Logo

Kamu emekçileri hareketi ve görevler


 

Kamu emekçileri hareketi
ve görevler

Hareketin seyrine bağlı olarak çeşitli dönemlerde kamu emekçileri hareketi üzerine değerlendirmeler yapmış ve çeşitli tespitlerde bulunmuştuk. Bugün de temelde önderlik düzeyinde yaşanan ve giderek tabana doğru genişleyen zayıflıklar üzerinden kamu emekçileri hareketini yeniden değerlendirmek ve devrimci görevler çıkarmak güncel bir ihtiyaçtır.

Hareketin geçmişine kısa bir bakış

Hareketin bugün evrildigi noktayı anlamak için kısaca geçmiş sürecine bakmak gerekiyor. ‘89 bahar eylemliliklerini izleyen süreçte kamu emekçileri grevli-toplusözleşmeli sendika talebini yükselttiler. Devletin hareketi ezmek için uyguladığı fiziki baskı ve teröre rağmen bedeller ödeyerek mücadeleci ve direngen bir gelenek yarattılar. Devletin tüm baskısına ve yasal engellemelerine rağmen birçok sendikayı fiilen kurarak, böylece meşru mücadele hattının geniş kamu emekçisi kitlesi içerisinde ve toplumun çeşitli kesimlerinde kabul görmesini ve benimsenmesini sağladılar. Bu dönemde işyerlerinde ve şubelerde devrimci kamu emekçilerinin etkin oluşu, fiili-meşru mücadele hattı izlenmesini ve “hak verilmez alınır” anlayışının hareketin geneline hakim olmasını koşulladı. Tabandan da destek gören militan mücadele anlayışı, sendikalarda bulunan reformist anlayışların uzlaşmacı-pasif mücadele eğilimini bir süreliğine de olsa geriletebildi.

Kamu emekçileri hareketinin fiili-meşru mücadele hattı izledikçe militanlaşan ve politikleşen bir sürece doğru evrilmesi, ağırlıklı olarak fiziki baskı ve şiddet yoluyla hareketi ezmeyi amaçlayan devleti yeni manevralara zorladı. Bu manevranın bir ayağını sendikal bürokrasi eliyle harekete düzen içi kanallar açmak oluşturuyordu. Diğer ayağını ise grevsiz-toplusözleşmesiz sahte bir sendika yasasını yasallaştırmak. Sendikal mücadele yerine devletle uzlaşarak bir takım ekonomik iyileştirmeler sağlamaya çalışan reformist anlayışlar devletin açtığı bu kanallara akmakta gecikmedi. Bu aşamadan sonra konfederasyonlaşma fikri reformist anlayışlar tarafından hareket içinde işlenmeye ve harekete dayatılmaya başlandı.

Sendikalizm ve ekonomizm ufkunu aşamayan ve demokratik haklar için mücadele etmek yerine “burjuva demokrasisi”ne yedeklenen ve onu iyileştirme mantığı ile hareket eden reformizm için “söke söke” alınması gereken hakların yerini hükümet yetkililerinden “hak dilenmek” aldı.

Fiili-meşru mücadele hattının izlendiği süreçte geniş kamu emekçisi kitlesini harekete geçirebilen sendikalar, konfederasyonlaşma sürecinin tamamlanması ve KESK’in kurulmasıyla birlikte, reformist anlayışların yönetimlere gelmek için kimi zaman kötü bir rekabete giriştikleri, kimi zaman ilkesiz birlikteliklere imza attıkları alanlar olarak görüldüler. Hareketin ihtiyaçlarına göre değil ama reformist, legal partilerin politik ihtiyaçlarına göre şekillendirilmeye çalışılan KESK’in mücadele programı ve çizgisi, böylelikle devletin çizdiği sınırlara da hapsolmuş oldu. Tüm programını ve mücadele anlayışını “devleti ikna etmeye” endekslemiş reformizmin düzenle bütünleşme süreci hız kazandı.

