Logo

Sınıf çalışmasının sorunları-III / TKİP MK


TKİP MK -Toplantı Tutanakları / Sonbahar 2011

Sınıf çalışmasının sorunları - 3

Cihan:
Dünkü sınıf çalışması tartışmasını özel bir ilgiyle izlediğimi söyleyerek başlamak istiyorum. Tartışmaları izlerken toplamı içinde şunu bir kez daha gördüm: Partimizin sınıf bilinci, sınıf kimliği, sınıf eksenli çalışması, sınıf alanında katettiği mesafe konusunda büyük bir açıklık, bu açıklığın getirdiği bir özgüven, bir tatmin duygusu var saflarımızda. Bunu çok önemli buluyorum. Sınıfı temsil eden bir hareket olmak bilinci ve sorumluluğu ile konuşabiliyor buradaki her yoldaş. Bunu Parti Okulu'na katılan kadrolarda da aynı açıklıkla gördüm. Demek ki bu bilinç ve kavrayış, bu duyuş ve söyleyiş, bu sınıfı temsil etme inancı ve güveni, yönetici organdan öteye partinin bütününde var. Bunu çok önemsiyor, partimiz için çok önemli bir kazanım sayıyorum.

Partinin kazanımları

Yakın zamanda ilk çıkış belgelerimizden bazılarına yeniden bakabilme olanağı buldum, Parti Okulu için yapılan o toplu derlemeler vesilesiyle. Sonuçta popülizme karşı sosyalizm bayrağıyla siyasal mücadele sahnesine çıkmış bir hareketiz. Biz Türkiye devrimci hareketinin '60'lı ve '70'li yıllarına egemen halkçı ideolojik kimliğini ortaya koyarken, Marksizmin sınıf özünün ve karakterinin kavranamayışı üzerinde özellikle durduk. Halkçılık tam da budur, popülizmin özü ve özeti budur. Marksizmin sınıf özünün anlaşılamamasıdır. Proleter sınıf anlayışının yerine halkçı karakterde bir küçük-burjuva anlayışın geçirilmesidir. Dolayısıyla biz, Türkiye devrimci hareketinde işçi sınıfı sorununun, bunun marksist dünya görüşü içerisinde tuttuğu özel yerin anlaşılamaması, dolayısıyla Marksizmin anlaşılamaması iddiası ve eleştirisi üzerinden siyaset sahnesine çıkmış bir hareketiz. Bu bakımdan sınıf sorunu alanında bugün katettiğimiz mesafe, bilinç olarak, ruh olarak, yönelim ve pratik alan olarak katettiğimiz mesafe, fazlasıyla önemlidir. Zira bu, bizim kendi ideolojik çıkışımıza ve  yönelimimize uygun bir siyasal pratik hat tutturduğumuz, teori-pratik ilişkisinde gerçek bir tutarlılık sergilediğimiz anlamına gelir. Bu teori-pratik bütünlüğü, bu ideolojik ve pratik tutarlılık, partimizin önemli bir üstünlüğüdür ve sanıldığından da önemlidir.

Sınıf yönelimi ve çalışması alandaki kazanımlarımızı akşam sizler konuşurken belli maddeler halinde özetlemeye çalıştım. Bunlar sizin vurgularınızdan da çıkan noktalardır aynı zamanda.

Gördüğüm şudur: Bir kere partide net bir proleter sınıf bilinci var. Proletaryanın burjuva toplumdaki benzersiz yeri, dünya görüşü sorunu olarak ve siyasal mücadele sorunu olarak, açıklıkla kavranmış durumda... Dünya görüşü sorunu olarak olduğu kadar siyasal mücadele sorunu olarak da diyorum, ki bu özellikle önemli. Zira yalnızca bir dünya görüşü, basitçe bir teori sorunu olarak değil, aynı şekilde siyasal anlamda bir pratik sorun olarak da. Açıklıkla teori sorunu olarak ama aynı ölçüde siyaseten, yani devrimci sınıf mücadelesi açısından, kurulu düzene ve egemen sınıfa karşı mücadelede işçi sınıfının tuttuğu çok özel, benzersiz ve belirleyici yer üzerinden de. Sonuçta teorik, politik ve pratik bütünlüğü içinde işçi sınıfı sorunu partimizde kavranmış, derinlemesine bilince çıkarılmış bulunmaktadır. Sınıf sorununda partinin temel önemde ilk kazanımı budur.

