Logo

Kamu emekçileri hareketinin güncel sorunları


 

Kamu emekçileri hareketinin
güncel sorunları

 

Dünyada kapsamlı bir özelleştirme saldırısı yaşanıyor. Uluslararası planda sağlık, eğitim, ulaşım, haberleşme, enerji vb. temel hizmet alanları uluslararası tekellere açılmak isteniyor. Özelleştirme, taşeronlaştırma, çalışma yaşamının esnekleştirilmesi, sosyal hakların gaspı, örgütsüzleştirme vb. saldırılar artık kamu hizmet alanları ile çalışanlarını da kapsıyor.

Kapitalist sistemin tek kutuplu dünya düzeni sonrası sağlamış olduğu nispi rahatlama fazla uzun sürmedi. Açılan yeni pazarlar, iktisadi krizlerin faturasının bağımlı ülke işçi ve emekçilerine ödettirilmesi, kapitalist devletlerin büyük oranda sosyal alanlardan el çekerek buraları piyasanın insafına terk etmesi artık yeterli olmuyor.

Hizmet sektörü ile sanayi sektöründeki istihdam farkı giderek açılıyor. Sanayi geri plana düşmüş durumda. Yaşlı nüfusun artışı, artan işsizlik, yeni kâr alanlarına duyulan ihtiyaç vb., kapitalist devletleri sosyal güvenlik kurumlarının tasfiyesine, kazanılmış hakların gaspına yöneltiyor. Bu ve benzeri birçok nedenden dolayı kamu hizmet sektörleri ve sosyal güvenlik kurumları özelleştirilerek uluslararası piyasaya açılmak isteniyor. Son dönemlerde kamu çalışanlarının Avrupa başta olmak üzere dünyanın çeşitli ülkelerinde gerçekleştirdiği eylem ve direnişler, temelde özelleştirme saldırısına ve sosyal hakların tasfiyesine karşı yükseltiliyor.

Kamu emekçileri hareketine
kısa bir bakış

Dünyadaki kapsamlı saldırı dalgasından Türkiye işçi ve emekçileri de fazlasıyla payını aldı. Hızla ayrıcalıklı konumunu yitiren kamu emekçilerinin mücadelesi ‘60’ların devrimci yükselişinden, ‘70’lerden ve ‘87-91 işçi hareketinin olumlu havasından etkilendi. Sendikalaşma talebi ile ortaya çıkan hareket, ücret artışı gibi iktisadi talepleri kimi dönem demokratik taleplerle birleştirerek görece politik bir kimlik de kazandı. Hareketin öne sürdüğü grevli-TİS’li sendika talebi geniş emekçi kesimler tarafından sahiplenildi.

Burjuvazinin 12 Eylül sonrasında sınıfı örgütsüzleştirme saldırısının üzerine yükselen hareketin sendikalaşma talebini karşılayabilme olanağı yoktu. Buna rağmen kamu emekçileri fiilen sendikalarını kurarak ve buralarda örgütlenerek anayasal yasakları fiilen delmiş oldular. Bunun bir sonucu olarak kurumsallaşmamış sendikal bir yapının içinde, işçi sendikalarında görülen sendika bürokrasisi türü yapılanmalar erken dönemde çok belirgin bir şekilde ortaya çıkamadı. Hareket içindeki dinamikler nedeniyle, reformist anlayış ve önderlikler hareketin önünü kesen değil bir şekilde önünde sürüklenen bir seyir izlediler.

Reformist önderliğin harekette
yolaçtığı tahribat

Türkiye’de kamu emekçilerinin hızla kötüleşen iktisadi ve sosyal durumları uluslararası planda yaşanan özelleştirme saldırısından ayrı düşünülemez. Sermaye devleti, hareketin en güçsüz olduğu bir dönemde, yoğun ve kapsamlı saldırılarını hızlandırmış bulunuyor. Elbette bu bir rastlantı değil. Yıllardır hareketi ezmek, sindirmek, teslim almak için sistemli bir politika izliyor. Geniş kesimleri sindirmek için hareket üzerinde terör estiriyor, önderliğini teslim almak için ona düzen içi kanallar açıyor.