Sahte sendika yasası ve uzlaşmacı
çizgiden sendikal ihanete

4 Mart gibi şanlı bir direnişle püskürtülen sahte sendika yasası 2001 yılı sonlarına doğru mecliste görüşülmek üzere yeniden gündeme getirildi. Yasanın yeniden gündemleştirilmesi, hareket üzerinde reformist önderliğin yolaçtığı tahribatın derinleştiği bir sürece denk getirildi. Reformist önderlik bu sürece kadar kamu emekçilerinin mücadele dinamizmini devlet tarafından “muhatap” alınmanın bir dayanağı olarak kullanıyordu. Ancak yasanın mecliste görüşülme tarihi yaklaştıkça yasanın geçmesini hızlandıracak bir dayanağa dönüştürdü. Çünkü onlar için önemli olan yasanın kamu emekçilerine neler kazandırdığı ya da kaybettirdiği değil, kendilerine ne gibi olanaklar sağlayacağıydı. Böylece o güne kadar aşındırdıkları meclis koridorlarında artık siyasal bir güç olarak varlık gösterebileceklerdi. Bunun için devletin sunduğu tüm olanaklardan faydalanmak gerekiyordu. Sahte sendika yasasını da bir olanak olarak değerlendirdiler.

Yasanın yeniden gündeme gelmesiyle birlikte KESK yönetimi de önden kitlelerin direncini kırmaya, yasanın püskürtüleceğine dair inancını zayıflatmaya dönük manipülasyonlara girişti. Daha yasanın meclisten geçmesinden haftalar önce “yasa geçse dahi” ile başlayan ifadeler eylemlerde ve yapılan açıklamalarda yer almaya, şubelerde ve sendikalarda “Devlet bu sefer kararlı, bizim gücümüz ise zayıf” vb. söylemler kullanılmaya başlandı. Bu söylemlerin etkisi kısa sürede görüldü. Üye toplantılarında 4 Mart direnişi örnek gösterildiğinde kimi yerde yönetimlere gerek kalmadan bazı üyeler, “O dönem başkaydı, şimdi öyle değil” demeye başladılar. Yasa daha yasalaşmadan KESK MYK’si nezdinde kabul görmüştü. Tüm hazırlıklar da buna göre yapıldı. Ancak iş, KESK MYK’sinin ikna olması ile bitmiyordu. Geniş emekçi kitlesinde “Direndik ama yasa bize rağmen geçti” imajı yaratılmalıydı.

Bu süreçte işyerlerinin durumu daha vahimdi. Sahte yasaya bir ön hazırlık olarak öne sürülen konfederasyonlaşma süreci işyerleri ile şubeler, tabanla sendikalar arasındaki bağı zayıflatan bir etkene dönüşmüştü. Bu süreç sendikal bürokrasinin KESK içinde boy vermeye başladığı süreç olarak yaşandı. Programsızlık, birbirini tekrar eden pasif ve kısır eylem biçimleri, giderek savunma çizgisinin dahi gerisine düşülmesi, kazanana kadar değil emekçilerin havası boşalana kadar yapılan merkezi eylemler, tümü birarada işyerlerindeki emekçileri sendikalardan uzaklaştırdı. Sendika şubeleri ya reformist legal partilerin aktif üyelerinin ya da devrimci ve devrimci çevrelere yakın kamu emekçilerinin gelip gittiği lokallere dönüştü. İşyerleri seçim döneminde delege çıkarma mantığıyla “kafa-kol” ilişkileri üzerinden çalışma yürütülen alanlar olarak görülmeye başlandı. Sendikalara uğramayan ancak merkezi eylemlere katılan yarı-aktif üye ile üye olmadığı halde, sürece bağlı olarak harekete geçen belli sayıda kamu emekçisi dışında, sendikalar geniş kitleler tarafından sahipsiz bırakıldı.