Öte yandan, parti siyaset sahnesinde artık sınıf üzerinden anılıyor. Birçok gözlem bunu gösteriyor, birçok yoldaş bunu dile getiriyor, siz kendi konuşmalarınızda bunun üzerinde ayrıca ve önemle durdunuz. Bu, partinin sınıf alanındaki bir ikinci önemli kazanımıdır.

Üçüncüsüne geçiyorum. Türkiye'nin popülist solu geleneksel olarak sınıfı küçümser, onu siyaseten reformizm alanı sayar. Ama kazara, şu veya bu nedenle, şu veya bu gelişmenin etkisi altında işçi sınıfı yönelimine girdiğinde ise, bunu kural olarak sendikal alan üzerinden yapar. Sınıf çalışması onlar için esasta sendikal çalışma üzerinden bir anlam taşır ve bu da onları sınıf sorununda dosdoğru reformizme götürür. Sınıf hareketine sendikal alan üzerinden müdahalenin esas olması, sınıfa müdahalenin reformist bir bakışaçısına ve eksene oturması demektir. Bu mantıksal olarak da böyledir.

Partimiz ise başından itibaren sınıfa yönelimi siyasal bir kavrayışla ele almış ve sınıfa dosdoğru fabrikalar üzerinden yönelmiştir. Örgütsel çalışmamızın esasını her zaman tüm temel örgüt birimleri üzerinden sınıfa, fabrikalara yönelim oluşturdu. Parti sendikal boyutu sınıf çalışması içinde yalnızca yan bir alan olarak ele aldı. Sendikalar alanında hiçbir mevzisi yokken bile bugün hiç değilse bazı sendikalar karşısında artık rahatsız edici bir güç haline gelme başarısını, hemen tümüyle, sınıfa yönelik fabrika eksenli siyasal çalışmasına borçludur. Parti her zaman sınıfa fabrikalar üzerinden, yani tabandan müdahale etti. Bu, sınıfa devrimci bir örgütsel-politik müdahaledir.

Tarih içerisinde bolşevizmin müdahalesi de tamı tamına böyledir. Fark şuradadır: Bolşevizmin böyle bir müdahaleye girdiği sırada Rusya'da sendikalar yoktur. Sendikal biçimler, birlikler, Zubatovcu sendikacılık Rusya'da 1905'lere doğru doğdu. Dolayısıyla başlangıçta marksistlerin bu konuda bir tercih sorunu yoktu. Politik bir müdahale yapmak durumunda idiler ve bunu da fabrikalar üzerinden yaptılar. Bizde ise iyi kötü bir sendika geleneği ve iyi kötü bir sendikal örgütlülük var. Dahası bu sınıf hareketi üzerinden bir kültüre de dönüşmüş durumda. Fakat işte böyle bir toplumda, biz hiç de sendikal alan üzerinden müdahale etme kolaycılığına düşmedik. Bizim için sınıf çalışması temelde bir fabrika çalışması oldu. Sınıf alanında bugüne kadar elde ettiğimiz tüm kazanımlar bu sayede elde edilmiştir.

Bir dizi örnek üzerinden somut olarak da gösterebilirim; Türkiye'nin devrimci demokratları, sınıf alanına her ilgi duyduklarında, bunu hep de sendikalar üzerinden yapıyorlar ve buradan reformist bir zemine kayıyorlar. Sendikalist-ekonomist bir bakışaçısıyla sınıfa müdahale etmenin bir sonucudur bu. Oysa biz sınıfa fabrikalar üzerinden politik-örgütsel bir müdahaleyi esas almak üstünlüğüne sahibiz. Partimizin sınıf alanındaki bir başka üstünlüğü ve kazanımı da işte budur. Bu devrimci konum ve kimlikten, dolayısıyla da sınıf sorununu devrimci politik bir bakışaçısıyla ele almaktan gelen bir üstünlüktür.

