Logo
< Gençlik hareketinin verili tablosu ve müdahale zeminleri

Sınıf hareketinin açmazları ve müdahalemizin yönü


E. Karasu

Türkiye kapitalizminin son yarım yüzyılı, sermayenin işçi sınıfının tarihsel kazanımlarını tasfiye etmeye yönelik saldırılarının damgasını vurduğu bir dönem oldu. 12 Eylül darbesiyle önü açılan ve Turgut Özal döneminde hız kazanan neoliberal dönüşüm, 2001 krizinin ardından çok daha kapsamlı ve saldırgan bir yeniden yapılanma sürecine dönüştürüldü. Emperyalist merkezlerin ve uluslararası sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda hazırlanan programlar, AKP öncesi hükümetler tarafından adım adım hayata geçirildi. Ancak AKP iktidarı, sermayenin bu programını uygulamakta kendisinden önceki bütün hükümetlere rahmet okutan bir pervasızla davrandı.

Özelleştirme, taşeronlaştırma, güvencesiz çalışma biçimleri ve sendikal hakların tasfiyesi gibi uygulamalar milyonlarca işçinin yaşam ve çalışma koşullarında ağır bir yıkıma yol açtı. Düşük ücretler ve yoğun emek sömürüsüne dayalı çalışma rejimi, ülkeyi uluslararası sermaye açısından bir ucuz işgücü deposu haline getirdi. İşçi sınıfının onlarca yıllık mücadelelerle elde ettiği haklar sistemli biçimde budanırken, sermaye sınıfının kâr oranlarını koruma ve yükseltmeye dönük politikalar devlet eliyle hayata geçirildi. Bu süreç, dünya kapitalizminin içinde geçtiği kriz evresinin dinamiklerinden ve yerli-yabancı sermayenin krizin faturasını emekçilere ödetme yöneliminden bağımsız değildi. Dahası, Türkiye’de yaşanan dönüşüm, dünya ölçeğinde uygulamaya konulan neoliberal saldırının en tipik örneklerinden birini oluşturdu. Birbirini izleyen koalisyon hükümetleri ile onları takip eden ve uzun yıllara yayılan AKP iktidarının öz itibariyle aynı ekonomik programın devamcısı olması bu durumun kaçınılmaz sonucuydu.

Aynı dönem, sendikal hareketin gerilediği, tarihsel mevzilerini önemli ölçüde kaybettiği, bürokratik mekanizmaların daha da güçlendiği, öte yandan devrimci hareketin ise ideolojik ve örgütsel çözülme süreçleriyle yüz yüze kaldığı bir evre oldu. Sermaye sınıfı topyekûn saldırılarını yoğunlaştırırken, işçi sınıfının örgütlü direniş kanalları da önemli ölçüde geriletildi. Sovyetler Birliği’nin çözülüşünün sosyalizm ve sınıf mücadelesi düşüncesinde yarattığı tarihsel kırılma ise hiçbir zaman telafi edilemedi. Sınıf mücadelesi ve sosyalizm düşüncesi geniş emekçi kitleler için alternatif bir dünya arayış olmaktan çıktı.

Sınıf hareketinin engelleri

Bugünün Türkiye’sinde işçi sınıfı nicel olarak toplumun ezici çoğunluğunu oluşturan temel bir toplumsal güç durumundadır. Neoliberal saldırganlık kar getirecek her şeyi metalaştırırken, beraberinde yeni bir proleterleşme dalgası yaratmış, işçi sınıfının sayısal ağırlığı hiç olmadığı kadar büyümüştür. Ayrıca kronik işsizlik ve güvencesizlik de kalıcı bir karakter kazanmıştır. Ancak işçi sınıfının nicel büyüklüğünün ulaştığı düzey, sınıf hareketinde kendiliğinden bir gelişime yol açmamıştır.

Tersine, taşeronlaştırma, güvencesizlik, kiralık işçilik, esnek çalışma ve işyerlerindeki parçalanma sınıfın ortak hareket etmesini zorlaştıran yapısal engeller haline gelmiştir. Sendikal yapılardaki çürüme ve bürokratikleşme ile siyasal öznelerin sınıf hareketiyle olan bağındaki zayıflığın aşılamaması gibi sorunlar ise işçi hareketinin içine sıkıştırıldığı cenderenin duvarlarını kalınlaştırmıştır.

Bu tablo yalnızca ekonomik saldırıların ve istihdam alanındaki yapısal değişikliklerin sonucu değildir kuşkusuz. Özellikle AKP iktidarı boyunca dinci-gerici ve milliyetçi ideolojik kuşatma sistemli biçimde güçlendirilmiş, işçi sınıfının önemli bir bölümü tam da bu araçlar üzerinden ideolojik ve siyasal olarak sermaye düzeninin etkisi altında tutulmuştur. Sınıf bilincindeki gerilik ve ideolojik kuşatma, bugün işçi hareketinin gelişmesinin önündeki en önemli engellerden biri olmayı sürdürmektedir.