Daha bir de, reformist önderliğin yolaçtığı bu tahribat, “sokak eylemlerini fetişleştiren” anlayışlara (devrimci kamu emekçilerine) maledilmeye çalışıldı. Onlara göre, tabanı sendikalardan uzaklaştıran “sendikal mücadele ile siyasal mücadeleyi” birbirine karıştıran, dar grupçu bir bakışla hareket eden ve “marjinal” eylem biçimlerini harekete dayatan devrimci kamu emekçileriydi!

26 Mayıs eylemi: Reformist
önderliğe anlamlı yanıt

KESK önderliğinin pasif mücadele biçimleriyle süreci geçiştirmeye çalıştığı bir aşamada gerçekleştirilen 26 Mayıs (2001) eylemi öncesinde hükümet, ülkenin dört bir yanından Ankara’ya doğru yola çıkan kamu emekçilerine gözdağı vermek amacıyla tehditvari açıklamalarda bulundu. Yürüyüş güzergahlarına barikatlar kuruldu. Fakat 20 bini aşkın emekçi barikatları aşarak Ankara’ya aktı. Barikatlarda yönetimlerin pasif tutumları, sınırlı sayıda devrimci kamu emekçisinin sınırlı müdahalesiyle aşıldı. Eylem öncesinde kitlelere “Yasayı püskürtmek için Ankara’ya gidiyoruz” denilmesine rağmen, Ankara’da, “Sesimizi duyurduk, eylemin amacı kamuoyu oluşturmaktı, eylem amacına ulaştı” denilerek, birçoğu alanda kalmak üzere gelmiş emekçiler geri gönderildi. Ne devlet ne de KESK yönetimi yasayı püskürtmekte kararlı ve militan bir kitle bekliyordu.

26 Mayıs eyleminden sonra mücadeleci dinamikleri yıldıracak, kitlelerdeki umudu kıracak eylem programları hayata geçirildi. Yasanın meclisten geçtiği 2001 Haziran ayına kadar hedefsiz, birbirini tekrar eden ve parçalı eylem biçimleri, hem yerellerde gerçekleştirilen düşük katılımlı eylemlerle, hem de adı merkezi olan ancak yönetim düzeyinde katılımla sınırlı Ankara eylemleriyle hayata geçirildi. Eylem programının ana hedefini “yasa meclise gelirse” bakışı belirledi. Bu mantık sonucunda, sayısı her eylemde azalan, giderek umutsuzlaşan ve hem kendine hem mücadeleye güvenini yitiren kitleler defalarca Ankara’ya çağrıldı ve geri gönderildi. Böylece yasayı püskürtme potansiyeli taşıyan dinamikler yoruldu ve yıldırıldı.

Sonuçta, çoğu devrimcilerden oluşan, sınırlı sayıda emekçinin devlet terörüyle ezilmesiyle yasa meclisten geçti. Alanda yaşanan çatışma ise KESK bürokratları tarafından “direndik ama olmadı” demagojisine malzeme yapıldı.

Mücadelenin bundan sonraki seyrini belirleyecek olan yasanın meclisten geçip geçmemesi değildi kuşkusuz. Devrimci bir mücadele programı ve çizgisi temel alınabilir, ama yasa buna rağmen meclisten geçebilirdi. Buradaki temel sorun, reformist önderlik tarafından harekete hakim kılınan mücadelenin öz gücüne olan güvensizlik durumu ve moralsizlik ruhhalidir.

