Logo

Sendikal örgütlenme mücadelesinin önemi ve devrimci önderliğin tayin edici rolü


 

Sendikal örgütlenme mücadelesinin önemi ve devrimci önderliğin tayin edici rolü

Son yılların işçi hareketi kendini iki farklı biçimde dışa vuruyor. Bunlardan birincisi özelleştirme karşıtı mücadele, ikincisi ise sendikal örgütlenme mücadelesidir.

Özelleştirme karşıtı mücadele özünde iş olanağını ve mevcut iktisadi-sendikal hakları koruma amacı taşıyor. Hareketin önderliğini ise salt sendikalist çizgide dahi az buçuk bir mücadele bilinci, iradesi, gücü kalmamış bulunan bir “öncü” kuşak tutuyor. Buna, hareketi düzen içinde tutmaya ve tabandaki dinamikleri sonuçsuz eylemlerle yorup kötürümleştirmeye yönelik bir tarzda denetliyor, demek daha doğru olacak.

‘91 kırılmasından sonra yaşanan bütün pratik deneyimlerin de gösterdiği gibi, özelleştirme karşıtı mücadele, içinde bir takım önemli potansiyel olanaklar barındırsa da, verili durumuyla sınıf hareketinin önünü açmaktan oldukça uzak. Sendikal bürokrasiyi aşacak, reformist anlayışlardan fazlaca etkilenmemiş militan bir öncü kesim oluşmadan (ki bu da ancak giderek militanlaşan bir hareketin bağrında, bizzat mücadeleyle birlikte oluşabilir), özelleştirme karşıtı mücadelenin bugüne kadarki başarısız tabloyu bozması beklenmemelidir.

Elbette bu, komünistlerin, özelleştirme karşıtı işçi hareketine müdahale görevlerini önemsizleştirmiyor, tam tersine. Zira Parti, siyasal süreçlerdeki kilidi çözecek bir siyasal işçi hareketi için, her türlü potansiyel imkanı düne göre çok daha büyük bir titizlikle değerlendirmek sorumluluğuyla yüzyüzedir. Özellikle özelleştirilmeyi bekleyen kamu işletmelerindeki işçilerin dışavurduğu her türlü tepkiyi sermaye düzenine karşı militan bir mücadele hattına kanalize etmeye çalışmak, söz konusu sorumluluğun en temel boyutudur. Bu açıdan görevimiz, salt devrimci taktikler oluşturmak, bunu genel bir propaganda olarak işlemek değil, bu taktikleri somut müdahalenin konusu etmektir. Gücümüzün ve olanaklarımızın elverdiği her durumda, özelleştirme karşıtı işçi hareketine doğrudan bir müdahale çabası içinde olmaktır.

Hareketin önünü tutan kesim yılgın olsa da özelleştirme karşıtı mücadelenin gerçek dinamiği tabandaki görece genç işçi kuşağıdır. Bunun kendisi dahi, partinin bu alana somut müdahalesine büyük bir önem kazandırıyor. Söz konusu müdahaleyi önemli kılan diğer bir etken de, Partinin sendikalaşma mücadelesi alanındaki görevleriyle bağlantılıdır. Sınıf hareketi payına -aşağıda da değineceğimiz üzere- değerli potansiyeller taşıyan sendikalaşma mücadelelerine geniş ölçekte müdahale edebilmek, mevcut sendikal olanakların harekete geçirilmesiyle, sendikal mevzilerin etkin tarzda kullanılmasıyla mümkündür. Bunun bir yanı bir takım başarılı sendikalaşma pratiklerine yaslanarak sendikalarda mevzilenmekse, diğer bir yanı da mevcut sendikaların tabanına yaslanarak sendikalar üzerinde basınç yaratmak, böylelikle dışında olunduğunda bile sendikal olanaklardan yararlanabilmektir. Özelleştirme karşıtı mücadelenin dinamiği olan kesimleri kazanabilmek, sendikalaşma mücadelelerine etkin desteklerini sağlamak, sınıf dayanışmasını örmek, bu bakımdan da büyük önem taşıyor.

