Günümüz dünyasını değerlendirmeye partimizin yakın döneme ait iki temel metninden birer bölüm aktararak başlamak istiyoruz. Bunlardan ilki bize günümüz dünyası olaylarının hala da geçerli olan genel çerçevesini, ötekiyse uluslararası ilişkilerde halen olup biten olayların gerisindeki ana siyasal etkeni verecektir.
İlk aktarmayı, geride kalan yılın yaz sonlarından partiye sunulmuş üç bölümlük kapsamlı Rapor’un dünya, Ortadoğu ve Türkiye’deki siyasal gelişmelere ayrılmış ilk bölümünden yapıyoruz:
“Günümüz kapitalist dünyası halen sonu gelmez bir krizler ve savaşlar döngüsü içindedir. İktisadi-mali temelin ürünü kriz çok boyutludur, toplumsal yaşamın hemen tüm temel alanlarını kapsamaktadır. Siyasal gericilik, polis devleti, faşist akımlar, ırkçılık ve yabancı düşmanlığı, militarizm, saldırganlık ve elbette savaşlar, bu krizin siyasal ve askeri yansımalarıdır. Bunlar bütünsel krizin ağırlığı altında sıkışan kapitalist-emperyalist dünya düzeninin onu aşmaya yönelik yol, yöntem ve araçları olarak ortaya çıkmaktadır.
“Bütünsel krizin içe dönük alanında faturanın sistemli biçimde işçi sınıfına ve emekçi sınıflara ödetilmesi var. Bu sosyal yıkıma siyasal gericilik, temel hak ve özgürlüklere saldırı, polis devletine geçiş ve faşist akımların çok yönlü amaçlar çerçevesinde desteklenip palazlandırılması eşlik ediyor. Dış yüzünde ise emperyalist nüfuz mücadeleleri, ticari savaşlar, militarizm, görülmemiş boyutlarda bir silahlanma ve elbette gerekli her durumda saldırganlık, müdahale ve savaşlar var.” (Siyasal durum ve parti çizgisi, Ağustos 2025, Ekim, Sayı:338, Eylül 2025)
Konumuza işlevsel bir çerçeve oluşturacak ikinci aktarma ise, TKİP VI. Kongresi’nin (Kasım 2018) dünya olaylarına ilişkin değerlendirmelerinden:
“Sistemin yapısal krizinin temel unsurlarından biri olan hegemonya bunalımı yeni gelişmelerle gitgide ağırlaşmaktadır. Sistemdeki hegemonya bunalımının en özgün yanı, ABD emperyalizminin hegemon konumunu artık eskisi gibi sürdüremez duruma düşmesi, fakat emperyalist dünyada hegemonyayı ondan koparıp almaya talip bir emperyalist gücün ise halen olmamasıdır. Bu özgün tarihi durumun ikili sonuçlarından ilki, her şeye rağmen en güçlü emperyalist devlet olan ABD emperyalizminin belirgin üstünlüklerine dayanarak ve hegemonyasını restore etmek üzere saldırgan bir politika izlemesidir. Öteki sonuç, buna direnen ve büyüyen güçlerine bağlı olarak kendilerine alan açılmasını isteyen emperyalist devletlerin bunu çok kutuplu dünya sistemi olarak somutlamaları, buna uygun yeni ilişkiler ve ittifaklar geliştirmeleridir.” (Sınıfa Karşı Sınıf! / TKİP VI. Kongresi Belgeleri, Eksen Yayıncılık, s.50)
Bu pasajlar bir arada bize günümüz dünyasındaki gelişmeleri doğru değerlendirebilmenin ve bundan devrimci siyasal mücadele için isabetli sonuçlar çıkarabilmenin genel bir çerçevesini sunmaktadır. Fakat biz burada güncel durumu ve bununla bağlantılı olarak günümüz uluslararası ilişkilerin özellikle öne çıkan yanlarını ele almak istediğimiz için, konuya ikinci aktarmada dile getirilen ana sorunla, yani hegemonya bunalımıyla başlayacağız.