Devletin alana dönük saldırılarını hayata geçirmesi için öncelikle, haklı ve meşru taleplerle taban dinamizmi üzerinden yükselen, politikleşme ve militanlaşma potansiyeli taşıyan kamu emekçileri hareketini denetim altına alması gerekiyordu. Ancak hareketin asıl olarak ‘87-91 işçi eylemliliklerinin de yarattığı olumlu etkiyle şekillenmesi, örgütsüz kesimleri de içine alarak yayılması ve genişlemesi, hareketi denetim altına almayı zorlaştıran etkenlerdi.

Devlet, reformist önderliği şahsında hareketi teslim almanın araçlarından biri olarak 4688 sayılı yasayı gündeme getirdi. Hareketi geriye çekmenin, düzen sınırlarına hapsetmenin etkili bir aracı olarak yasadan büyük oranda faydalandı. Elbette bunda temel rolü hareketin baştan beri reformist etkiye açık olması oynadı. Süreç içerisinde işçi sınıfıyla pratikte birleşememesi, genel planda artan iktisadi ve sosyal saldırılar karşısında sınıf ve kitle hareketinin yaşadığı durgunluk, siyasal bir zemine sıçrayamaması, hareketin taşıdığı temel eksikliklerdi. Tüm bunlar sendikal düzlemde gelişen hareketi reformist etkiye açık hale getirdi. Reformizmi güçlendiren de bu aynı zemin oldu.

Grevli-TİS’li sendika talebinin reformist önderlik tarafından amaçlaştırılması, ancak hakları kazanmak için grev silahının kullanılmaması, bir süre sonra talebin kendisini kazanılması imkansız bir ütopyaya dönüştürdü. Reformist önderlik kamu emekçilerinin güncel ve acil taleplerine gözünü kaparken, grev yöntemini sadece propaganda malzemesi olarak kullandı. Hareketin sorunları bir kenara bırakılarak grevli-TİS’li sendika talebine kilitlenildi. Ancak grev hakkını kazanmak için grev örgütlemek gündeme getirilmedi, ileri sürülen kısmi bir takım talepler de hak alıcı bir mücadele programına bağlanmadı.

Yasa sonrası, hareketin varlık nedeni olarak sürekli canlı tutulan, ancak kazanılması için gerçek bir mücadele programına bağlanmayan grevli-TİS’li sendika talebinin karşılanmamış olması, geniş kesimlerde “her şey bitti, kaybettik” ruh halini yarattı. Bu da kitlelerin mücadeleye ve sendikalara olan güvenini büyük oranda zedeledi.

İşbirliğinden ihanete...

Yasa sonrası geniş kesimler “kaybettik” ruhhaliyle yenilgi psikolojisi yaşarken, zaten baştan beri kazanmak gibi bir iddiası olmayan ve tüm pratiğiyle bunu ispatlayan reformist önderlik yasanın nimetlerinden faydalanma yoluna gitti. Kitle hareketliliği ve taban dinamizmi üzerinden sendika yönetimlerine gelen reformist anlayışlar, yasaya da sığınarak bürokratik kurumlaşma ve işleyişi iyice pekiştirdiler, hızla taban dinamiklerden koptular.

Reformist önderlik bugün, yine sahte yasaya dayanarak, bürokratik işleyişi en alt birimlerine kadar oturtacak olan “profesyonel sendikacılığa” geçiş için fırsat kolluyor. Hükümet temsilcileri 4688 sayılı yasada bir takım değişiklikler yapılacağını çeşitli vesilelerle duyurmuş bulunuyor. Yasanın emekçiler lehine yeniden düzenlenmesi için yaygın, etkin ve güçlü kitle eylemlilikleri halihazırda yükselmediğine göre, devletin, KESK reformistlerini ihanette ve işbirliğinde sınır tanımayan Türk-İş yönetimi gibi “profesyonelleştirmek” istediği çok açık. Kendi dar siyasal çıkarlarını hareketin acil ve güncel ihtiyaçlarının önüne koyan, düzenin parlamentosunda siyaset yapmaya/güç olmaya heveslenen reformist anlayışlar, dün 4688 sayılı yasaya bu beklentilerle geçit vermişlerdi. Sınıf ve kitle hareketinde yaşanan dibe vurmuşluk, devrimci akımları da içine alan tasfiyeci rüzgarın etkisi göz önüne alındığında, düne kadar iyi-kötü hareketin önünde sürüklenen reformist anlayışların bugün icazetçilikten işbirlikçiliğe, uzlaşmacılıktan ihanete hızla savrulması şaşırtıcı değildir.