Sendikal örgütlenme eğilimi
ve mücadelesi

Öte yandan sendikalaşma mücadelesi, verili nesnel koşullar (yaygın örgütsüzlük, iktisadi-sosyal hak kayıpları, çalışma ve yaşam koşullarının ağırlaşması neticesinde diriliğini koruyan örgütlenme eğilimi) göz önüne alındığında, siyasal süreçlerdeki beklenmedik bir gelişme genel bir sınıf ve kile hareketliliğine yol açmazsa eğer, epey bir süre işçi hareketine damgasını vuracak gibi görünüyor. Aslında sendikalaşma mücadelesi, çoktan beridir işçi hareketinin kendini dışavurduğu başlıca biçim haline geldi. Sendikal örgütlenme ve bu nedenle kapitalistlerin işçilere yönelttiği saldırılara (özellikle tensikatlara) karşı gelişen eylemler, son yıllarda belirgin bir yaygınlık da kazandı. İstisna sayılabilecek pek az örnek dışında, bu mücadeleler genellikle başarısızlıkla, çoğu durumda büyük kırılmalar yaratan yenilgilerle sonuçlanıyor. Başarısızlık ve yenilgiler, işçilerin eğitimine, bilincine pozitif katkılar sunmak bir yana, işçilerde telafisi kısa dönemde mümkün olmayan tahribatlara da yol açıyor.

Oysa sınıfın örgütsüz kitlelerindeki sendikalaşma isteği/eğilimi, militan bir işçi hareketinin gelişmesi için önemi yadsınamaz bir imkandır. Üstelik bu sendikalaşma eğilimi bir parça sanayiinin olduğu taşra kentlerini de içine alarak giderek yaygınlaşmakta, son yıllarda çok daha fazla sayıda örnek şahsında eyleme dökülmektedir. Keza yer yer anlamlı mevzi direnişlere evrilebilmektedir. Yaşanan örnekler sendikalaşma isteğinin esasta ücret, sosyal haklar, ağır çalışma koşullarının bir nebze iyileştirilmesi vb. iktisadi taleplerden kaynaklandığını gösteriyor. Demek oluyor ki, işçileri harekete geçiren etken, bilinçli bir örgütlenme tercihinden çok, belli başlı talepleri kazanmaya yönelik içgüdüsel ya da kendiliğinden bir sınıf refleksidir.

Elbette bu, sermaye iktidarının baştan başa bütün bir ‘80 sonrasına damgasını vuran, fakat özelikle ‘90’lı yıllarda tırmandırdığı iktisadi, sosyal ve siyasal saldırıların yarattığı bir nesnelliktir. İşçi ve emekçi hareketindeki ‘91 kırılmasından başlayarak, işçi sınıfı son on yılda çok şey kaybetti. Özelleştirmeler sonucu örgütlülüğü dağıtıldı, kitlesel kıyımlar yaşadı, güdük de olsa varolan bir dizi sosyal hakkı elinden alındı, ücretleri reel olarak sürekli eridi, işgünü süreleri uzatıldı, bütün bunların sonucu olarak çalışma ve yaşam koşulları ağırlaştırıldı. Nihayet sermaye iktidarı, işçi sınıfına yönelik topyekûn saldırısının başarılarından yola çıkarak, fiili uygulama haline getirdiği kural ve dayatmaları, “kölelik yasası” yoluyla yasal bir çerçeveye oturtarak genelleştirip pekiştirdi.

Bu arada özelleştirmelerden ve ‘91, ‘94 ve sonrası kitlesel tensikatlardan yakasını sıyırmış örgütlü kesim (ki büyük oranda KİT’lerde çalışmakta) içindeki öncü işçiler de bütün mücadele istek ve enerjilerini yitirmiş oldular. Toplumsal düzeyde kitlelerin ileri kesimlerine egemen olan devrimci atmosferin ‘96 yazından itibaren yerini reformist atmosfere bırakmasından itibaren böyle bu. O zamana kadar bu öncü kesim reformist etki altında olsa ve sendikalist bir çerçevede kalsa da, yine de belli bir mücadele isteği ve enerjisi barındırıyordu. Tasfiyeci reformizm o günden bugüne bundan eser bırakmadı. Mücadele süreçlerinde oluşmuş sendikal bilinç de peyderpey yok olmaya yüz tuttu.