Ne var ki bu tablonun aşılması yalnızca daha güçlü ve etkili bir politik-ideolojik mücadele verilmesiyle mümkün değildir. İşçi sınıfını bu gerici kuşatmaya açık hale getiren temel nedenlerden biri, sınıf hareketinin mevcut mücadele düzeyindeki geriliktir. Mücadelenin geri çekildiği, örgütlü sınıf pratiğinin zayıfladığı her durumda dinci-gericilik, milliyetçilik ve düzen siyasetinin politik gündemleri işçi sınıfı içerisinde daha geniş bir etki alanı bulmaktadır. Ancak bu kuşatma da gerisin geri sınıf hareketinin gelişimini baskılamakta, ortaya çıkan mücadele dinamiklerinin daha ileri düzeylere sıçramasını ve gerçek bir siyasal hatta kavuşmasını zorlaştırmaktadır. Böylece biri diğerini yeniden üreten bir kısır döngü ortaya çıkmaktadır. Son yıllarda tüm dünyada yaygınlaşan baskı ve otoriterleşme rejimleri de bu döngüyü daha da güçlendirmektedir.

Sınıf hareketinin yaşadığı tıkanma aynı zamanda sendikal hareketin krizinin de temel nedenidir. Sendikalar uzun yıllardır bürokratik kastların yönetimi altında giderek daha fazla kötürümleşmiştir. Düzenle bütünleşmiş sendikal bürokrasi, işçilerin mücadele eğilimlerini geliştirmek yerine onları dumura uğratmakta, ideolojik olarak da denetim altında tutarak etkisizleştirmektedir. Bu nedenle ortaya çıkan mücadele potansiyelleri örgütsüzlük içinde erimekte, sık sık ifade ettiğimiz gibi, kalıcı bir birikime dönüşemeden yalnızca sınırlı kesimlerin hafızasında yer eden deneyimler olarak kalmaktadır.

Sendikaların yaşadığı krizin kuşkusuz istihdam biçimlerindeki değişimlerle, güvencesizleşmeyle vb. yapısal değişiklerle bağı vardır. Bunlar sendikaların örgütlenme düzeyini ve nicel büyüklüklerini etkilemektedir. Ancak esas sorun hiçte bunlar değildir. Yalnızca ideolojik olarak değil, ayrıcalıkları ve yaşam tarzı ile de sendikal bürokrasi bu ülkede işçi sınıfının düzen tarafından denetim altında tutulmasında çoğu zaman görünenden çok daha önemli bir işlev üstlenmektedir. Mücadeleyi geliştiren değil sınırlandıran, sınıfın bağımsız siyasal yönelimlerini daha nüveleri ortaya çıkmadan bastırmaya çalışan bu yapı, mevcut sendikal krizin en temel kaynağıdır. Bu yapının sendikalar üzerinde bu denli kolay hakimiyet kurabilmesinin temelinde ise yine aynı sorun, sınıf hareketinin mevcut geri mücadele ve bilinç düzeyi durmaktadır.

 Süregiden ve her geçen gün şiddetlenen baskı rejimi sınıf hareketini gerileten başka bir faktördür. Baskı ve şiddetin artması, her türlü mücadelenin sermaye devletinin saldırısına uğraması, demokratik hak ve özgürlüklerin pervasızca ortadan kaldırılması, sınıf hareketinin gelişimini zora sokan bir diğer önemli etkendir. Yoğunlaşan bu baskı politikalarına öteden beri eşlik eden yasal-hukuksal engeller de artık tamamen bir barikata dönüşmüş durumdadır.

Tüm bunlara rağmen ortaya çıkan mücadele örnekleri, işçi sınıfının taşıdığı büyük potansiyelin hala yerli yerinde durduğunu göstermektedir. Son otuz yıl boyunca yaşanan yalnızca birkaç büyük direniş değil, irili ufaklı yüzlerce, hatta binlerce mücadele deneyimi, özellikle pandemi sonrasında ortaya çıkan mücadele dalgası bunu açık biçimde göstermektedir.

 Bugün derinleşen ekonomik kriz, hayat pahalılığı, düşük ücretler, iş cinayetleri ve ağırlaşan sömürü koşulları yeni mücadeleleri sürekli olarak yeniden üretmektedir. Yani sorun mücadele dinamiklerinin ortaya çıkmaması değildir. Bunların mücadelesinin önüne devlet, sermaye ve sendikal bürokrasi şer üçgeni tarafından örülmüş fiziki, politik ve ideolojik engellerin, bunlara eşlik eden zorbalık politikalarının aşılmasıdır. Bunun da yolu bugünün koşullarında harekete öncülük iddiası olanların bir adım öne çıkması, kendi sınırlarını aşması ve kararlı bir mücadele kuşağı yaratmak için sınıfa güçlü bir politik müdahaleyi başarmasından geçmektedir.