Parti sınıf hareketi içerisinde artık bir taraf haline gelmeye başladı; buna ilk üç kazanımı ortaya koyarken değinmiş oldum. Ama gerçekte bu, partinin sınıf sorunundaki dördüncü temel kazanımıdır. Kuşkusuz henüz toplum çapında değil, ama sol hareket ve sendikal hareket sözkonusu olduğunda, parti artık sınıf hareketi üzerinden dikkate değer bir taraftır. (...) Bu da parti için bu alandaki bir dördüncü somut kazanımdır.

Sınıf eksenli siyasal hareket

Sınıf sorunu dünya görüşünün özüne ilişkin bir sorundur ve toplumsal devrim bakımından kilit önemdedir. Tunus-Mısır derslerini bu vesileyle yeniden önemle hatırlatıyorum. Parti için yaptığımız herşey gerçekte sınıfı devrimcileştirmede mesafe almaya yöneliktir. Parti toplumda etkin bir siyasal taraf olmadan, siyaset sahnesinde etkin bir rol oynayacak kapasiteye gelmeden önce, bir biçimde sınıf içerisinde bir güç olabilmelidir. Ancak bu takdirde toplum çapında da bir güç olarak ortaya çıkabilme konum ve yeteneğini kazanabilir. Dikkat ediniz, toplumda devrimci güç odağı olmak iddia ve hedefini, sınıf eksenli parti iddia ve hedefine bağlı olarak ele alıyoruz. Zaman içinde öncelik açısından olduğu kadar mantıksal bakımdan da. Bu anlaşılır bir şeydir; sınıf içinde güç olamazsak siyaset sahnesinde ve toplum düzeyinde zaten güç olamayız. Kürt hareketi ulusal eksenli bir mücadele örgütlediği ölçüde siyaset sahnesinde bir güç haline geldi, bunun tersi değil. Biz de sınıf hareketi içerisinde etkin bir güç olamadığımız sürece siyaset sahnesinde etkin bir taraf olamayız, dikkate değer bir rol oynayamayız.

“Parti, sınıf, devrim!” diyoruz. Bu şiarın anlamına daha yakından bakalım. Parti sınıfla anlam kazanıyor ve ancak devrimcileşmiş bir sınıf varsa devrim zafere ulaşabiliyor. En mükemmel bir parti örgütünü kendi içinde yaratsanız bile, ki gerçekte bunu kendi içinde yaratamazsınız, bu sınıf ekseninde değilse eğer hiçbir ciddi siyasal sonuca gidemezsiniz. Bu vesileyle, tarihte sınıf dışı "bolşevik çelik çekirdek"ler yoktur eleştirisini hatırlayalım. Mesele o polemikte gerçekten çok iyi konulmuştur ve tekrar tekrar bakmayı haketmektedir. İdeolojik kimlik, kadro, örgüt, illegalite, ayakta kalmak, deneyim vb., bütün bunlar hep sınıf hareketini devrimcileştirmede etkin bir güç olabilmek, işlevli bir güç olabilmek içindir. Sınıf sorunu bu denli hayati bir sorundur, parti için olduğu kadar devrimin zaferi için de.

İdeolojik kimlik sözkonusu olduğunda güvenceniz dünya görüşüdür, somut olarak Marksizmdir. Ama maddi güvence, sınıfsal kimlik sözkonusu olduğunda, biricik gerçek güvence işçi sınıfına, işçi sınıfı hareketine dayanmak, proleter sınıf eksenli bir parti olabilmektir. Dolayısıyla sorunumuz ve şaşmaz hedefimiz, sınıf hareketi eksenine oturmaktır. Partinin proleterleşmesi de bu temel üzerinde bir anlam taşıyacaktır.

İdeolojik kimlik sözkonusu olduğu zaman güvence dünya görüşüdür, sınıfsal kimlik, maddi kimlik sözkonusu olduğunda ise devrimci sınıf hareketidir, dedim. Lenin, yenilgi döneminin ardından bütün partiler darmadağın oldu, iç sorunlara boğuldu, bir tek Bolşevikler birliklerini sağlam bir biçimde korudular, çünkü ayaklarını işçi sınıfına sağlamca basıyorlardı, diyor. İşçi sınıfı birleştirici bir güçtür, bizzat partinin kendisi için de anlamına geliyor bu... Ayağını sınıfa dayamış bir partide uluorta sorunlar çıkmaz, çıksa bile öyle ikide bir incir çekirdeğini doldurmaz şeylerle iş bölünmelere varmaz. Devrimci sınıf zemini, parti içi mücadelelerin, tüm gerilimlere rağmen, parti ekseninde ve parti bütünlüğü içerisinde sürmesi olanağı da sağlar. O önemsiz sorunlar yüzünden olur olmaz yaşanan bölünmeler, dağılmalar, birbirine düşmeler, hep sınıf dışılığın getirdiği sorunlardır.