Küresel emperyalist imparatorluk stratejisi
2025 yılı başında ikinci dönemine başlayan Trump yönetimi, aynı yılın sonunda Ulusal Güvenlik Stratejisi (UGS 2025) başlıklı belgeyi açıkladı. Çokça tartışılan, değişik yönleri ön plana çıkartılan ve bundan hareketle hayli farklı yorumlara konu edilen belgedeki en önemli hususlardan biri, anlamı emperyalist dünyadaki yeni güç ilişkilerine ilişkin açık itirafa uzanan şu tespit oldu:
“Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra, Amerikan dış politika elitleri, Amerika’nın tüm dünyaya kalıcı bir hakimiyet kurmasının ülkemizin çıkarlarına en uygun olduğu konusunda kendilerini ikna ettiler…”
Belgeye göre bu, temelde istenmemesi gereken ve dahası ulaşılması “imkânsız” olan bir hedef peşinde koşmaktı. Ama böylece de ABD’nin gücü ve zenginliğini boş yere tüketen bir dönemin yaşanmasına neden oldu. Şimdiyse hedef ve dolayısıyla görev, bu gücü yeniden kazanmak, böylece Amerika’yı “yeniden büyük yapmak”tı. ABD’yi dünyanın tek egemeni değilse bile en güçlü ve karşı konulamaz ülkesi konumunda tutabilmekti.
Bu değerlendirme bize bir yandan MAGA Hareketinin ortaya çıkışının ve dolayısıyla Trump’ın yükselişinin açıklamasını vermekte, öte yandansa ABD emperyalizminin artık dünyanın hegemon gücü olmadığının açık itirafı anlamına gelmektedir. Aynı şekilde bu, Trump yönetimiyle ilgili olarak ABD saldırganlığının bir ölçüde hız kesebileceği üzerine bir süre için taşınan temelsiz hayallerin kaynağını da ışık tutmaktadır.
Ulusal Güvenlik Stratejisi 2025 belgesinin soğuk savaş sonrası dönemin “Amerikan elitleri” belirsiz söylemiyle hedef aldığı, gerçekte Trump’ın kendi Cumhuriyetçi Parti’sinin o günün koşullarında izlediği stratejiden başka bir şey değildir. Bu, Sovyetler Birliği’nin resmen de dağılmasından (26 Aralık 1991) yalnızca iki ay sonra ortaya konulan (18 Şubat 1992) ve elbette başlangıçta gizli tutulan Wolfowitz Doktrini’nde ifadesini bulan çizgidir.
Wolfowitz Doktrini, ABD’nin rakipsiz bir dünya imparatorluğu kurmasına yönelik bir stratejiydi. Temelsiz de değildi; o gün için mantıklı ve güçlü dayanakları vardı. Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından ABD dünyanın tek süper devleti olarak kalmıştı. İktisadi, mali, siyasal, teknolojik ve elbette özellikle askeri bakımdan açık ara ön plandaydı. Wolfowitz Doktrini’ne göre, başta askeri güç olmak üzere tüm bu üstünlükler en etkin biçimde kullanılarak gelecekteki muhtemel rakipler bugünden dizginlenmeli, güç ve dayatmalarla belli sınırlar içinde kalmaya razı edilmeli, böylece de ABD’nin rakipsiz konumu görünür bir gelecek için güvence atına alınmalıydı.
Cumhuriyetçi Başkan Baba Bush döneminde gündeme getirilen bu stratejiye dayalı politikalar, başkanlık koltuğundaki değişimlerden bağımsız olarak, yaklaşık bir yirmi yıl boyunca kesintisiz bir biçimde uygulandı. 1991 yılındaki birinci Körfez savaşından başlayarak ABD tarafından gündeme getirilen tüm saldırılar, savaşlar ve işgaller, Wolfowitz Doktrini’nin tanımladığı stratejik amaca yönelikti. 11 Eylül olayları bahane edilerek ilan edilen “sonsuz savaşlar” dönemi, bu kapsamda Afganistan ve Irak savaş ve işgalleri, bunun içindi. Uygulama alanı Fas’tan Orta Asya’ya uzanan geniş bir coğrafya üzerinden tanımlanan ve sonuçta Ortadoğu halklarına çok büyük acılar ve yıkımlar getiren Büyük Ortadoğu Projesi bunun içindi. Amacı yalnızca zenginlikleri ele geçirmek değil fakat aynı zamanda böylece emperyalist rakipler karşısında özel üstünlük de elde etmek olan enerji kaynaklarının ve nakil hatlarının ele geçirilmesi politikası bunun içindi. Sovyetler Birliği’nden arta kalan etki alanlarının doldurulması, bu çerçevede NATO’nun doğuya doğru sonu gelmez genişlemesi ve böylece Rusya’nın kuşatılması, bu arada çok özel bir politikayla AB genişlemesinin NATO genişlemesine tabi tutulması da... Bu liste daha da uzatılabilir.