Yıllar önce tırnak içine alınarak da olsa “öncü” olarak nitelenen bu kesim, gelinen yerde artık sendikal bürokrasinin basit bir eklentisi ve dayanağı olmaktan başka bir şey değil. Bu konumuyla, en iyi durumda bile bürokratik mekanizmadaki mevzilerini korumaktan, çok çok konumlarını güçlendirmekten öteye bir tasaları olmayan reformist anlayışların işçi sınıfı içindeki tabanını teşkil ediyor. ‘80 sonrasının mücadele deneyimlerinden geçmiş bu kesim, sonradan yetişen işçi kuşaklarına (ki sınıf bilinci, kültürü zayıf, pek bir mücadele deneyimi olmayan kuşaklardır) zerrece olumlu bir etkide bulunmadı. Sendikal eğitim konusunda bile sendikalara doğru dürüst bir iş yaptıramadı.

Sendikalaşma mücadelesinin
maddi sınıfsal temeli

Sınıfın örgütsüz ve sınıf bilinci zayıf kesimi, sermaye düzeninin ideolojik-politik, sosyal, ahlaki ve kültürel her türlü dejenerasyonuna karşı fazlasıyla savunmasız kaldı. Bu yüzdendir ki sendikalaşma eğiliminin taşıyıcısı ve mücadelenin dinamiği olan bu işçi kuşaklarının ufku en iyi durumda dahi sınırlı iktisadi-sosyal taleplerin ötesine geçemiyor. Sendikal örgütlenmeyi, ücretlerin, mesai saatlerinin, ağır çalışma koşullarının bir parça düzeltilmesi, sigortaların düzenli yatırılması, gıda, yakacak, giyim yardımı vb. ile neredeyse bir görüyorlar. Diğer bir ifadeyle sendikalaşmayı, sınıf kavgasının etkin bir aracı olarak değil, çalıştıkları işletmenin sınırları içerisinde bir takım hakları elde etmenin sihirli anahtarı olarak algılıyorlar.

Örgütsüz işçilerdeki bu dar ve kısır algının, onların özellikleri ile çok yakından bir bağı var. Gündelik sohbetlerde bile sıkça yakınılan sorunlardan biri, toplumda bir tarihsel belleğin olmamasıdır. Oysa bu önerme, bir sınıf olarak burjuvazi için doğru değil. Fakat işçi sınıfı ve emekçiler payına durum kesinlikle böyledir. Doğal olarak alttan gelen yeni işçi kuşakları, tarihsel bellek bakımından geçmişten bir miras devralamıyor. Kendiliğindenlik sınırlarında bir sınıf bilinci bile, üretim alanına adım attıktan itibaren yaşadığı süreçler üzerinden oluşabiliyor. Bu süreçlerdeki sınıf mücadelesinin ölçüsü, bilincin çerçevesini de belirliyor. İşte sendikalaşma eğilimi taşıyan işçi kesimlerine rengini veren özelliklerin başında, ‘90’lı yılların geri atmosferinin şekillendirdiği bu geri bilinç gelmektedir.

Sendikalaşma örneklerine bakıldığında görülecektir ki, işçiler, hatta işleri çekip çeviren doğal öncüler dahi sınıf, mücadele, sermaye, sendika gibi basit konularda bile doğru düzgün bir bilgi sahibi değiller. Genelde sendikaya, kendileri dışında resmi (bu, devletin bir parçası olmak anlamında bir resmilik) bir kurum gözüyle bakılıyor. Çoğunluğu sağlayıp sendikaya üye olmakla sorunların aşılacağı, durumun düzeleceği umuluyor. Sendikaya böyle bakanlar, sendika bürokrasisinin gerçek mahiyetinden de doğal olarak bihaberler, ya da çok çok, bu ihanet mekanizmasına soyut bir kavram olarak aşinalar ancak.

Sendikalaşma mücadelesinin dinamiği olan kesimi, tarihsel bir sınıf belleği taşımadığı için, dahası yenilgi süreçlerinin yüklerini taşıyan örgütlü işçilerden, bir o kadar da korkuları büyümüş eski kuşak işçilerden ayrı bir kategoride sayılabileceği için, genç bir işçi kuşağı olarak tanımlayabiliriz. Bu özelliği ona enerjik, hızlı parlayan ama çabuk sönme tehlikelerini de içinde taşıyan bir militanlık, müdahaleye açıklık ama savaşımda kararsızlık ya da soluksuzluk karakteri vermektedir. Gerek komünistlerin bizzat aktif rol oynadığı örnekler olsun, gerekse sendikalaşma üzerinden yaşanan direniş örnekleri olsun, yaşanan deneyimler bunu göstermektedir.