Bürokratik işleyiş kurumsallaştı,
sendikal ihanet derinleşti

Yasa sonrası sendikalar hızla genel kurullarını gerçekleştirdiler. Kurullar, önden yapılan ilkesiz ittifakların bir sonucu olarak hareketin bugünkü zayıflıklarının temelini oluşturan ÖDP, HADEP, EMEP üçlüsü ve CHP, İP, Sendikal Birlik’in yönetimleri paylaşması şeklinde gerçekleşti. Yasaya o denli uyum sağlandı ki, “grev ve toplusözleşme” ifadesi sahte yasada buna engel teşkil edecek ifadeler bulunmamasına rağmen tüzüklerden çıkarıldı. Devleti karşılarına alacak ve sendikaların kapanmasına zemin oluşturacak tüm ifadeler tüzüklerden temizlendi (anadilde eğitim hakkı örneğin). Uzun bir süredir fiilen uygulanmakta olan, kararların MYK tarafından alınması ve alta doğru dayatılması tüzükle birlikte yasal hale getirildi. Bundan sonra temel hedef “üye kaydederek kitleselleşmek” ve “yetkiyi almak” olarak belirlendi. Üye yapmak için devlet eliyle kurulmuş rakip sendika Kamu-Sen hedef alındı ve tüm politikalar Kamu-Sen’in teşhirine göre belirlendi. Yürütülen çalışmalar bu doğrultuda şekillendi.

Yasa sonrası “toplu görüşmeyi toplusözleşmeye” çevireceğiz iddialarının dayanaksızlığı yapılan ilk “görüşme” sürecinde açığa çıktı. Sendikaların “görüşme” öncesi hazırladığı “toplu görüşme taslakları” yönetimler tarafından hazırlanarak şubelerde dağıtıldı. Çalışanların mı yoksa devletin mi çıkarlarını savunduğu belli olmayan, çalışanlar arası rekabeti ödül-ceza taktiğiyle teşvik eden, işverenin çalışanlara vereceği cezai uygulamaları düzenleyen vb. maddelerin bulunduğu taslaklar tümüyle 657 sayılı yasayı temel alan ve yasayı meşrulaştıran bir bakışla kaleme alınmıştı. Kamu emekçilerinin gerçek talepleri değil, hükümet yetkililerinin kabul edebileceği maddeler taslağın ana eksenini oluşturuyordu.

Bu taslak metin ne işyerlerinde tartışılabildi, ne de görüşme sürecinde gündeme getirilebildi. Tabanın “gözünü boyamaya” dönük kaleme alınmış gereksiz ve anlamsız bir metin olarak rafa kaldırıldı. Görüşme süreci ise pratikte ücret talebine indirgendi. Ancak bunda dahi bir kazanım elde edilemedi. Hükümetin belirlediği oranda komik bir artışla görüşme süreci tamamlandı.

Böylece, kamu emekçilerinin 12 yılda yarattığı, devletin onca baskı ve terörle ezemediği fiili-meşru mücadele geleneği sahte bir sendikal bürokrasi eliyle tasfiye edilmiş oldu. Sırada devrimci ve reformist unsurlarıyla kamu emekçileri hareketi içerisinde etkin bir güç haline gelen KESK’in üzerine yapıştırılan “sol” etiketten kurtarılması vardı. Baştan beri kitlelerin geri bilincini öne sürerek kendini buna uydurmaya çalışan reformist anlayışlar, geniş emekçi kitlelerin bu etiket yüzünden sendikalardan uzak durduğunu daha açık ve doğrudan ifade eder hale geldiler.

Sendika seçimleri sürecinde ÖDP’nin sendikal alandaki uzantısı olan DSD, çıkardığı broşürlerde yasanın çıkmasını bir kazanım olarak sundu ve “bu yasa bile bizim mücadelemiz sonucu çıkmıştır” diyerek bundan övünç duyabildi. Yasa sonrası süreci ve yeni görevleri tanımlarken ise devrimci kamu çalışanlarına saldırdı, kitlelere dayalı eylem çizgisi argümanının arkasına saklanarak uyumlu ve ılımlı bir “mücadele çizgisi”ni meşrulaştırmaya çalıştı. Baştan beri utangaçça dile getirilen reformist politikaları ve yasalara uyumlu eylem çizgisini artık daha rahat ve net ifade etti. DSD’nin yasa sonrası sürece ilişkin yeni görevi, şubelerdeki ilerici ve devrimci kamu emekçilerini sendikalardan “temizlemek” ve kitlelerin geri bilincini okşayacak, geniş emekçilerin katılımını sağlayacak pasif eylemleri hayata geçirmek olarak belirlenmiş oldu.