ABD emperyalizmi tüm bu adımlarla bir yandan bir dizi yeni stratejik mevzi ve üstünlük elde etmeyi, öte yandan ise bunun da yardımıyla muhtemel rakiplerini denetim altında tutmayı amaçlıyordu. Kabaca ilk on yılın ardından, daha somut olarak da Irak ve Afganistan’ın savaşı izleyen işgallerle ele geçirilmesinden ve artık dünya jandarması ilan edilen NATO’nun 2004’teki Rusya sınırlarına dayanan büyük genişlemesinden sonra, bu politika belirgin bir başarı elde etmiş, ABD’nin karşı konulamaz rakipsiz bir güç olduğu kanıtlanmış görünüyordu. Oysa yalnızca birkaç yıl sonra, somut olarak 2008’deki Gürcistan krizi ve savaşıyla birlikte, gerçeğin hiç de böyle olmadığı fiili olaylarla açığa çıktı.
Emperyalist imparatorluk stratejisinin önlenemeyen çöküşü
Ağustos 2008 tarihli Gürcistan krizi ve savaşı, emperyalist dünyanın iç ilişkilerinde yeni bir dönemin başlangıcını işaretliyordu. Komünistler bunun somut anlamını ve maddi dayanaklarını krizin ve savaşın sıcaklığı içinde ortaya koydular. 2014’teki Ukrayna krizine ve savaşına uzanan ve bugüne varan uluslararası gelişmeleri anlamak bakımından bugün hala da güncelliğini koruyan söz konusu değerlendirmeler dizisinden aktarıyoruz:
“Artık yeni bir döneme girilmiştir. Bu yeni dönemin temel özelliklerinden ilki, emperyalist dünyadaki hegemonya krizinin derinleşmesi ve bunu adım adım belirli bloklaşmaların izlemesidir. İkincisi, yıllardır kıyasıya bir biçimde fakat örtülü ya da dolaylı olarak sürmekte olan emperyalist nüfuz mücadelelerinin bundan böyle daha açık biçimler içinde seyredecek olmasıdır. Üçüncüsü, bu cepheden karşı karşıya gelişin dolaysız bir sonucu olarak silahlanma yarışının yeni bir düzeyde tırmanmasıdır. Bir dördüncüsü ise bölgesel bunalımların ve zaman zaman savaş biçimini alacak yerel çatışmaların bundan böyle daha da çoğalmasıdır.” (Emperyalist dünyanın iç ilişkilerinde yeni bir dönem, Kızıl Bayrak, 2008/34, 21 Ağustos 2008)
Emperyalist dünyanın kendi iç ilişkileri bakımından Gürcistan Savaşı’nın açık anlamı, sistemde kendini giderek daha belirgin bir biçimde gösteren hegemonya kriziydi. İlk kez olarak emperyalist güçlerden biri, fiili bir tutumla, sıcak bir savaşla, hegemon güç olan Amerikan emperyalizminin karşısına dikilmişti. O sıra ABD’den getirilme biri tarafından yönetilen ve NATO’ya alınmanın koşullarını yaratmak üzere belli hamlelere yöneltilen bir ülkeye Rusya askeri olarak müdahale etmiş ve ezmişti. Bu, NATO üzerinden yürüyen ABD kuşatmasına karşı askeri bir karşı hamleydi ve kendi türünden bir ilk örnekti. ABD ve NATO bunu sineye çekmek zorunda kaldılar. Böylece Gürcistan’ın NATO’ya alınması planı çöktü. Aynı değerlendirmenin ifadesiyle, emperyalist dünyanın iç ilişkilerinde yeni bir dönem kesin olarak başlamıştı.