Aynı işçi kesiminin özelliklerine, az çok bir bilinç taşıyan doğal öncülerden yoksun olmayı da ekleyebiliriz. Sendikal örgütlenme faaliyetini siyasal özneler başlatsa bile, örgütlenme mücadelesinin kendisi gerçek öncülerine süreç içinde kavuşuyor. Hatta öncülerini kendisi yaratıyor demek daha doğru olur. Bu genelde bir handikap gibi görünse de, aslında bir şekilde müdahale edebildiğimiz yerlerde bir avantaja da dönüştürülebilir. Yeter ki işçiler içindeki tek tek unsurlara takılıp kalmak yerine hareketin toplamına, dinamik, potansiyel öncülük taşıyan öğelerin bütününe bakabilelim. Bu durumda, işçiler içinde dürüstlüğü ile bilinen her bir işçiyi örgütlenme faaliyetinin öznesi haline getirmek, dolayısıyla işyeri örgütlülüğünü sağlam ve güçlü kurmak mümkün olur.

Sendikal örgütlenme mücadelesinin
ortak özellikleri

Temel özelliklerini böyle betimleyebildiğimiz bir işçi dinamiğine dayanan sendikal örgütlenme eğilimi ve mücadelesi hakkında da bazı noktaları işaretleyebiliriz. Bu mücadeleler çoğunlukla bir birinden kopuk görünüyor ve mevzi bir olgu olarak vuku buluyor. Fakat sanayi kentlerinin belli başlı işçi havzalarında baş gösteren bir sendikal faaliyet, yetki başvurusu yapılıp haberi yayıldıktan sonra birçok işletmede yakın bir ilgiye, belli bir sempatiye yol açıyor. Koşulları benzer olan bir çok fabrikanın işçisinde ise sendikal örgütlenme fikri yaratıyor. Hele bir de şeytanın bacağı kırılmış ve sorunsuz örgütlenilebilmişse, başka işyerlerindeki işçileri mutlaka tetikliyor. Öte yandan aynı bölgede yaklaşık zamanlarda birden çok sendikal örgütlenme pratikleri boy gösterebiliyor. Bu son bir iki yılda giderek yaygınlaşan bir durum. Ve daha fazla yaygınlaşamasını da beklemek gerek. Bu tür durumlarda Partimizin “ortak komite ortak direniş”, ya da yerine göre “ortak komite ortak mücadele” taktiği kendine çok somut bir zemin bulmaktadır. Ki farklı fabrikalarda aynı hedefe yönelik çalışmalar görüldüğünde, farklı fabrikaların işçileri arasında hedef ve çıkar birliğine dayalı bir kaynaşma olabiliyor.

Dolayısıyla her ne kadar her bir işyerinin sınırları içinde, o işyerindeki işçilerin diğer sınıf kardeşlerinden bağımsız olarak başlattıkları mücadeleler olsa da, sendikal örgütlenme mücadeleleri arasında işçilerin kolayca algılayabileceği somut bağlar var. Nitekim hem sendikal örgütlenme eğiliminin yaygınlığı hem de bu somut bağların varlığı, örgütlenme mücadelelerini işçi hareketi için paha biçilmez bir değere kavuşturuyor. Örneğin aynı bölgede orta ve büyük ölçekli 5-6 işletmede gelişen, giderek bir birine kenetlenen, kaderini bir birine bağlayan sendikalaşma çabaları, hele bir de militan bir kararlılık taşıdıkları durumda, bu tüm bölge işçilerini büyük oranda harekete geçirme imkanı demektir.
Öncü işçi platformlarının aynı yerellikteki sendikalaşma mücadelelerini ortaklaştırabilmek bakımından yadsınamaz bir işlevselliği olduğunu; bunu değerlendirmenin platformlara birimlerde temel kazandırmanın başlıca koşullarından biri olduğunu, burada sadece hatırlatmakla yetinelim.

Örgütlenme mücadelelerine Partinin
devrimci önderliği

Nedir ki halihazırda ve kendiliğinden bir akışla işçiler ne sendikal örgütlenme mücadeleleri arasındaki bağı kolayca görebilir, ne güçlü bir kader birliği kurulabilir, ne de militan bir kararlılık oluşur. Bunlar ancak Parti örgütlerimizin, sınıf çalışması içindeki tüm birim ve yoldaşlarımızın, Partinin taktik önderliğini sınıf zemininde hayata geçirmesiyle olanaklıdır.