Bu tabloya sendikal bürokrasiye hayran EMEP ve kamu emekçileri hareketine dönük politikasızlıklarıyla ÖDP’ye yedeklenmek zorunda kalan HADEP eklendiğinde, ortaya bir bütün olarak reformist politikaların iflasından başka bir sonuç çıkmamaktadır. Hareket içinde etkisiz, devlet karsısında güçsüz bir görüntü bu tablonun özetini oluşturmaktadır.

Tüm bu ifade edilenlerden hareketle reformist, liberal anlayışların kitlelerin geri bilincine yaslanarak güç olduklarını düşünmek bir yanılgı olur. Reformizm temelde ekonomizm, sendikalizm ve liberal demokratizmden beslenen bir akımdır. Alana dönük politikalarını bu zemin üzerinden belirler ve kendine uygun politikalar üretir. Reformizm, hareket içinde güç oluyor, hareketin taleplerine, bilincine, önderliğine ve mücadele anlayışına hakim hale geliyorsa bunun gerisinde politik bir gücün yattığını da görmek gerekir. Devrimci bir önderliğin yaratılamadığı koşullarda harekete reformizmin hakim olması bir bakıma kaçınılmazdır.

Devrimci kamu emekçilerinin
temel zaaf ve eksiklikleri

Kamu emekçileri hareketinin grevli-TİS’li sendika talebiyle mücadele sahnesine çıktığı ilk yıllarda işyerleri ve şubelerde devrimci unsurların etkin oluşu, hareket üzerinde olumlu bir etki yarattı. Devrimciler, tabandaki dinamik ve mücadeleci unsurların fiili-mücadele hattı izlemesine öncülük ettiler. Devrimci inisiyatif, şube ve sendika yönetiminlerindeki liberal, reformist anlayışlar üzerinde devrimci bir etki yarattı ve sürekli basınç oluşturdu. Böylece tabanın taleplerine, dinamizmine yakın durmasını sağladı.

Ne var ki bu olumlu etki, çok geçmeden yerini atalete ve alanın boş bırakılmasına bıraktı. Varolan boşluğu ise doğal olarak reformizm doldurdu. Devrimci kamu emekçilerinin alanı fiili olarak boş bırakması, reformizme terketmesi, bu temel önemde eksikliği temel önemde bazı zaaflar tamamlıyordu. Alana dönük özgün ve yol açıcı devrimci politikalar üretilememesi, her ne kadar devrimci söylemler kullanılsa da özünde ekonomizmden ve sendikalizmden ideolojik olarak bağların koparılamamamış olması bu zaafların en önemlileri olarak yaşandı. Sağlanan devrimci birliktelikler ise, seçim öncesi dönemlerde yönetime gelme mantığıyla oluşturulan, sonrasında hiçbir işlevi kalmayan birliktelikler olarak sonuçsuz ve amaçsız bir şekilde dağıldı.

Yasa öncesi tabanı hedef alan çalışma yapılmadığı gibi yasa sonrasında ise reformizme yedeklenildi. Kimi yerde şube yönetimlerine gelebilmek için kirli ittifaklara ortak olundu. “Üye kampanyaları” KESK yönetiminin belirlediği çerçevelerde yürütüldü. Yapılan toplantılarda ve işyeri gezilerinde reformist önderliğin yolaçtığı tahribata ve hareketin bugünkü durumuna ilişkin tok bir karşı duruş sergilenmedi. Devrimci bir önderlik yaratma noktasında ne programatik ne de pratik düzeyde reformizmden köklü bir kopuş ve ayrışma yaşanması yönünde bir çaba gösterilmedi.

Dahası devrimcilerin üstten oluşturdukları birliktelikler, tabana doğru alternatif bir devrimci program sunamadıkları, pratik çalışma yürütemedikleri için, süreçten hoşnutsuz ilerici unsurların yaşadığı umutsuzluğun da pekişmesine neden oldu. Devrimci çalışma, şube toplantılarında kendini hareketin dışında tutan ve sürekli eleştiren konuşmalara, pratik çaba ile birleşmeyen eleştirilere, yönetimlere gelmek için ortak olunan ilkesiz birlikteliklere indirgendi.