Dolayısıyla sorun ve tartışma, sınıf hareketinin öznel olarak mevcut geriliği değil, bu geriliği aşacak devrimci siyasal müdahalenin yeterli düzeyde örgütlenememesidir. Hemen hemen tamamı mevcut kriz koşullarından kaynaklanan ve her geçen gün yaygınlaşan belli mücadele örneklerinin kendi içinde daha kararlı düzeylere ulaşması elbette çok önemlidir. Ancak unutulmaması gereken, sınıf hareketinin ve sendikal hareketin yaşadığı sorunların yalnızca ekonomik mücadelelerin güçlenmesi ya da sendikal hareketin kendi içinde bir değişime tabi tutulmasıyla aşılamayacağıdır. Asıl mesele, ortaya çıkan mücadelelerin siyasal bir içerik kazanması, ortak bir hatta bağlanması ve sermaye düzeniyle doğrudan hesaplaşan birleşik bir sınıf hareketine dönüştürülmesidir.

Çok yönlü bir müdahale ihtiyacı

Kendi çalışmamız açısından bakıldığında, işçi sınıfı içerisinde yılların emeğiyle belli bir müdahale tarzı ve buna dayalı bir birikim yaratmış olsak da, sınıf hareketi içinde belirleyici bir siyasal önderlik düzeyi, bunun taşıyıcısı olan bir kadro birikimi ve hareketin içinde kalıcı örgütsel mevzileri yeterince yaratabilmiş değiliz. Dahası hareketin nesnel durumundan ve gündelik taleplerinden kopmamak adına gündelik mücadeleye yön verme çabamızın yer yer esas çözücü halka olan siyasal müdahale alanının zayıflamasına yol açması sorunu halen varlığını sürdürmektedir.

 İşçilerin gündelik ekonomik sorunları ile sermaye düzeninin siyasal tercihleri arasındaki bağı güçlü biçimde kuran, bu bağ üzerinden gündelik siyasal çalışma yürütebilen bir düzey tüm çalışmaya yön vermediği sürece eldeki mevzileri geliştirmenin de, sınıf hareketi içinde daha ileri mevziler kazanmanın da mümkün olmayacağı açıktır. Bugün düşük ücretlerin, iş cinayetlerinin, sendikal baskıların, güvencesiz çalışmanın ve sosyal hak gasplarının kaynağının yalnızca tek tek patronlar olmadığı, bunların arkasında sermaye sınıfının çıkarlarına göre şekillenen bir devlet politikası ve toplumsal düzen bulunduğu gerçeğini sistemli biçimde işlemeyen bir çalışma sınıf hareketini ilerletmeyi başaramayacaktır.

Ayrıca sorun tek başına ekonomik sorunlar ile bunların nedeni olan temel sınıf ilişkileri arasında güçlü bağlar kurmak da değildir. Devrimci sınıf çalışmasının temel görevlerinden biri, ülkenin siyasal gündemlerini, toplumsal çatışmalarını ve tarihsel sorunlarını işçi sınıfının gündemi haline getirmek, işçi sınıfını bu konular üzerinden siyasal bir taraf olarak toplumsal mücadele alanına çıkarmaktır. İşçi sınıfını yalnızca ücret, çalışma koşulları ve sendikal haklar vb. etrafında değil, demokrasi mücadelesi, temel hak ve özgürlükler, baskı politikaları, savaş politikaları, gençliğin geleceksizliği, kadın emeğinin sömürülmesi ve toplumun karşı karşıya olduğu diğer temel siyasal başlıklar etrafında da söz söyleyen bir hatta eğitmek, bu konular üzerinden de pratik mücadeleye çekmek gerekmektedir.

 Eldeki kadrosal imkanlar düşünüldüğünde, tüm bu görevleri ancak öncelikle kendi çalışmamıza yönelik çok yönlü bir müdahale ile yerine getirilebiliriz. Kendi dar sınırlarına alışmış, hareketi ileriye çekme iddiası zayıflamış, gündelik rutin etrafında örgütlenen sınırlı bir çalışma ile sınıf hareketinin bugünkü durumundan çıkarmak mümkün olmayacaktık. Bu açıdan başta stratejik sektörlere yönelik çalışmalarımız olmak üzere gelinen yerde sınıf çalışmamızın merkezi ve yerel düzeyde baştan aşağıya gözden geçirilmesi, mevcut imkanların fabrika ve stratejik sektörlere dönük olarak yeniden düzenlemesi bir ihtiyaçtır.


Üste