Fakat aynı döneme denk gelen gelişmeler bundan da ibaret değildi. Yalnızca bir ay sonra (15 Eylül 2008) ABD merkezli büyük iktisadi-finansal çöküş gündeme geldi ve bunun dünya ölçüsündeki etki ve sonuçları, uluslararası ilişkilerde yeni bir dönemin başladığının bir başka temel önemde ifadesi oldu. Emperyalist küreselleşme ideolojisi ve politikası böylece ölümcül bir darbe yedi. Yerini günden güne kapsamı genişleyen ulusal devlet müdahalelerine, yeniden yükselen gümrük duvarlarına, kıyasıya ticaret savaşlarına ve tüm bunlara eşlik eden gerici-milliyetçi söylemlere bırakarak… İronik bir biçimde bu yeni yönelimin başını da, 1990’lı yıllarda emperyalist küreselleşme söylemi ve küresel bir emperyalist imparatorluk kurmak hesapları içinde sermaye ve meta akışı önündeki her türden engelin kaldırılması gerektiğinin şampiyonluğunu yapan ABD emperyalizminin kendisi çekiyordu. Bu da ABD’nin küresel emperyalist imparatorluk iddialarına ekonomi cephesinden vurulan temel önemde bir darbe oldu.
Yanlış anlamaları önlemek için önemli bir noktayı da ekleyelim: Gürcistan krizinin önemi ABD’yi bizzat zayıflatmasında değil fakat çok yönlü gelişmelerle yıllar içinde yaşanan zayıflamayı açığa çıkarmasındaydı. Bu zayıflamada emperyalist saldırıya ve işgale uğrayan halkların direnişinin de belirgin bir rolü vardı. 2008’deki Gürcistan değerlendirmesinin sözleriyle, “Irak ve Afganistan, ele geçirilmiş iki mevziden çok, ABD’ye sürekli güç ve itibar kaybettiren iki batak”tı artık. Bu Afganistan için özellikle böyleydi. İşgalin sorumluluğunu Ağustos 2003’ten itibaren resmen de NATO üstlendiği halde sonuç değişmedi. Afganistan büyük kaynaklar yutan ve bedeller ödeten bir batak olmayı sürdürdü. Ta ki ABD ve ortakları 2021 yılında işbirlikçileriyle birlikte tüm silah varlıklarını da geride bırakarak apar topar çekilene kadar. ABD ve NATO’nun 2001’den 2021 uzanan yirmi yıllık bir işgal macerası utanç verici bir fiyaskoyla sonuçlanmıştı.
Çin’in yükselişi ve Rusya’nın dönüşü
Emperyalist imparatorluk stratejisinin boşa çıkmasına ilişkin gelişmeler tablosunu tamamlamak üzere temel önemde iki noktayı daha en kısa biçimiyle ekleyelim. Bunlardan ilki, 2010’lu yılların başından itibaren sahneye küresel çaptaki iktisadi-finansal gücü, teknolojik atılımları ve bunları somutlayan devasa projeleriyle Çin’in çıkmasıdır. O tarih itibariyle Çin, artık dünyanın ikinci büyük ekonomisiydi ve ABD karşısında ağırlığı ve etkinliği yıldan yıla artan bir büyük güçtü.
ABD liderliğindeki emperyalist batı kampı bu gelişmeye anında tepki verdi. Asya’ya Pivot Stratejisi (Obama Doktrini) böylece gündeme geldi. Bu, ABD’nin 2010’ların başından itibaren dış politika önceliğini, dolayısıyla da diplomatik, politik ve askeri yoğunlaşmasını Asya-Pasifik bölgesine kaydırması anlamına gelmekteydi. Amaç Çin’in artan askeri ve ekonomik gücünü dengelemek, giderek de onu etkili biçimde kuşatmaktı. Bunun için bizzat Asya-Pasifik bölgesinde yeni ekonomik-ticari bloklar kadar yeni politik-askeri ittifaklar da geliştirildi. Birinci Trump döneminin QUAD’ı (ABD, Japonya, Avustralya ve Hindistan) ile Biden döneminin AKUS’u (ABD, İngiltere ve Avustralya) bunun ürünü oldular.
Bu arada Çin’in küresel bir güç olarak gündeme getirdiği devasa bir girişim olan Kuşak ve Yol Projesi’ni etkisizleştirmek için baskı ve şantaj da içeren çok değişik yollara başvuruldu. Uluslararası hukuka göre resmen Çin toprağı olan Tayvan’ı zamanla bağımsız bir devlet olarak tanımaya varacak adım ve provokasyonlar bu dönemde süreklileşti. Nihayetinde iş NATO zirvelerinde Çin’in “sistemik tehdit” ilan edilmesine (2021 Brüksel Zirvesi) ve Asya’daki emperyalist müttefiklerin (IP4 Grubu) NATO bünyesine alınmasına yönelik adımlara kadar vardı (2022 Madrid Zirvesi).