Kamu yönetimi gibi tarihsel önemde bir saldırının meclis gündemine gelmesine rağmen KESK yönetiminin herhangi bir karşı mücadele örgütlememesi, tersine soluksuz eylemlerle saldırının önünü düzlemesi ihanetin boyutlarını göstermektedir. Kamu emekçilerinin acil gündemi özelleştirme saldırısı ve kölelik yasaları iken, KESK adına yapılan açıklamalarda ve alınan kararlarda yerel seçimlerde liberal-reformist bloğu destekleyen ifadeler, yapılan toplantılarda “profesyonelleşme”nin sağlayacağı olanaklar vb. açık ya da kapalı bir şekilde dile getirilmektedir.

Devrimci kamu emekçilerinin
payı

Hareket her ne kadar sendikal örgütlenme talebi ekseninde şekillense, çıkışı bu talebe dayansa da dönem dönem devlet terörü, İMF politikaları vb.’ne karşı kitlesel eylemleri hayata geçirdiğini, Kürt halkının özgürlük mücadelesini sahiplendiğini, işçi sınıfıyla ortak mücadele eğilimi gösterdiğini biliyoruz. Ancak, toplumun diğer kesimlerinin sorun ve taleplerini sahiplenmesi, bir takım siyasal talepleri ileri sürmesi, kendi başına hareketin siyasallaşması anlamına gelmiyordu. Bunun için kapsamlı bir devrimci önderlik müdahalesi gerekiyordu. Ancak, devrimci kamu emekçilerinin alana ilgisizliği, iddiasızlıkları, devrimci demokrat akımların demokratizm, ekonomizm ve sendikalizmden kopamayışları, iktidar ufkundan yoksun oluşları, alandaki çalışmayı tek başına sendikal çalışmaya indirgemeleri vb., reformizmin harekete rengini vermesini kolaylaştıran etkenler oldu.

Bugün, sahte yasa sonrası havuç-sopa taktiğinin havuç kısmının devlet adına başarıyla tamamlanması üzerine, devrimci olma iddiası taşıyan kamu emekçilerinin de reformizme yedeklenmiş olduğunu görüyoruz. Yasa sonrası yaşanan genel kurul süreçleri bunun en somut ve çarpıcı örneklerini sunmaktadır. Bağımsız devrimci bir tutum almak yerine yönetimlere gelmek mantığıyla her kesimle ilkesiz ittifaklar yapıldı, reformizme güç taşındı. Elbette bu tek başına kamu emekçileri hareketine özgü bir durum da değil. Sonuçta devrimci akımların genel siyasal süreçlere dönük politikaları, programatik zeminleri bunu aşabilecek düzeyde değil. Tüm bunlar hareketin yaşadığı tıkanıklığın temel nedenleri ve aşılması gereken sorunlardır.

Hareketin güncel sorunları

Alanda hizmet üreten onbinlerce emekçiyi doğrudan ilgilendiren, köleliğe mahkum eden bir dizi saldırının gündemde olduğunu söylemiştik. Sermaye ‘90’lı yılların başından bu yana kamu alanının tasfiyesi için hazırlıklarını hızlandırmış durumda. Bu yönde ciddi mesafeler de alındı. Önce fiili uygulamalarla özelleştirmelere, çalışma yaşamının esnekleştirilmesine işlerlik kazandırıldı. Artık fiili durum daha da ağırlaştırılarak yasal güvenceye alınmaya çalışılıyor. Tüm bu hazırlıklar gözler önünde gerçekleştiriliyor.