Güncel mücadelenin talepleri devrimci siyasal bir iktidar mücadelesine bağlanmadı. Bu yönlü bir çalışma yürütülmedi. Arayış içinde olan, ancak güven vermeyen devrimci birlikteliklere de ilgi göstermeyen ilerici unsurlar ya sendikalardan uzaklaştılar ya da reformist etkiye açık hale geldiler.

Devrimci önderlik sorunu en yakıcı
ihtiyaç olarak ortada duruyor

Daha önce de bir çok kez hareketin yaşadığı temel zaaf alanı olarak devrimci önderlik sorununu ortaya koymuştuk. Bu sorun hala orta yerde duruyor. Üstelik daha acil ve zorlu bir çalışmanın konusu olacak şekilde.

Bugün sahte yasanın yasalaşması ile hareket, çıktığı noktadan bir adım geridedir. Ancak komünistler hareketin sorunlarını ve ihtiyaçlarını yasaya endeksli olarak değerlendiremezler. Sermaye iktidarının toplumsal bir devrimle altedilmesi uzun sürecinde, kazanılan ya da kaybedilen mevzileri, sınıf mücadelesinin gücüne ve eksikliklerine bağlı olarak dönemsel bir kazanç ya da kayıp olarak görürler. Daha önce de bir değerlendirmemizde vurguladığımız gibi; “Emekçi sınıf ve kitle hareketinin toplam mücadele sürecinde kısmi bir takım hakların elde edilip edilememesine göre bir değerlendirmeye gitmek, hareketin başarısını ya da başarısızlığını bu ölçütle ele almak da yanıltıcı olduğu kadar yanlıştır. Sömürünün ve sermaye iktidarının egemenliğinin sürdüğü koşullarda kısmi iktisadi, sosyal ve siyasal bir takım hakların elde edilmesi durumunda bile, bu kazanımların kendi başına bir anlam ifade etmediğini, her an tekrar sermaye tarafından gaspedilebilecegini, sınıf mücadelesi tarihi ve günümüzün pratik gerçekleri döne döne ortaya koyuyor. Emekçi kitlelerin güncel ve yakıcı talepleri için kendiliğinden yürüttüğü mücadelede gerçek kazanımlar elde edebilmesi, sorunların kaynağında yatan ve taleplerin önünde engel olan iktidar mücadelesine yönelmenin önkoşulu ise devrimci sınıf mücadelesi içinde siyasallaşmış bir hareket kimliği ve düzeyidir.” (8 Eylül ‘98)

Bu tespit ve değerlendirmede dile getirilenler hala güncelliğini koruyan yakıcı sorunlara işaret etmektedir.

Alana dönük devrimci çalışmanın
zorlukları ve imkanları

Alana dönük çalışmada alanın sorunlarını görmek, zorluklarının farkında olmak, ancak imkanlarını da doğru değerlendirmek gerekiyor.

Genel anlamda sınıf ve kitle hareketinin yaşadığı durgunluk, sendikal ihanetin yolaçtığı tahribat, işçi sınıfıyla ortak mücadelede birleşemediği gibi kamu alanında dahi mücadelenin parçalı ve dağınık bir seyir izlemesi kamu emekçileri hareketinin yaşadığı temel sorunlar arasında yer almaktadır. Ancak sermayenin alana dönük kapsamlı saldırı politikası (kamu emekçilerinin tasfiyesi, özelleştirme, iş güvencesinin ortadan kaldırılması, ekonomik alanda yaşanan hak gaspları, sosyal hakların tasfiyesi vb.), sendika yönetimlerinin bu saldırılara karşı hareketsiz ve duyarsız kalması sendikalarda örgütlü ya da örgütsüz geniş bir kamu emekçisi kitlesini harekete geçirecektir.