İlk bakışta belki büyük bir iddia gibi görünebilir; fakat komünistler, sorunu tamı tamına böyle ele almak dışında bir seçeneğe sahip değiller. Zira küçük burjuva devrimci-demokrat akımlar, bırakalım proletaryanın devrimci önderlik ihtiyacını karşılamayı, giderek çok daha ileri düzeyde varlık- yokluk sorunu ile boğuşmaktalar. Kaldı ki onlar için sınıf yönelik faaliyet, hiçbir zaman işçilerin hareketlendiği anlarda sınıfa kendiliğindenci bir yönelimin ötesine geçmedi. Hiçbir durumda ideolojik-politik kavrayış ve konumdan kaynaklı bir bilinçli stratejik tercih olmadı. Nihayetinde onlar işçi sınıfının değil, küçük burjuvazinin penceresinden bakıyor, bu sınıf zemininde yaşıyorlar.

Reformist akımlar için de farklı bir cepheden aynı şeyler söylenebilir. Onların sınıfa ve emekçi kitlelere nasıl önderlik ettiğini, halihazırda sendikal bürokrasi mekanizmasında tuttukları mevzileri nasıl değerlendirdikleri üzerinden görebiliriz. Reformist çevrelerin sınıfa yönelimi küçük-burjuva çevreler kadar kendiliğindenci değil belki, fakat hiç kimse sınıfın geri bilincine dayalı kuyrukçulukta reformist çevrelerin eline su dökemez. Onların işçi hareketinde yaptığı tahribatı, hareketin önünde nasıl bir barikat oluşturduklarını, özelleştirme karşıtı hareketin bir takım yönlerini irdelerken gösterdik. Burada bu kadarı yeterli olmalı.

Kaldı ki, komünist işçilerin birçok örnek üzerinden tanık olduğu gibi, her iki kesim de sendikal örgütlenme mücadelelerine önderlik alanındaki yeteneksizliğini ve basiretsizliğini yeterli açıklıkta ortaya koymuş durumdalar. Sendikal örgütlenme onlar için işçilerin büyük bir çoğunluğunu sendikaya üye yapmaktan ibarettir neredeyse. İşverenin olası saldırıları püskürtülemese bile, bu kadarı bürokrasi mekanizmasında koltuk elde etme ya da varsa onu korumalarına yetiyor. Ya da çoğu durumda kaşarlanmış sendika bürokratlarıyla geçici flörtler yaşamalarını sağlıyor. Çevrenizdeki örneklere bakın, çok sayıda bu türden “önderlik” pratiği görebilirsiniz.

Bütün bunlardan da anlaşılacağı gibi, partinin işçi hareketine müdahale görevlerinin önemi, nesnel bir zemine ve mantığına dayanıyor ve taktik önderlik iddiasının temelini de bu oluşturuyor. Bu iddianın hakkını vermek, sendikal örgütlenme eğilimini devrimci bir temelde pratiğe dökmekle, örgütlenme mücadelelerini militan bir işçi hareketinin manivelalarına dönüştürmekle mümkündür.

Bu bağlamda, sendikal örgütlenme faaliyetimizi belli başlı yönleriyle irdelemekte önemli yararlar bulunmaktadır.

Sendikal örgütlenmenin
başlıca esasları

Sendikalaşma faaliyetleri, her dönem Partimizin sınıf çalışmasının başlıca yönlerinden biri olageldi ve bu gelinen yerde çok daha büyük bir önem kazandı. Üstelik bu çerçevede sınıf hareketinin nesnel ihtiyaçları ile partinin öznel durumu da bir biriyle çok daha uyumlu örtüşüyor. Özelleştirme karşıtı mücadele bahsindeki görevlerin altı çizilirken, Partinin stratejik sektörlere yönelik faaliyet konusundaki değerlendirmeleri de ister istemez göz atılmış oldu. Fakat güç planında öznel zorlanmalar yaşadığımız bir evrede, bölge örgüt ve kolektiflerimizin içerden ve dışardan faaliyet yürütmek için hedef birim tayin ederken, sendikalaşma için görece uygun işletme ve fabrikaları başa koymaları isabetli bir tercih olacaktır. Genellikle orta ölçekli olan bu tür fabrikalar hem içerden çalışma imkanları olan, hem de iyi bir yüklenmeyle kısa zamanda başarı sağlanabilecek, dolayısıyla sendikal mevzilere sarkma olanağı yaratacak yerlerdir. Sendikal bürokrasinin yaşadığı kan kaybı böyle bir nesnel durum yaratmış oldu.