Tüm bunları ticari ve teknolojik ambargolar ile kritik sanayi yatırımlarını Çin’den gerisin geri ABD’ye çekmek ya da hiç değilse başka ülke ve bölgelere kaydırmak politikaları tamamladı. Böylece büyük iktisadi yükselişi içinde nispeten sakin bir yer olan Asya-Pasifik bölgesi, giderek emperyalist güç mücadelelerinin ve dolayısıyla büyük gerilimlerin merkez üssü olmaya başladı. O günden bugüne bölgede militarizmin yükselişine, ülkelerin tepeden tırnağa silahlanmasına (AKUS projesinde olduğu gibi nükleer silahların yayılmasına), bölgede ABD askeri yığınağının yeni boyutlar kazanmasına tanık oluyoruz. Bu sürecin bir parçası olarak ve bizzat ABD emperyalizminin özel destek ve teşvikiyle Japonya da, İkinci Dünya Savaşı sonrasından kalma her türlü sınırlamayı bir yana bırakarak, dolayısıyla anayasasının değiştirerek ya da çiğneyerek hummalı bir yeni militarizm ve silahlanma dönemine girdi.
Tabloyu tamamlayan öteki önemli gelişme, Rusya’nın Gürcistan’ın ardından bu kez Ukrayna’nın NATO’ya alınması girişimini boşa düşüren çıkışları oldu. Burada da saldırgan hamleler öncelikle bizzat ABD liderliğinden batı emperyalist blokundan geldi. Milyarlarca dolar harcanarak sahnelenen oyunlarla, Rusya ile iyi ilişkilerden yana seçilmiş Ukrayna hükümeti, paramiliter faşist grupların çok özel bir rol üstlendiği Maidan olaylarıyla 2014’de devrildi. Rusya’nın buna anında yanıtı, Kırım’ı ilhak edilmesi ve Donbass’ta kurulan iki fiili cumhuriyeti her yolla desteklemek oldu. Böylece başlayan çatışma süreci 2022 Şubat’ında patlak veren ve halen de sürmekte olan savaşa vardı.
Sonuçta Rusya yaptığı çıkışla, bu kez Ukrayna’nın NATO’ya alınmasını fiilen engellemiş oldu. Üstelik başta ABD olmak üzere tüm emperyalist batı blokuna meydan okuyarak ve dolayısıyla karşına alarak. 2014’te yeni boyutlar kazanan Ukrayna eksenli olaylar, ABD emperyalizminin rakipsiz küresel liderlik iddialarının sınırlarını, daha açık söylemek gerekirse artık umutsuz bir çaba olduğunu ayrıca gözler önüne serdi. Her şey bir yana, Rusya’nın Kırım gibi son derece stratejik bir bölgeyi ilhak etmesini fiilen sineye çekmek zorunda kalmak, başlı başına bunun bir ifadesi oldu.
ABD’nin küresel emperyalist imparatorluk kurma stratejisinin iflasına ilişkin tabloyu tamamlamış ve bunu da 2014’e kadar olan gelişmeler üzerinden ortaya koymuş bulunuyoruz. Dikkate değer bir biçimde bu aynı tarih, ABD’de MAGA hareketinin ortaya çıkışı ve dolayısıyla Trump’ın yükselişiyle aynı zaman dilimine denk gelmektedir. Bu da elbette bir rastlantı değil fakat tümüyle özetlemeye çalıştığımız bütün bir sürecin en doğrudan bir sonucuydu.
Tarih tekerrür eder mi?
Donald Trump’ın 16 Haziran 2015 tarihinde New York’taki Trump Tower’da başkanlık adaylığını açıkladığı etkinlik, MAGA (Amerika’yı Yeniden Büyük Yap!) hareketinin ortaya çıkışının da başlangıcı sayılmaktadır. “Amerika’yı Yeniden Büyük Yap!” demek, onun eski biçimiyle bu büyüklüğü artık yitirmiş bulunduğunun da en dolaysız bir itirafıdır. Bu aslında daha Obama döneminde açık bir olgu halini almıştı. Yalnızca resmi olarak itiraf edilemiyordu. İlkinde değilse bile ikinci Trump döneminde yapılan bu oldu. Olgunun açıkça adı konuldu. Ulusal Güvenlik Stratejisi 2025 belgesi ise bu kabule dayalı bir yeni saldırgan stratejinin ifadesi olarak ortaya çıktı.