Reformist önderlik bu saldırı dalgasına karşı kısmi bir takım iktisadi ve sosyal kazanımları korumak için dahi hak alıcı bir mücadele tarzı ve programı ortaya koymak niyetinde değil. Devletle karşı karşıya gelmeyi göze alamayan reformistler, onunla uzlaşarak kendilerine düzen içinde bir takım mevziler kazanmaya çalışıyorlar. Hareketin biriktirdiği güç ve imkanları da bu doğrultuda kullanmak istiyorlar. Ancak, devletin dayattığı koşullarda gerçekleştiği için, buna uzlaşı demek de mümkün değil. Devlet dayatıyor, KESK reformistleri de “denileni yaparsak muhatap alınırız, belki kırıntı koparırız” mantığıyla her seferinde bir adım daha geri atıyor, teslim oluyorlar. Bunun adı da devleti “ikna” etmek oluyor. İcazetçilik öyle bir hal almış durumda ki, öncesinde devletin kapattığı sendikalara ses çıkarmayarak devleti cesaretlendiren reformistler, sahte yasa sonrası KESK içinde nispeten ileri tutum alan, tabanında devrimci-ilerici unsurlar barındıran sendikaları bilinçli bir şekilde tasfiye ederek/bölüp parçalayarak etkisizleştirdi. Devlet daha sopayı göstermeden hareket üzerinde denetim kurarak, düzen için hiçbir tehdit oluşturmadıklarını, tersine bu konuda düzenin ihtiyaçlarını karşılayacaklarını ispatlamaya çalışıyorlar.

Saldırıların kapsamı düşünüldüğünde, kamu emekçileri hareketinin mevcut durumu kabul edilemez. Onyılların kazanımları bir çırpıda gaspedilirken, parçalı ve etkisiz eylemliliklerle süreç emekçilerin aleyhine işliyor. Reformist önderliğin harekete dayattığı mücadele pratiği gelinen aşamada hareketi iyice yormuş, moral kazanımlarını törpülemiş durumda. KESK yönetiminin saldırılar karşısındaki bilinçli tutumu, tabandaki öfkeyi eritmeye, tepkiyi dizginlemeye yönelik. Komünistlerin birçok vesileyle vurguladıkları gibi, halen doldurulamayan devrimci önderlik boşluğu ve gerçek bir mücadele programının olmaması, hareketin yaşadığı temel sorunların başında geliyor.

Yasa öncesinde fiili eylemler reformist anlayışlar tarafından monoton eylemler, sokak eylemleri ise marjinal grupların fetişleştirdiği eylem biçimleri olarak karalanmaya, hak alıcı eylem biçimleri dışlanmaya çalışılırken, bugün altı doldurulmayan, işyerlerinde çalışması yürütülmeyen iş bırakma kararlarıyla eylemlerin içi tümden boşaltılmaya çalışılıyor.

Bugün her ne kadar yönetimler ağırlıklı olarak reformist anlayışların elinde olsa da, fiili meşru eylem geleneğinin taşıyıcısı, bu geleneğin kazanımlarının bilincinde deneyimli bir kuşak (tabanda reformist anlayışlara yakın unsurlar arasında da) mevcut. KESK yönetiminin aldığı eylem kararları (sonrası belirsiz merkezi eylemler, birkaç saatlik iş bırakma eylemleri vb.) bir yandan geniş emekçi kesimleri yıldırmaya, mücadele isteğini törpülemeye yönelikse, diğer yandan da öncü, ilerici unsurların tepkisini bloke etmeye yöneliktir. Bu da tabandaki diri unsurlarla reformist önderlik arasında yaşanan gerilime işaret etmektedir. Reformist önderliğin yarattığı tahribata, doldurulamayan devrimci önderlik boşluğuna rağmen halen alanlara çıkmakta ısrar eden, mücadele kararlılık gösteren unsurların varlığı bunun somut kanıtıdır.

Gerici kontra örgütlere
güç kazandırıldı

Devletin, kamu emekçilerinin mücadelesini bölme, KESK’i denetim altına alma amacıyla kurdurttuğu Kamu-Sen’e tepkisiz kalarak alan açan reformist anlayışlar, bu gericilerle çeşitli platformlarda yer alarak sarı sendikacılığı meşrulaştırdılar. Bunu, Kamu-Sen’le yetki yarışına giren KESK yönetiminin politik-pratik planda bu gerici güruha benzemesi, mücadeleci sendikal anlayışla sarı sendika arasındaki farkı belirsizleştirmesi izledi.