Saldırıların yıkıcı sonuçlarını güncel yaşamlarında hisseden emekçilerin mücadeleye yatkın, devrimci müdahaleye açık, politik etkiye duyarlı hale geleceğini görmek ve bunu temel alan bir çalışmayı şimdiden örmek gerekmektedir. Sahte sendika yasasının yasalaşmış olması grevli-toplusözleşmeli sendika talebini mücadelenin merkezine almaya engel değildir. Ancak bu talebi kendi başına amaçlaştırmamak, ekonomik, sosyal ve demokratik haklar mücadelesinin, hak alıcı bir aracı ve yöntemi olarak pratik çalışmanın konusu etmek gerekiyor. Mücadelenin güncel taleplerini sermaye düzeni ve iktidarına karşı mücadele ile birleştirmek, emekçilere gerçek çözüm yolu olarak iktidar hedefini göstermek devrimci çalışmanın temel ekseni olmalıdır.

Kamu emekçileri hareketi, 12 yıllık mücadele sürecinde fiili-meşru bir mücadele geleneğini yaratmasına, bu noktada anlamlı bir deneyim biriktirmesina, kimi zaman militanlaşan kimi zaman da politikleşen bir kimlik kazanmasına rağmen, bugün hala mücadelesinin iktisadi-sendikal çerçeveyi aşıp siyasal bir zemine sıçrayamamasının sorunlarını yaşamaktadır. Bugün çıktığı noktadan daha geri bir zeminde mücadeleye devam etmek gerçeği ile yüzyüze kalan hareketin bu zaafını gidermek için her türlü çabayı harcamak elbette devrimci kamu emekçilerinin en temel sorumluluğudur.

Geçmiş deneyimlerin ışığında fiili-meşru mücadele hattının kazanımlarını alandaki genç ve deneyimsiz unsurlara aktarmak, sendikal alanda yaşanan gerilemeyi ve sorunları aşmak için devrimci kamu emekçilerinin atması gereken bir ilk adımdır. Çünkü yasa sonrası reformist anlayışların hedefi apolitik kitleleri ve Kamu-Sen tabanını KESK’e çekmektir. Bilinci geri yığınları “kitleselleşmek” adına bünyesine alarak, maaşlardan kesilen aidatlarla bürokratik yapılanmasını pekiştirmek istemektedirler. Reformist anlayışlar için belirleyici olan “nicelik”tir. Bu kof niceliği sendikalardan kaçıracak ilerici ve devrimci unsurlar ise sendikalardan temizlenmesi gereken “tehlikeli ve zararlı” unsurlardır.

Hareket ve sürecin içinde yeralan, reformist önderliğin yolaçtığı tahribatın farkında ve bundan rahatsız olan önemli bi kesimin varlığından sözetmek mümkün. Bu kesim, ya ilerici özellikler taşıyan, iyiniyetli ancak mücadelede genç ve deneyimsiz, ya da fiili-meşru mücadele geleneğinin taşıyıcısı olmuş orta yaş ve üzerini oluşturan deneyimli ve politikleşmiş unsurlardan oluşuyor. Genç ve deneyimsiz unsurlar her ne kadar süreçten rahatsız ve sendikal bürokrasiye tepkili olsalar da, devrimci bir alternatif göremedikleri koşullarda sonuçta reformizmin etkisi altına girmektedirler. Bu unsurların gözünde sendikal ihanetin vardığı nokta henüz yeterince teşhir olmuş değil. Deneyimli ve politikleşmiş unsurlar ise daha çok legal-reformist partilerin etkisi altında bulunan ancak saldırıları güncel boyutları ile yaşayan ve kavrayabilen, yönetimlerdeki eksiklikleri eleştiren ancak yine de bu politikalara tabi olan bir profil çiziyorlar. Eleştirmekten öteye geçemeyen, taban çalışmasını ihtiyaç olarak koyan ancak bundan ısrarla geri duran, tüm iyiniyetine rağmen yorulmuş ve yıpranmış bu kesimin herşeye rağmen devrimci etkiye açık olduğunu görmek gerekiyor. Bugün devrimci bir çalışmanın ilk elden toparlayabileceği güçlerin profilini bu tablo oluşturmaktadır.