Bir kere, sendikal örgütlenme faaliyeti, belki bazı ilerici sendikacılar, eğitim ve örgütlenme uzmanları için istisnai durumlar belki olabilir, ama patronlardan olduğu kadar sendika bürokratlarından da kesinlikle gizli tutulmalıdır. Bunun tersi davranışların ne tür sonuçlara yol açabildiğini kendi öz deneyimlerimizden biliyoruz. Hiçbir şey değilse bile işçi kitlesinin bağımsız taban inisiyatifini ve örgütlülüğünü yaratmak için bu gizlilik gereklidir.

İkinci olarak, sendikalaşma faaliyeti kendi başına çoğunluk işçinin sendikaya üye yapılması anlayışından kurtarılarak, gerekli çoğunluğun fazlasını aşan bir kitlesellikte ve tabanın bağımsız örgütlenmesi eksenine oturtulmalıdır. Güçlü bir taban örgütlemesi olmadan kotarılan sendikalaşma örnekleri, sınıfa bir şey kazandırmadığı gibi, çoğu yerde bedel diye öncü işçilerin kıyıma uğraması, işçilerin geri bilinci vb.’nden dolayı sendika bürokrasisinin işine yarıyor.

Tabanın örgütlenmesi basit olarak bir işyeri komitesinin oluşturulması değildir. Elbette örgütlenme mutlaka ayakları bant, bölüm, vardiya vs.’ye basan komiteler aracılığıyla yapılmalıdır. Bu, işin olmazsa olmazıdır ve başarının öncelikli temel koşuludur. Belki mutlaklaştırmak doğru olmaz, fakat genelde örgütlenmeye, öncelikle bir komite örgütlenilerek başlanmalıdır. Bu kendi gerçek bileşenlerini ve kimliğini yakın önderliğimiz altında gelişen sağlıklı bir süreç içerisinde mutlaka bulacaktır.

Üçüncü olarak, örgütlenme faaliyeti, esasta işçileri verili koşullarda en militanından en pasifine kadar bütün direniş biçimleri üzerinden saldırılara karşı adım adım hazırlama eksenine oturtulmalıdır. Bu konuda genelde hatalı bir yaklaşımla karşılaşıyoruz. Deniliyor ki işçilerde bir takım momentlerde güçlü bir şekilde ortaya çıkan sendikalaşma hevesi, bu tür şeyler dile getirildiğinde yok oluyor, çünkü işçiler bunlardan korkuyor.

Elbette burada sorunun bir yanı üslup ve yöntemle ilgilidir; neyi ne zaman, nerede, nasıl anlattığınız bazen her şeyden çok belirleyici olabiliyor. Ama daha önemli bir mevzu var. Eğer işçiler ucunda bir yenilgi olsa bile dövüşe dövüşe yenmek ya da yenilmek bilinciyle donatılmamışlarsa, en ufak bir saldırıda kolayından yenilmekle kalmazlar, uzunca bir süre o sendikalaşma hevesine ve genel olarak sendikalara lanet okurlar. Neticede sendika ile sendika bürokrasisi ayrımını, saflarımızdaki insanlardan bile yapamayanlar var. (Burada kısa bir not olarak sendikaların içinde bulunduğu durum, sendika bürokrasisine karşı işçi sınıfının görevleri, işçilerin bağımsız inisiyatifinin ve taban örgütlülüklerinin önemi vb. konusunda işçilerin en başından itibaren sağlam bir bilinçle donatılmasının hayati bir önem taşıdığını belirtelim.)

Biz en uygun araç, yöntem, üslup, zaman neyse, bunları kullanarak müdahale edelim. Varsın kırılacaksa hevesler kırılsın, ama sonuçta daha temelli kırılmalar yaşanmasın, dinamizm ve enerji yok olmasın, işçilerin bilinci tümden dumura uğramasın. Yılgınlık olmadıktan sonra yeni denemeler için çok daha güçlü eğilimlerle karşılaşacağımızdan kuşku duymayalım.