Sınıf adına konuşabilmek duygusu büyük bir ciddiyet, büyük bir olgunluk kazandırır partiye, kadroya, parti organlarına. Ama sınıf dışılık bir sürü yavanlığın, çocukluğun, sorumsuzluğun da temelidir. Solda mezhepçiliğin temeli de tamı tamına budur. Oysa sınıfı temsil eden bir harekette büyük bir ciddiyet ve vakar vardır. Bu gerçek bir toplumsal hareketi temsil eden her siyasal akımda bir biçimde vardır. PKK yöneticilerin bakın, Karayılan'a , Cuma’ya bakın... Bunlar normalde çok da birikimli ve yetenekli kimseler değil. Ama bir hareketi temsil etmek bu insanlara bir olgunluk, bir vakar, bir ciddiyet, bir hava kazandırıyor, değil mi? Konuştukları zaman, o basit siyasal konuşmaları, röportajları kastediyorum, özgüveni yüksek bir takım adamlar konuşuyor gibi okuyorsunuz, değil mi? Bu ulusal nitelikte de olsa toplumsal bir harekete dayanıyor olmanın verdiği bir kuvvettir, buradan gelen bir nitelik ve yetenektir.

Biz bir dizi sorunumuzu sınıf alanında katettiğimiz mesafe ile çözeceğiz, o zaman sorunlarımız en aza inecek derken kastedilen budur. Sorumluluk duygumuz çok başka olacak. Özgüvenimiz çok başka olacak. Bunlar çok iyi bildiğimiz ama önemle üzerinde durmamız ve derinlemesine içleştirmemiz gereken şeyler.

Devrimci dünya görüşünün sınıf özü

Marksizmde sınıf özünü düşün, geriye bir şey kalmaz. Ben işçi sınıfının modern burjuva toplumda oynadığı rolün artık bir anlamı kalmadığına inansam, bir gün bile marksist olarak kalmam. Ütopik sosyalizmden bilimsel sosyalizme geçişin özü tam da budur; proletaryanın modern burjuva toplumundaki özel rolünün ve bundan kaynaklanan tarihsel misyonunun açıklığa kavuşturulması, sosyalizme ilişkin bütün o ideallerin böylece maddi bir temele oturtulabilmesidir. Engels, bilimsel sosyalizm modern işçi hareketinin teorik dışavurumudur der, teorik ifadesidir demek ister. Bu böyleyse eğer, modern sınıf hareketini düştüğünüzde, geriye bilimsel bir yöntem, Marks şahsında dikkate değer bir filozof, yetenekli bir iktisatçı vb. belki kalır, ama devrimci bir dünya görüşü olarak Marksizm kalmaz. Marksizmin içini boşaltmak isteyenlerin buna onun devrimci sınıf özünü boşa çıkararak başlamaları boşuna değil. Zira proletarya yoksa proletarya devrimi ve proletarya diktatörlüğü de yok demektir. Dolayısıyla devrimci bir dünya görüşü olarak Marksizm yok demektir.

Bunlar işin alfabesidir ama Türkiye solu bütün bu basit gerçeklerin farkında bile değil. İşçi sınıfına karşı güvensizliğin, giderek de gericiliğin gerisinde tam da bu var. Bazı sözde marksist aydınlardan tutunuz da "ezilenler" söylemi üzerinden ahkam kesenlere kadar bu böyle. Hiçbiri bu meselenin özünü anlamış değiller. Ne sınıflar mücadelesini anlamışlar ne de Marksizmin sınıf özünü... Siyaset sahnesine sınıflar mücadelesi bakışaçısıyla girmiyorlar bir türlü. Sınıfın karşısına sınıfı çıkarmak bakışaçısıyla girmiyorlar, zira sorunun özünü anlamış değiller. Komünist Manifesto'nun o ilk cümlesinin özünü anlamış değiller. "Bugüne kadarki tarih sınıflar mücadelesi tarihidir" diyor Manifesto, ardından farklı toplum aşamalarındaki karşıt sınıfları sıralıyor. Sınıfın karşısına sınıf koyuyor. Türkiye solu için bunların söz olarak bir değeri belki vardır ama gerçek hayatta bir karşılığı yoktur. Sınıfın karşısına sınıf çıkaran bir siyasal yönelimden, bir siyasal mücadele anlayışından yoksunluğu bunu gösteriyor. Bu da Komünist Manifesto'nun o çok ünlü ilk cümlesinin özü itibariyle kesinlikle anlaşılmadığının bir ifadesi. Marksizmin sınıf özünü, dolayısıyla de kendisini anlamış değiller. Birkaç onyılı bulan pratikleri bunun tartışmasız göstergesidir.