Sosyalist kamu emekçilerini
bekleyen görevler

Sosyalist kamu emekçileri, dönemsel olarak yaptıkları değerlendirmelerde, reformist barikatın aşılamadığı koşullarda hareketin tıkanacağı ve geriye savrulacağı tespitlerinde bulundular. Hareketin siyasal bir zemine sıçraması ve devrimci bir önderliğin yaratılması için reformizm ile mücadelede program düzeyinde kesin bir ayrışmanın zorunluluğuna dikkat çektiler. Pratik anlamda güç ve olanakları çerçevesinde devrimci çalışma alanı olarak işyerlerini ve taban çalışmasını hedef aldılar. Bu temelde devrimci güç birlikteliklerini oluşturmak için üzerlerine düşen sorumluluğu yerine getirdiler. Geniş kamu emekçisi kitlesinin çıkarları yerine siyasal grup çıkarlarını gözeten, seçim dönemlerinde kafa sayısına dayalı ilkesiz birliktelikler oluşturan, hareketin bugünkü durumundan reformist önderliği sorumlu tutmayan ve bu anlayışları mahkum etmeyen, programatik ve ilkesel düzeyde reformizmden kopmayan dönemsel çıkarlara dayalı tüm birliktelikleri red ve mahkum ettiler. Bu tür birlikteliklerde hiçbir zaman yer almadılar.

Sosyalist kamu emekçileri güncel mücadeleyi ve istemleri kendi temel devrimci perspektifleri içinde ele almayı ilkesel bir yaklaşım sorunu olarak ele alırlar. Alana dönük güncel politika üretirken, iktisadi, sosyal ve demokratik hak ve özgürlüklerin önündeki temel engelin çürümüş sermaye düzeni olduğunu bir an bile unutmazlar. Günlük mücadeleyi sermayenin sınıf iktidarına karşı mücadeleye bağlarlar. Sömürü düzeni varlığını korudukça tüm ezilen ve sömürülen kesimler gibi kamu emekçilerinin de gerçek kurtuluşunun olanaklı olmadığını, gerçek kurtuluşun devrim ve sosyalizm mücadelesi ile kazanılacağını bilirler.

Bununla birlikte, kamu emekçilerinin özgücüne ve mücadeleye güvensizlik duyduğu, yenilgi ve umutsuzluk ruhhalinin harekete egemen olduğu bir süreçte, yaratılan onca birikim ve deneyimi mücadelede genç ve deneyimsiz unsurlara taşımanın, güncel talepler çerçevesinde emekçileri mücadeleye çekmenin ve mücadeleyi ileri sıçratmanın özel önemini gözeterek davranırlar.

Bu çerçevede, tabandaki dinamik ve mücadelede kararlı unsurları biraraya getirecek birliktelikler oluşturmak, sosyalist kamu emekçilerinin acil ve güncel görevidir. Kurumsallaşmış bürokratik yapının bugün tabanın mücadele isteğine yanıt veremeyeceği, aksine bu eğilimi körelteceği ve düzene yedekleyeceği açıktır. Sosyalist kamu emekçileri, sendikaları gerçek emekçi örgütleri haline getirmek, onları kamu emekçilerinin güncel taleplerini kazanmanın ve bu mücadeleyi temel hedeflere bağlamanın bir aracı haline getirmek için çalışırlar. Kamu emekçilerinin acil ve güncel istem ve sorunlarından hareket eden, militan mücadeleci bir eylem çizgisine dayanan geniş katılımlı birliktelikleri oluşturmak için çaba harcarlar.

Buna ilişkin sorunların ele alınıp irdelenmesi, bu çerçevede sosyalist kamu çalışanlarını bekleyen dönemsel görevlerin somutlanması, bir başka yazının konusu olacaktır.

(Ekim, Sayı: 231, Ocak 2003)


Üste