Bu belirsizlik gerçek anlamda bir tabanı olmayan Kamu-Sen’e hareket içinde alan açtı, ona emekçi kesimin milliyetçi-sağ eğilimli tabanını kazandırdı. Birçok sektörde yetkiyi Kamu-Sen almış durumda. Kamu-Sen’in faşist yöneticileri hareketi bölerek etkisizleştirme çabasını sürdürüyor. Toplu görüşme sürecinde KESK’in yaptığı eylemleri etkisizleştirmek için açlık grevi çadırı açtı, göstermelik de olsa mücadeleci bir söylem kullandı. Medyatik şovlarla belli bir etki de yarattı. Yine görüşme sürecinde KESK’le aynı dönemlerde düzenlediği merkezi Ankara eylemleriyle gövde gösterisi yaptı. Bu eylemlerde kimi zaman devletin kolluk güçleriyle göstermelik gerilimler yaratarak mücadeleci bir görüntü kazanmaya çalıştı. Her fırsatta KESK’i “bölücü, terörist” sendika diye teşhir ediyor. Kamu yönetimi saldırısına yine gerici milliyetçi-şoven bir yaklaşımla “devletin üniter yapısına zarar gelecek” vb. söylemlerle karşı çıkıyor vb. Kamu-Sen’in tüm pratiği hareketi bölmeye, pasifize etmeye dönük.

KESK yönetiminin devlet güdümüne girmesi, pratikte yaptırımı olmayan eylemlerle günü geçiştirmesi, Kamu-Sen’in de sahte bir mücadeleci eylem pratiği sergilemesi, demagojik söylemlere başvurması, emekçi kitleler nezdinde ikisi arasındaki farkı giderek belirsizleştiriyor. Üye kazanmak için Kamu-Sen’i karalamaktan öte politika üretmeyen KESK reformistleri, toplu görüşme sürecinde Kamu-Sen’le yanyana gelerek, “kolkola mücadele ediyoruz” mesajı verdi. Politik ve pratik planda birbiriyle çelişen tutumlar alması tabanda sendikaya karşı ciddiyet ve güven bunalımı yaşanmasına neden oldu. Tüm süreç KESK reformistlerinin sadece görüntüde değil özünde de bu gerici faşist güruha karşı etkin bir mücadele yürütmeyeceğinin, ona güç kazandıracağının güçlü işaretlerini veriyor.

Harekette yaşanan gerilim

Bir yandan devletin saldırılarına diğer yandan hareketi içten içe kemiren reformist önderliğin yarattığı tahribata rağmen hareketin bugüne kadar biriktirdiği güç ve enerji herşeye rağmen emekçileri, en azından öncüleri şahsında, mücadeleye yöneltiyor. Elbette bunda kamu emekçilerinin hızla yoksullaşması, çalışma ve yaşam koşullarının giderek ağırlaşması temel önemde bir rol oynuyor. Yaşanan kan kaybına rağmen halihazırda eylemlere katılım düzeyi bunu göstermektedir.

Tabandaki pasif üyeden aktivistine, devrimci olma iddiası taşıyan unsurlara kadar harekette mücadeleye inançsızlık ve umutsuzluk ruh hali egemen. Tabanla daha sık yüzyüze gelen, saldırılardan doğrudan etkilenen alt kademe sendika bürokratlarından aktivistlere kadar birçok bileşen, KESK’in sürecinden farklı düzeylerde ve farklı nedenlerle rahatsız. Bugün birçok şubede üye toplantılarında bu sorunlar dile getiriliyor, eleştiriliyor. Kimi şube ve sektörlerde olağanüstü durum tanımı yapılarak “ne yapmalı” alternatif arayışıyla çağrılar yapılıyor, toplantılar düzenleniyor. Bu toplantıların kimi yerde çağrıcıları, kimi yerde katılımcıları, merkezi yönetimdeki reformist anlayışların tabandaki güçleri olabiliyor. KESK’e yöneltilen eleştiriler ise hareketin bugünkü durumundan yönetimleri sorumlu tutmakla sınırlı kalıyor. Eleştiriler reformist politikaları değil de yöneticileri hedef aldığı için de, özünde reformizmden bir ayrışma yaşanamıyor. Bu unsurlar merkezi politikaların şubelerdeki uygulayıcıları oldukları için, hareketin geriye düşüşündeki paylarını ciddi ve samimi bir özeleştirinin konusu etmekten de uzak duruyorlar.