Abdullah Öcalan kitaplarında sistemli bir çabayla Marksizmin sınıf özünü boşaltıyor, benim için işçi sınıfı sorunu yüzde on bile bir değer taşımıyor diyor. Bu Marksizmin içini boşaltmak, böylece kötürümleştirmek, bitirmek demektir. Devrimci sınıf yoksa topluma devrimci müdahale olanağı da yok demektir, bu dünya görüşünün kötürümleştirilmesidir. Bu yeniden ütopik sosyalizme, iyi dilekler, temenniler dönemine dönmektir.

Ama ütopik sosyalizmin tarihsel olarak bir haklılığı, bir meşruluğu, bir anlaşılırlığı var. Tarih içinde insanlık düşüncesinde bir ilerlemedir ütopik sosyalizm. Proletaryanın ortaya çıktığı, 200 yıllık bir mücadeleyle kendini ortaya koyduğu bir dönemin ardından tutup ütopik sosyalizme geri dönmek, her türlü bilimsellikten ve devrimcilikten kopmaktır. Bu ideolojik manada inceltilmiş bir gericiliktir.

Sınıfı temsil etmek bilinci ve sorumluluğu

Sınıf çalışması alanındaki sorunlarımızla devam ediyorum. Öncelikle vurgulamak istedeğim nokta, sınıfı temsil etmek bilinci ve duygusunu bundan böyle sınıf adına konuşmak, bu hakkı ve bu güveni kendinde görmek ile birleştirebilmek ihtiyacıdır. Tekelci bir zihniyetle değil fakat tümüyle doğal bir sınıf duygusuyla bundan böyle sınıf adına konuşabilmeli, sınıf adına söz söyleyebilmeliyiz. İşçi sınıfına yönelen her saldırı, işçi sınıfını etkileyen her olay bizi dolaysız olarak ilgilendirmeli ve karşı bir tutuma yöneltmelidir. Sınıfın siyasi temsilcisileri olmak duygusu en doğal refleksimiz haline gelmeli, bu bizim dilimize, söylemimize yansıyabilmelidir. “Biz sınıf devrimcileri” söylemi elbetteki bizde fazlasıyla var, devrimci sınıf partisi vurgusu da ha keza. Ama dün bu biraz daha soyut bir şeydi, bugünse gerçekliğimizden fışkıran bir duygu olmalı. Parti Okulu çalışmalarında ve dünkü konuşmalarda gördüğüm de bu zaten. Bunu sürekli biçimde güçlendirmeliyiz.

İki, sınıfı da biraz kamçılamak gerekiyor diyordu El. yoldaş, haklı olarak. Herşeyi sendika bürokrasisine yüklüyoruz da, sendika bürokrasisi dediğimiz sınıfın ne kadarını tutuyor ki diye ekliyordu. Evet, sınıfa artık dışardan değil fakat içerden hitap etmeli ve gerektiğinde sert bir biçimde eleştirmeli, zaaflarına yüklenmesini bilmeliyiz. Bu konuda dışardan değil içerden seslenen bir dil geliştirmeliyiz.

