(Parça)
- Hegemonik konumu geriye dönülmez biçimde sarsılmış bulunan ABD emperyalizmi, buna rağmen halen de sahip olduğu çok yönlü üstünlükleri kullanarak uluslararası ilişkileri sürekli biçimde germektedir. Silahlanma yarışını kışkırtmakta, çeşitli ülkelere ambargolar uygulamakta ve bunu tüm dünyaya dayatmakta, imzaladığı uluslararası antlaşmaları tek taraflı olarak iptal etmekte, yeni saldırılara ve işgallere girişmekte, askeri darbe de dahil çeşitli yöntemlere başvurarak iktidarlar değiştirmeye ve böylece ilgili ülkelere fiilen el koymaya yönelmektedir.
- Bu saldırganlığın da bir sonucu olarak emperyalist dünyadaki politik ve askeri gerilimler giderek sertleşmektedir. Silahlanma yarışı, saldırganlık, bölgesel müdahaleler ve savaşlar, bunun yıllardır süregelen göstergeleriydi. Küresel ekonomik krizin de ağır etkisi altında, bu çatışma iktisadi, mali ve ticari alanlarda da kızışmaktadır. Ambargo uygulamalarıyla da birleşen ve kapsamı genişleyen ticaret savaşları bunun güncel örneğidir.
- 1990’lı yılların başında, emperyalist küreselleşme söylemi ve küresel bir emperyalist imparatorluk kurmak hesapları içinde, sermaye ve meta akışı önündeki her türden engelin kaldırılması gerektiğinin şampiyonluğunu yapan ABD emperyalizmi, şimdi bizzat kendisi ulusal gümrük duvarlarını gitgide yükselterek, dünya ölçüsünde sert bir ticaret savaşı başlatmış bulunmaktadır.
- 2008’deki ABD merkezli küresel ekonomik-mali kriz, batan banka ve şirketlerin zararlarının kamulaştırılması yoluyla, “özelleştirme” ideolojisine ağır bir darbe olmuştu. Günümüzün yine ABD merkezli sert ticaret savaşları ise “serbest ticaret” efsanesine aynı darbeyi indirmektedir.
- Tüm bunlar sürmekte olan küresel ekonomik krizin, bunun gitgide ağırlaştırdığı emperyalistler arası çelişki ve çatışmaların dışa vurumudur. Ve bu gelişmeler, küresel ekonomik krize karşı ortaklaştırılmış küresel politikalar izlemek olanağını ortadan kaldırarak, böylece onu daha da ağırlaştıracak bir zemin oluşturmaktadır.
- Sistemin çok yönlü krizi emperyalist kurumlara da yansımaktadır. Bir zamanların pembe hayali AB halen bir bunalım içindedir. Alman emperyalizminin belirgin hegemonyası, birlik bünyesinde önemli hoşnutsuzlukları ve merkezkaç eğilimleri beslemektedir. İngiltere örneğinde olduğu gibi, çözülme eğilimleri güç kazanmaktadır.
Bu arada İtalya, Avusturya, Macaristan ve Polonya örneklerinde görülen faşizan hükümetler gerçeği, AB’nin sözde demokratik değerleri üzerine efsaneyi de yıkmaktadır. Söz konusu olanın emperyalist tekellerin yağmacı ve baskıcı Avrupası olduğu gerçeği giderek daha açık hale gelmektedir.
NATO bünyesindeki sorunlar Trump yönetimiyle birlikte daha da ağırlaşmakta, buna Avrupa Ordusu üzerine yeni tartışmalar ve pratik yönelimler eşlik etmektedir. Emperyalist dünyadaki iç çatışma ve gruplaşmalar BM’ye yansımakta, bunun yarattığı kilitlenmeler onu giderek işlevsizleştirmektedir. BM’nin hemen neredeyse devre dışı bırakıldığı Suriye krizi bunun güncel örneğidir.
Ve nihayet ticaret savaşları, kapitalist dünya ekonomisinin en temel kurumlarından olan Dünya Ticaret Örgütü’nde de kriz anlamına gelmektedir.
- Aynı gelişmelerin öte yüzünde, emperyalist sistem bünyesinde yeni gruplaşma ve kurumlaşma eğilimlerinin güç kazanması var. Trump yönetiminin izlediği politika bir yandan Çin-Rusya ilişkilerini pekiştirirken, öte yandan AB’nin hâkim çevrelerinde ABD ile ilişkilerde mesafeli yaklaşımlara yol açmaktadır. Ticaret savaşları, İran Ambargosu vb. konulardaki tutum ve politikalar, Avrupa Ordusu’na yönelik yeni arayışlar, AB bağlamında bunun örnekleridir.
