Logo
< Kürt uyanışı ve Türkiye’de sınıf mücadelesi

Devrimci birey, kolektif özne


K. Irmak

Devletlerin yönetim biçimleri toplumdaki güç dengeleri hakkında bir fikir verir. Tek adam rejimi altında yönetiliyor olmamız gerçeği, sınıflar mücadelesi açısından işçi sınıfı ve emekçilerin dengeleri sarsabilecek gücü henüz ortaya çıkarmadığının göstergesidir. Siyasal iktidarın baskı ve saldırı politikalarında sergilediği ölçüsüzlük, burjuva hukukun ayaklar altına alınması, ekonomik krizin faturasının tam bir pervasızlıkla emekçilere ödettirilmesi, deprem, yangın, sel vb. doğa olaylarının bir felakete dönüşmesi vb. karşısında hesap soramamak, toplumsal güç dengeleriyle ve örgütlülük düzeyiyle ilintilidir. Biz devrimciler tarihsel bir bakışla, bu dönemin de geçici olduğu bilinciyle mücadele ediyoruz. Ancak bugünün koşullarında devrimci olan ile sıradan olan arasındaki fark giderek silikleşiyor.

Sınıflar mücadelesi ve güç dengelerine ilişkin farklı bakış açıları kullanılan kavramlarda da kendini ortaya koyuyor. İktidarın “rıza üretimi”nden ve bundaki başarısından bahsediliyor. Biz bunu iktidar mücadelesinde ideolojik aygıtlar ve kültürel etkileri olarak tanımlayabiliriz. Bu çerçevede toplumda beklentiler inşa edilebilir ve ortaklaştırılabilir.

Proletaryanın iktidarı ve sınırsız, sınıfsız ve sömürüsüz bir dünya için mücadele eden bizlerin de ortak beklentileri mevcuttur. Sınıflı toplumlarda dünya görüşleri belli bir sınıfsal zeminde oluşur. Sınıfların olguları, olayları algılamaları, yorumlamaları, beklentileri, gelecek ile kurdukları bağ ideolojik tercihlerinin yansımasıdır.

Mantık, felsefi açıdan doğru düşünmenin bilimidir. Daha doğru ifadeyle, düşünce ve düşüncenin varlık biçimlerinin, yasalarının ve bağlamlarının bilimidir. Farklı yanıtları mevcut olmakla birlikte insanlar bilmek için düşünür. Ama bilmek ile bunun davranışlara yön vermesi aynı şey değildir. Doğru düşünen herkes doğru davranamayabilir. Doğru düşünmenin doğru davranmaya dönüşebilmesi için bilinç ve irade ile birleşmesi gerekir.

Beklentilerin ortaklaştığı bir ortamda olaylara, olgulara bakış açısının da ortaklaşması gerekir. Okuduklarımızdan, gördüklerimizden ya da yaşananlardan çıkardıklarımızın ortaklaşması önemlidir. Burada dikkat edilmesi gereken, tekleşme değil kolektif bir bakışın oluşmasıdır.

Bilimsel sosyalizmin maddi bir güce dönüşebilmesi, özlem ve beklentilerini temsil ettiği sınıfın bu ideolojiyi benimsemesiyle mümkün olabilir. Marks’ın ifadesiyle felsefe işçi sınıfında maddi gücünü, işçi sınıfı da felsefede ideolojisini bulacaktır. Bu birleşmenin gerçekleşebilmesi için proletarya zorunlu olarak öncüsüne, devrimci sınıf partisine ihtiyaç duyar. Devrimci sınıf partisinin kadroları ve sempatizanları da, devrimciliğin örgütsel bir var oluş olduğu konusunda ortaklaşırlar.

Algıların değil olguların gücü!

Sınıfın partisini sahiplenmek, toplumun hangi kesiminden gelirsek gelelim, partinin programını ve tüzüğünü benimsemek anlamına gelmektedir. Devrimcilik kapitalizme karşı bir duruştur. Örgütsel anlamda olduğu kadar bireysel anlamda da bu böyledir. Ortak bir bakışın ve varlığın oluşabilmesi için kişinin kendisinde o güne kadar var olan, burjuvaziye ait olan bakış açısını ve yaşam biçimini değiştirmesi gerekir. Toplumların tarihinde bu tür değişimler, belli bir birikim üzerinde büyük altüst oluşların ürünü olmuştur. Kişiler için de böyledir. Eski olanın yıkılabilmesi için, gelecek olan için engele dönüşmesi gerekir. Bu yanıyla bizler kapitalizmin yıkılıp aşılması gereken bir düzen olduğunu kabul ediyorsak, onun kişiliğimizde, karar verme süreçlerimizde, olguları yorumlama tarzımızda yarattıklarını da yıkmamız gerekir.

İşçi sınıfı tarihsel gelişimi içinde olguların gücüyle hareket eder. Harekete geçmemişse, henüz olguların gücü değil beklentiler ön plandadır. Beklentiler ise farklı şekillerde yorumlanabilir, yönlendirilebilir. Bizlerin olguları doğru anlayabilmesi, bugüne kadarki algılarımızı değiştirmemizi gerektirir. Olaylara, kişilere, durumlara dair bilgi ve nesnellikten yoksun yorumların hata payı çok yüksektir. Yanlış yorumlar ise bizi hedeflediğimiz sonuçlardan uzaklaştırır.