Sınıfa siyasal ajitasyon kadar sosyalist propaganda ile de gitmeliyiz. Baskıdır, terördür, haklara saldırıdır, kirli savaştır, bunları konu alan salt siyasal bir propaganda kendi başına bir sonuç yaratmaz. Bu elbette gerekli ve önemlidir. Fakat bu köklü bir bilinç vermez işçiye, onu siyasal açıdan etkilese bile. Kaldı ki işçinin sınıf bilinci yoksa, salt bu türden bir propaganda bazen tersinden gerici tepkilere bile yolaçabilir. Kirli savaş örneğin sınıf bilincinden yoksun bir işçiyi çok da ilgilendirmemektedir, “bölücülüğün ezilmesi” sayarak ya kanıksamakta ya da dosdoğru desteklemektedir bile. Ama sınıfın karşısına sınıf koymak, bunu temel sınıf, mülkiyet ve sömürü ilişkilerinden giderek yapmak, işte bu sosyalist propagandadır ve işçinin mevcut bilincini sarsar ve zamanla da değiştirir. Mülkiyet gerçeği, bir tarafta büyük bir zenginlik, öte tarafta sefalet olgusu... Sömürü, emek ve sermaye gerçeği... Sınıfa bunları anlatmalı, yani sosyalist propagandaya özel bir ağırlık vermeliyiz.

Dilimizi bu açıdan da geliştirmeliyiz. Bu bildiri dili demek, özel sayı dili demek, bülten dili demek. Bu dili düzeltmemiz lazım. Gelinen aşamada içerden seslenen bir dil kullanacağız. Siyasal ajitasyonu sosyalist propaganda ile birleştireceğiz. Bir dizi özel sayı çıkardık demek kendi başına bir şey ifade etmez bu saatten sonra. Ne söyledim ve nasıl söyledim? Söylediğimi işçi nasıl anlayabildi, anlayabildi mi ya da? El. yoldaş, bir dönemin bültenlerini toplu olarak ele alıp inceleyelim, bakalım ne söylüyorlar, nasıl söylüyorlar derken kuşkusuz haklı. Bu yapılabilse ortaya gerçekten önemli sonuçlar çıkar, bu alandaki yetersizliklerimizin görülmesi bakımından.

Sınıf çalışmasında içerden konumlanmak bir başka önemli sorun. Parti örgütüne 2008 Sonbaharında yapılan köklü müdahaleye ilişkin temel metinde var sanıyorum. Kadrolar partinin saflarına 10-12 saat fabrikada çalışıp kapitalistlere artı-değer üretmek için katılıyor değil diyen eleştirel vurgular var orada. Bu, o dönemde öne çıkan belirli bir zaafa yöneltilmiş yerinde ve haklı bir eleştiriydi. Fakat bizzat sözkonusu metnin kendisinde gerekli kayıtlar da var. Eğer bir profesyonel kadronun fabrikada çalışması işlevli ve sonuç yaratıyorsa, tabii ki bu olmalı deniliyor aynı metinde. Ya da bir kadroda boş zaman kullanmaktan gelen bir atalet ya da paslanma varsa, tabii ki fabrikaya gönderilmeli deniliyor, yine aynı metinde. Ama bunun ötesinde salt mali sıkıntılardan dolayı fabrikada kadro çalıştırmak akıl alır şey değil, orada özellikle buna işaret ediliyor, oradaki eleştiri büyük ölçüde buna yöneliyor. Yanısıra bir fabrikaya kadro sokuyorsunuz ama bu kısır bir girişim olarak kalıyorsa uzun süre, niye tutuyorsunuz o kadroyu orada? Söylenen bu, eleştiriye konu olan durumlar bunlar..

Evet, yeniden içerden konumlanma, içerden müdahale! Ama planlı ve amaçlı, amaca uygun bir biçimde! Bir kadroyu sokarsınız, bakarsınız, burası kısır bir yer, burdan bir şey çıkmıyor, çeker alırsınız onu ordan, başka yere yöneltirsiniz. Böyle olmak kaydıyla, evet!

Parti Okulu etkinliği sırasında enine boyuna tartışmalara konu oldu, bir fabrikayı kuşatmak ne anlama gelir, bunu üzerinden çeşitli yönleriyle duruldu. Fabrikaya ilişkin özgün bir politikaya sahip olmak, fabrikaların doğrudan yerel bölge komiteler üzerinden ele alınması, döne döne organ toplantılarında tartışılması, çalışmanın gidişinin buradan, bizzat yönetici organdan izlenmesi, yönlendirilmesi, yönetilmesi. Direnişlere müdahalenin İK, duruma göre MK’da gündem olması…

(…)

 


Üste

Değerlendirmeler