Geçmişte KESK MYK’sının harekete dayattığı eylem kararlarını devrimci kaygılarla eleştirenlere “eylem içinde eylem örgütlenmez, sizin yaptığınız eylem kırıcılığı, merkezi karara uymak lazım, örgütlülük bunu gerektirir” vb. söylemlerle karşı çıkan, tasfiyecilikle suçlayan bu unsurlar bugün bizzat eylem kırıcılığı yapıyorlar. En son 10-11 Aralık eylemlerinde birçok şubede yaşananlar buna bir örnektir.

Alt kademe bürokratlar harekete inançsızlıklarını, mücadeleye güvensizliklerini, eleştiri konusu ettikleri KESK MYK’sını oluşturan anlayışlarla aynı düzlemde teorize ediyorlar. Yapmaları gereken tabana yüzlerini dönmekken, “yeni bir sendikal anlayış”, “sınıfın tanımı yeniden yapılmalı”, “kitle sendikacılığı” vb. argümanlarla, politik ve pratik olarak, eleştirdikleri ile aynılaşıyorlar.

Halihazırda geniş kitleler nezdinde sendikal bürokrasi yeterince teşhir olmuş değildir. Ancak kamu emekçilerinin görece daha politize olmuş unsurları şahsında (reformist politikaların etkisinde olmalarından bağımsız olarak) sendikal bürokrasi teşhir olmuş durumdadır. Ancak bu kesim de sendikal bürokrasiyi aşma noktasında bir irade, istek ve inisiyatif sergilemekten uzaktır. Hareket içerisinde deneyim kazanmış bu unsurlar süreç içerisinde yorulmuş, atıl durumda ve hala da reformizmin etkisi altındadır. Yılgınlık ve moralsizlik kendiliğindenci bir tutumla birleşmektedir. Bu unsurlar söylenme ve yakınmalarla varolan umutsuzluğu beslemekte, alana dönük farklı bir politika üretememekte, pratik olarak hareketsiz kalarak hareketin öncülüğünü fiilen üstlenmek konusunda bir istek ve irade ortaya koyamamaktadır. Zaten önderliğe yönelttikleri eleştiri, aldıkları tutum ile bunu yapabilmelerinin zemini de yoktur. Bu kesim eleştirdiği önderlikten politik, pratik ve programatik ve pratik planda kopamadığı sürece, koltuk muhalefeti yapmaktan öteye gidemeyecektir.

Hareketin ileriye taşınmasını, siyasallaşmasını ve militan bir karakter kazanmasını, sermaye devletiyle her cepheden karşı karşıya gelerek haklarını kazanmasını sağlayacak bir önderlik yeteneğine ve iddiasına sahip olmayan reformist anlayışlar kamu emekçileri hareketinin gerçek önderlik ihtiyacına yanıt vermekten uzaktır. Devlet reformist yönetimlerin bu zaafını, hareketi denetim altına almanın, düzenin sınırlarına hapsetmenin bir olanağı olarak değerlendirdi. Bunda ciddi bir mesafe de aldı.

Alana ilişkin güncel görevler

Kamu emekçileri hareketinin bugün yaşadığı bunalımı, hareketteki reformist etkiyi kıracak devrimci önderliğin yaratılamaması ve geniş kitlelerin gerçek bir mücadele programı etrafında birleştirilememesi olarak özetleyebiliriz. Komünistlerin birçok kez vurguladığı gibi, öncelikli ve temel görev, kamu emekçilerinin taban örgütlenmelerini geliştirmek, ona politik hedefler göstermektir. Bunun için alana dönük politikalar üretilmeli, sistemli ve çok yönlü bir politik-pratik çalışma yürütülmelidir.

