara dayalı geniş bir perspektifle hareket ederler. Ulusal baskıya, köleliğe, uluslar arasındaki her türden eşitsizliğe karşı kararlılıkla mücadele ederler. Ulusların özgürlüğünü ve tam hak eşitliğini içtenlikle savunurlar. Fakat bütün bunları yaparken de hiçbir biçimde ulusal dargörüşlülüğe, içe kapanıklığa ve hele hele de milliyetçiliğe zerre kadar prim vermezler. Haklı ulusal istemlerin farklı uluslardan işçilerin ve emekçilerin birbirinden şu veya bu biçimde uzaklaştırılmasına dayanak yapılmasına karşı aynı kararlılıkla mücadele ederler.

Bu, temelde ulusal sorunu sınıfsal bir bakış açısıyla, yani devrimci proletaryanın bakış açısıyla ele almak anlamına gelmektedir. Programımızın “Ulusal Sorun”a ayrılmış özel bölümünü incelediğimizde bunun somut anlamını daha somut biçimde görmüş olacağız.