Tüm bunlar bir arada silahlanma yarışını ve militarizmi iyiden iyiye azdırmaktadır. Hemen tüm başa güreşen ülkelerin savaş bütçelerinde göze batan artışlar yaşanmaktadır. ABD ile Rusya arasındaki nükleer antlaşmasının sona erdirilmesi, genel olarak silahlanmaya ve özel olarak nükleer silahlanma yarışına yeni bir hız kazandıracaktır.
- Dünyada faşizan ya da dosdoğru faşist hükümetler, özellikle gelişmiş Batı ülkelerinde ırkçılık ve yabancı düşmanlığı eksenli faşist akımlar, yeni bir olgu değildir. Fakat ilki yaygınlaşmakta ve ikincisi günden güne güç kazanmaktadır. Bu olgular bir yandan sistemin ağır yapısal krizinin, öte yandan bizzat bu krizin hoşnutsuzluğa ve arayışa ittiği kitlelerin devrimci bir alternatifle buluşamamasının ürünüdür. Dünya ölçüsünde faşist liderleri ve hükümetleri kendisi de aynı mayadan olan Trump yönetimi bizzat teşvik etmekte, güç ve cesaret vermekte, doğrudan ya da dolaylı müdahalelerle önlerini açmaktadır. Brezilya’da parlamento darbesi ile sergilenen, Venezuela’da daha kaba ve arsız biçimlerle şu sıra denenmekte olan girişimler bunun örnekleridir.
- Öte yandan sürmekte olan krizin kendisi, bunun emekçiler payına sonu gelmeyen ağır faturası, faşizan hükümetler ile emekçi kitleleri kaçınılmaz bir biçimde karşı karşıya getirmektedir. Macaristan ve Sırbistan’dan iki yüz milyon işçinin genel greve gidebildiği Hindistan’a, birçok ülkede halen görmekte olduğumuz budur. İtalya ve Polonya’dan Türkiye ve Brezilya’ya çok geçmeden göreceğimiz de bu olacaktır. Avrupa’nın hemen tüm ülkelerindeki ırkçılık ve yabancı düşmanlığı eksenli faşist akımların gelişimi ise, bu ülkelerdeki sosyal mücadelenin seyrine ve sol akımların bunda oynayabileceği role sıkı sıkıya bağlı olacaktır.
- Latin Amerika’da 2000’lerin ilk on yılında bir dizi ülkede burjuva sol hükümetlerin peş peşe kurulmasıyla sonuçlanan ve bu arada solda büyük kafa karışıklıklarına neden olan “sol dalga”, gelinen yerde geride kalmış durumdadır. Dalgayı başlatan ve belli bakımlardan ötekilerden farklı bir deneyim örneği sunmak iddiasında olan Venezuela ise halen ağır bir toplumsal kriz içindedir. İç komplolar ve emperyalist dış müdahale tehditleriyle yüz yüzedir.
(…)
- Dolaysız olarak kapitalizmin ürünü olan ve gelinen yerde gezegenimizi tehdit eder boyutlara ulaşan ekolojik kriz, sistemin küresel krizinin bir başka temel alanıdır. Kapitalizm insan soyu ile birlikte tüm canlı yaşamı, gezegenimizin tüm ekolojik dengesini tehdit etmektedir. Bu yıkıcı tehdit günden güne büyümektedir. Buna ilişkin veriler bizzat burjuva dünyasının kendi içinden döne döne büyüyen kaygılar eşliğinde dile getirilmektedir. Fakat bunun emperyalist karar mercileri üzerinde göz boyama amaçlı göstermelik girişimlerin ötesinde herhangi bir etkisi olmamaktadır. Zira kapitalist sistemin mantığı ve işleyişi, doğa ve insan soyu için bu büyük tehlikeyi bizzat üretmekle kalmamakta, büyüyen tüm belirtilere rağmen onu görmezlikten gelmeyi de gerektirmektedir.