Özellikle yasa sonrası yaşanan pratik süreç reformist politikaların iflasını açığa çıkaran bir dizi somut örnek biriktirdi. Bunu reformist önderliğin sonuçsuz politikalarının eleştiri ve teşhirine dayanak yaparken, asıl olarak tabandaki öncü kamu emekçilerini devrimci bir mücadele programına kazanmak, bunun üzerinden geniş kitleleri kucaklayacak bir önderlik düzeyi ortaya koyabilmek gerekmektedir. Yakın bir süreçte tasfiye yasalarıyla 4688 sayılı yasanın yeniden düzenlenmesi gündeme getirilecektir. KESK reformistlerinin bu süreçte izleyeceği yol önceki pratiklerine bakılarak anlaşılabilir: Daha fazla teslimiyet ve ihanet!

KESK yönetimi, böylesi bir süreci özelleştirme ve kölelik yasaları başta olmak üzere sermayenin tüm saldırılarına karşı grevli-TİS’li sendika hakkının kazanılması için mücadeleyle birleştirmeyeceği gibi, bundan özenle kaçınacak, sahte gündemler yaratacaktır. Böylesi bir süreçte yapılması gereken, bunları teşhir etmek, kitleleri militan eylem çizgisine kazanmak ve devrimci mücadele programı etrafında birleştirmek doğrultusunda etkin bir çalışma yürütmektir.

Halihazırda eğilimi ne olursa olsun hareketin biriktirmiş olduğu güçler devrimci sınıf çizgisine kazanılmalıdır. Harekette yaşanan gerilim bunun için imkanlar sağlamaktadır. Bu imkanlardan devrimci amaçlar için yararlanılmalı, bu bilinçle öncü, devrimci kamu emekçileri göreve çağrılmalıdır.

Güncel sorunlara karşı somut talepler ileri sürülmeli, devrimci mücadele programı militan mücadele çizgisine bağlanmalıdır. Bu yönlü bir çalışma asıl olarak işyerlerine taşınmalı, buralarda yoğunlaşılarak sendika yönetimlerine basınç uygulanmalıdır.

Yasa sonrasında keyfi ve kaba bir biçimde tabanın iradesini yok sayan bürokratik sendikal işleyiş teşhir edilmeli, sendikaları gerçek bir mücadele aracı haline getirmek için tabanın iradesini temel alan sendikal demokrasinin işletilmesi sağlanmalıdır.

KESK reformistleri tarafından dile getirilen “çağdaş sendikacılık”, “kitle sendikacılığı”, “sınıfın/sendikaların yeniden tanımlanması” vb. türünden eğilimlerin mücadeleye zarar verdiği, kavram karmaşasına neden olduğu, eylemsizliğin teorisine dayanak yapıldığı, emek-sermaye çelişkisini yok saydığı ve bu tartışmaların sermayeye hizmet ettiği tok bir şekilde ifade edilmelidir. Sendikalar “sivil toplum” kuruluşları değil emek örgütleridir. Sermayenin çok yönlü saldırılarını geriletmenin, kısmi bir takım hakları kazanmanın bir aracıdır. Bu eğilimlere karşı sınıf sendikacılığı anlayışıyla hareket edilmeli, sınıf mücadelesi esas alınmalıdır.

Hem alanda hizmet üreten hem de bu hizmetlerden faydalanan geniş işçi ve emekçi kesimler düşünüldüğünde, özelleştirme saldırısına karşı ortak mücadelenin zemini fazlasıyla vardır. Ancak bunun önündeki en temel engel sendika bürokrasisidir. Bunu aşmak için tabanda birlik sağlanmalıdır. Sendikalar işçi sınıfıyla alanlarda ve mücadelede birleşmek için zorlanmalıdır.

Kamu emekçilerini de doğrudan ilgilendiren ülke gündemleri (savaş, ücretlerin artışı, kölelik yasaları, özelleştirmeler, AB’ye uyum vb.) anti-emperyalist mücadenin önemini artırmaktadır. Kamu emekçilerine yönelik saldırının uluslararası dayanakları sürekli ve sistemli bir şekilde teşhir edilmeli (ABD, İMF, DB, GATS vb.), buna karşı mücadelenin önemi vurgulanmalıdır.

Hepsinden önemlisi, tabanda devrimci bir birleşmenin sağlanması için devrimci siyasal mücadele temel alınmalı, tüm güç ve imkanlar, araç ve yöntemler bu yönde seferber edilmelidir.

(Ekim, Sayı: 234, Şubat 2004)


Üste