Örneğin Greif işçilerinin direniş sürecindeki yaşadığı değişim bugün bize çok şaşırtıcı gelmiyor. Ama sürecin başında Greif’i örgütlemeyi düşünen ilgili komite, örgütlenme süreçlerinde işçilere mevcut durumları üzerinden baksaydı, bugün Greif gibi bir direnişten söz edemezdik. Ya da Habip yoldaş kendisindeki potansiyeli ortaya çıkaracak bir örgütte yer almasaydı, bir demir-çelik işçisinden TKİP Merkez Komite üyesi yaratılamazdı.

Bugüne kadar partinin yaptığı şey, mevcut malzemedeki potansiyeli görüp, onu harekete geçirebilmesidir. Her insan uygun koşullarda ve yeterli emeğin harcanmasıyla, yetenekli bir insana dönüşebilir. Bu konuda kişinin yatkınlığı ve değişme iradesi kadar kolektif müdahale de çok önemli bir yerde durmaktadır. Parti önderliğine düşen bunu değerlendirmeyi başarabilmektir. Lenin “Bir yoldaşa örgütsel görevlerimiz üzerine mektup”un bir bölümünde parti çalışmasını ele alırken, şu noktaların altını çizmektedir:

“Komite, devrimci çalışmanın çeşitli yönlerinin çeşitli yetenekleri gerektirdiğini ve bir örgütleyici olarak hiç işe yaramayan bir kimsenin bazen bir ajitatör olarak yeri doldurulamayacak olabileceğini ya da derin konspiratif disipline uygun olmayan birisinin mükemmel bir propagandacı olabileceğini vb. göz önüne alarak, mümkün en ayrıntılı iş bölümünü sağlamak için çaba harcamalıdır.”

Olayların ve olguların nedenlerini anlamadan doğrudan sonuçlarıyla ilgilenmek, yargılarla hareket etmek, var olan potansiyellerin değerlendirilememesi anlamına gelmektedir. Bu noktada devrimcileşmeye adım atmış kişilere de fazlasıyla sorumluluk düşmektedir. Devrimcilik uzun erimli bir yoldur. Bu yolda “olma fikri” ile “olma durumu” aynı şey olmayabiliyor. Devrimcileşmenin kesintisiz bir süreç olduğunu bir an bile unutmamak gerekiyor.

Devrimci bireylerden oluşan kolektiflerin özne olduğu bir çalışma ve yaşam örgütlemeliyiz. Bireysel olarak yapabildiğimizin en fazlasını zorlamak, yanı başımızdaki yoldaşlarımızın gelişimini gözetmek, çalışmamızın mesafe almasını sağlamak ve herkesin işin parçası olabildiği zeminleri çoğaltmak durumundayız. Yanımızdaki yoldaşımızın zorlandığını gördüğümüzde elimizi uzatmak, bunu ona bile fark ettirmeden yapabilmek, yapılacak işlere kafa yormak; o ünlü deyimle “zorlukları paylaşmak için öne atılmak, başarısını üstümüze almaktan geri çekilmek” devrimci erdemlerin başında geliyor.

Sorunlarla baş edebilme özelliği ve sorunları çözme iradesi devrimci birey için olmazsa olmazdır. Sıradan olmayı aşamayan ile devrimci olanın ayrılacağı yerlerden biri de meselelere bakış ve çözme yoludur. Sıradan olanın sergilediği zayıflıkları şöyle sayabiliriz:

Çalışma alanlarımıza ve belirlenen politikalara dair kafa yormamak, sürekli şikâyet etmek, bir iş planlandıktan sonra üzerimize düşeni yapmak yerine ertelemek, yumurta kapıya dayandığında bir şeyleri halletmeye çalışmak, kolay olan yolu tercih etmek, eleştiri karşısında saldırganlaşmak ve özeleştiri yapmaktan kaçınmak, insanları kıyaslamak, olayları kendine göre yorumlamak ve yorumladığı şekilde davranmak vb., vb...

Bu zayıflıklar kişilerde ortaya çıktığında, gerekli müdahale elbette kolektif tarafından yapılacaktır. Kolektifte/yerel örgütte kendini gösterdiğinde ise saflaşma, taraflaşma, yerelcilik vb. sonuçlarla yüz yüz kalabileceğiz. Böyle bir durumda da merkezi önderliğe önemli bir rol düşmektedir. Bu tür zayıflıkları zamanında saptayabilmeli ve gerekli müdahaleleri yapabilmelidir.

Lenin’in aynı mektubunda “Gizli bir örgütü yönetmenin bütün sanatı” diye ifade ettiği duruma ilişkin vurguları bu açıdan anlamlıdır:

“Merkezin düzgün çalışabilmesi için, yerel komiteler kendilerini yeniden örgütlemelidirler; uzmanlaşmalı, ‘somut’ iş yapan örgütler haline gelmeli ve şu ya da bu pratik alanda gerçek ‘sonuç alıcı duruma’ erişmelidirler. Merkezin (şimdiye kadar olduğu gibi) öğüt vermek, ikna etmek ve tartışmakla kalmaması, orkestrayı gerçekten yönetebilmesi için, kimin hangi kemanı nerede ve nasıl çaldığını; her çalgının çalınması için talimatın nerede ve nasıl alındığını ya da alınmakta olduğunu; (müzik kulak tırmalamaya başladığında) kimin nerede ve niçin hata yaptığını ve hatanın giderilebilmesi için kimin nereye ve nasıl aktarılması gerektiğini kesin olarak bilmesi gerekir.”


Üste