- Aşırı kâr hırsı, piyasa anarşisi ve bunlara eşlik eden kıran kırana rekabet koşullarında, büyük kapitalist şirketlerin “ekolojik denge” yakınmalarına dönüp bakma “lüks”ü yoktur. Tüm tarihi boyunca kapitalizmin mantığı “benden sonra tufan!” olmuştur. Halen de öyledir. Nasıl ki insani, sosyal ve kültürel yıkım kapitalizmin umurunda değilse, çevresel yıkım da umurunda değildir, olmayacaktır. O sınırsız kâr hırsına ve dizginsiz bir kör piyasaya dayalı olarak işlemektedir. Bu işleyiş onun neden olduğu her türden yıkıcılığın temeli, temel mekanizmasıdır. Bu temel ortadan kaldırılmadan, bu mekanizma parçalanmadan, özel mülkiyete, kapitalist kâra ve kör piyasa anarşisine dayalı toplumsal düzen tasfiye edilmeden bu sorunlar çözülemez. Emekçilerden de öteye bütün bir insanlık ve gezegenimiz için ürkütücü boyutlarda yıkıcı sonuçlar üreten bu gidişatın önüne geçilemez.
- Kapitalizmin kendi öz doğasının ürünü ekolojik kriz karşısında özellikle de eğitimli orta sınıflarda gitgide büyüyen bir duyarlılık göze çarpmaktadır. Bu tepki kendi sınırları içinde olumludur. İnsanlığın ve gezegenimizin geleceğine ilişkin ilerici bir duyarlılığın göstergesidir. Bu çerçevede toplumsal muhalefetin bir unsuru, sisteme karşı mücadelenin güçlendirici bir olanağı olarak görülmelidir. Fakat öte yandan, sınıfsal konumun getirdiği kaçınılmaz sınırlamalar nedeniyle, sorunun temellerine inme yeteneğinden yoksunluğuna, dolayısıyla çevre sorununu genel toplumsal sorundan koparma tutumuna karşı da mücadele edilmelidir. Bu mücadele orta sınıf eksenli reformist-parlamentarist akımlara karşı mücadelenin bir parçası, daha özel bir alanıdır.
- Bütünsel bir kriz içindeki küresel kapitalist sistemin dolaysız mağdurlarından biri de dünya ölçüsünde kadınlardır. Kriz kadın sorunu ile kapitalist düzen arasındaki dolaysız bağı açığa çıkarmakta, daha görünür hale getirmektedir. Bizzat resmi kurumların sağladığı veriler, iktisadi ve kültürel gelişmişlik düzeyi ve burjuva demokrasisi bakımından en ileri sayılan kapitalist ülkelerde bile kadın sorununun çok yönlü olarak ağırlaştığını ortaya koymaktadır. Bunun bir yanında sömürü koşullarının ağırlaşmasının kadınlar için iktisadi ve sosyal sonuçları, öte yanında burjuva gericiliğinin şiddetlenmesinin politik ve kültürel sonuçları var.
- Dikkate değer olgu, kadınların buna karşı belirgin bir direniş gösteriyor olmalarıdır. Dünya ölçüsünde kadın hareketi cinsel ezilmişlikle birlikte giderek sosyal ezilmişliği de hedef alarak yayılıyor. ABD’den Brezilya’ya, Türkiye’den Polonya’ya, gerici ve faşist hükümetlerin dizginlemekte zorlandıkları önemli mücadele dinamiklerinden biri olarak ortaya çıkıyor. Doğası gereği bu hareket sınıfsal açıdan heterojen bir niteliğe sahiptir. Fakat bütününde derin bir demokratik öz taşımakta, birçok yerde ve durumda cinsel ezilmişliğe karşıtlık sosyal ezilmişliğe karşıtlık ile iç içe geçmekte, böylece tepkinin sisteme yönelen devrimci bir sınıfsal içerik kazanması kolaylaşmaktadır.
- Emekçilerin artan katılımı kadın eylemlerinde anti-kapitalist söylemleri çoğaltsa da, hareket halen büyük ölçüde orta sınıf damgası taşımaktadır. Bu gerçeğin bilincinde olmak, bunun harekete getirdiği sınırlılıkları görmek, fakat bundan hareketle hiçbir biçimde küresel çaptaki kadın hareketi dinamiğini küçümseme hatasına düşmemek gerekir. Emekçi kadın katılımının artmasıyla birlikte, kadın hareketinin toplumsal mücadeleler içinde tuttuğu yer daha da önem kazanacaktır. Hareketin sağlıklı iç ayrışmaların ardından devrimci bir rotaya oturması, devrimci bir sınıf hareketinin gelişimiyle sıkı sıkıya bağlantılıdır.
Kasım 2018
(Sınıfa karşı sınıf / TKİP VI. Kongresi Belgeleri,
Eksen Yayıncılık, s.50-57)