Dördüncü olarak, ki bu üçüncüsüyle yakından ilişkilidir, işçiler süreç ilerleyip sendikal bir eğitim az çok verildikçe “ya biz bu fabrikada örgütlenip hakkımızı alacağız, ya da en kötü ihtimalle bu fabrikanın kapısına kilit vurulur” hedefine kilitlenmelidir. İlkten işçilere itici gelebilir ama o hareketliliğin, ilginin sunduğu zeminde belli bir bilinç yaratıldıkça bunu canı gönülden sahipleneceklerdir. Kaldı ki böylesi bir kararlılık yaratılmadan, ne işverenden gelebilecek olası saldırılar göğüslenebilir, ne de tabanın gerçek bir örgütlülüğünden bahsedilebilir.

Beşinci bir sorun, direniş fonu konusudur. Sendikal örgütlenme mücadelelerinde inisiyatif biz komünistlere geçtikçe bunun, direniş fonu sorununun özel bir önemi olacaktır. Parasal olanaklardan, daha somut olarak bir direniş fonundan yoksun olmak, bir çok işçi direnişinin zamanından önce çözülmesinin temel nedenlerinden biridir. Sendikalar işçilerin ihtiyaçlarını karşılamaya yanaşmayarak bu çözülüşe seyirci kalabilmektedirler. Örgütlenmeyi ve direnişi sendika bürokrasininin denetimi ve inisitiyatifi dışında ele almak, bağımsız bir direniş fonu yaratmayı da direnişin başarısının zorunlu koşulu haline getirmektedir. Bu sorunu işçi ve emekçilerin dayanışma katkılarına cesaretle yönelerek ve Avrupa’daki işçi yoldaşlarımızı göreve çağırarak belli bir başarıyla çözebiliriz.

Burada işaret edebileceğimiz bir diğer sorun ise işçilerin eğitimidir. Bu o denli önemli ki, işçilerin aydınlatılıp bilinçlendirilmesiyle tabanın bağımsız inisiyatifini, taban örgütlenmesini eş değerde sayabiliriz. Bu eğitimin olduğu yerlerde, ister zaferle ister yenilgiyle sonuçlansın, sendikalaşma mücadelelerin sonucunda işçi sınıfı kesinkes kazançlı çıkmaktadır. Dolayısıyla komünistler, işçilerin kitlesel eğitimini, sendikal örgütlenme eğilimine yahut mücadelelerine genel işçi hareketini geliştirme amaçlı müdahalelerinin en temel bileşeni olarak görmelidirler. İşçiler tek bir kapitalistten ötesine geçerek kapitalistler sınıfına, sermaye düzenine-iktidarına, bunun temel kuvvetlerine, özellikle de sendika bürokrasisine karşı az buçuk bir bilinçle donandıkları, sınıfsal bir kin kazandıkları ölçüde, orada nihayet bir parça kayda değer bir taban örgütlülüğü de oluşmuş sayılır. Gerisi iş yeri komitesi, sendikal demokrasi, tartışma ve karar süreçlerine katılım ve eylem disiplini vb.ne bakıyor.

Son olarak da, işçi sınıfının iktisadi-sendikal hareketine önderlik görevleri ile siyasal müdahale görevlerinin iç içeliğini, birincisinin ancak ikincisine bağlı ele alındığında bir anlamı olacağını vurgulayalım. Unutulmamalı ki Parti’nin stratejik amacı, sınıf hareketi ile bilimsel sosyalizmi birleştirmek, sınıfın bilinçli öncü azınlığını kendi saflarına toplayarak bunu kendi şahsında, örgütsel bir temelde cisimleştirmektir. Siyasal sınıf çalışmamızın her türlü somut, güncel, taktik biçimi bu stratejik eksene bağlanmak durumundadır. Bu çerçevede sendikalaşma faaliyetlerinde işçilere politik müdahale görevlerini ekonomik-sendikal talepler ile siyasal iktidar hedefi arasındaki ilişkiyi ortaya koyan bir tarzda yerine getirmek, ihmale gelmeyecek bir zorunluluktur. Pratik örneklerin de tanıklık ettiği gibi, sendikalaşma mücadeleleri işçileri politik müdahaleye açık hale getirmekle kalmaz, süreç içerisinde kendi kimliğini bulan öncüleri arasında da Partinin fabrika hücrelerini oluşturacak kadro potansiyelini de yaratır. Sorun, elverişli momentlerde bu potansiyel güçleri kazanacak isabetli müdahaleler gerçekleştirmekte düğümleniyor.

Partinin birikimi bu sorunun çözümünde gerekli olan taktik ustalığın da başlıca anahtarıdır.

(Ekim, Sayı: 233, Ocak 2004)


Üste