Asıl konumuz bu olmakla birlikte önce tarih içinde biraz gerilere gitmemiz gerekecek. İnsanlığa büyük bedeller ödetebileceği güçlü bir ihtimal olmakla birlikte başarı şansı olmayan bu stratejinin yakın tarih içindeki köklerini görebilmek için. Zira Trump ve temsil ettiği akım bu kökenden ilham almakta, onun bugünün kendine özgü koşullarında yeni bir versiyonunu temsil etmektedir.
ABD emperyalizminin bir süper güç olarak belirgin bir gerileme sürecine girmesi, gerçekte 1980’lerin başına denk gelen bir olgudur. Dünya ekonomisi içindeki göreli payı İkinci Dünya Savaşı sonrasına göre neredeyse yarı yarıya düşmüş bulunuyordu. Kapitalizmin eşitsiz gelişme yasası işlemiş, ikinci emperyalist savaşın yenik ve yıkık iki ülkesi, Japonya ve Batı Almanya, birer iktisadi-ticari güç ve elbette ABD karşısında birer potansiyel emperyalist rakip olarak yeniden yükselmişlerdi. Öte yandan ikinci emperyalist savaşı izleyen büyük iktisadi genişleme dönemi ‘70’lerin başına ulaşıldığında hız kesmiş, çok geçmeden yerini tüm kapitalist dünyayı kapsayan ve sarsan büyük bir iktisadi bunalıma bırakmış, haliyle ABD ekonomisi de bundan payını almıştı.
Fakat ABD’nin 1970’lerdeki göreli güç kaybı hiç de ekonomideki yerinin göreli olarak zayıflamasından ibaret değildi. Politik, askeri ve moral planda bunu ‘60’lı ve ‘70’li yıllarda dünya ölçüsündeki güçlü anti-emperyalist mücadelelerin darbeleri tamamlıyordu. Vietnam savaşının ağır ekonomik, politik, askeri ve elbette büyük bir moral travma yaratan etki ve sonuçlarını anmak yeterlidir. ABD’nin Vietnam eksenli Çin Hindi macerası 1970’lerin ortasında büyük bir hezimetle sonuçlanmıştı. 1980’ler girilirken yaşanan ve ABD’ye etkili birer darbe olan İran ve Nikaragua devrimleri bu hezimeti tamamlıyordu.
Daha gerilere giden bu kısa tarihsel değinmeyi, Trump’ın ve MAGA hareketinin “Amerika’yı Yeniden Büyük Yap” şiarından dolayı özellikle yapmış oluyoruz. Zira aynı şiar benzer biçimde, benzer nedenlerden hareketle ve benzer amaçlara yönelik olarak, gerçekte 1980 yılında Ronald Reagan ile gündeme gelmişti: “Hadi Amerika’yı Yeniden Büyük Yapalım!” (Let’s Make America Great Again”!).
ABD’nin başını çektiği dünya burjuvazisi, 1960’lı ve ‘70’li yılları kaplayan güçlü devrimci mücadelelere ve 1970’lerin ortasında patlak veren küresel kapitalist bunalıma, 1980’lerin başında, yoğun bir siyasal gericiliğin eşlik ettiği neoliberal karşı saldırıyla yanıt verdi. 1980’lerin başında dünyada devrim mücadelelerinin hızla geri çekildiği ve Sovyetler Birliği’nde sonu çöküşe varan bir gerilemenin yaşandığı o günün uygun tarihi atmosferinde bu saldırı belli bir başarıyla hayata geçirildi. Ronald Reagan’ın 1980’li yıllar boyunca iki dönem süren başkanlığı döneminde bu çizgi kudurgan bir saldırganlıkla izlendi. Bu sayede içerde ABD ekonomisi belirli ölçülerde toparlandı ve ABD’nin küresel ilişkiler içindeki göreli konumu yeniden güçlendi.
Varşova Paktı’nın dağılmasını ve Sovyetler Birliği’nin çöküşünü hazırlayan süreç işte tam da bu dönemin sonuna denk geliyordu. Cumhuriyetçi Başkan Reagan yerini Cumhuriyetçi Başkan Baba Bush’a bıraktı. “Hadi Amerika’yı Yeniden Büyük Yapalım!” şiarı ise yerini rakipsiz küresel emperyalist imparatorluk kurmak hedefine. Girişte andığımız Wolfowitz Doktrini’ne…
Bu stratejinin daha 2010’lara ulaşmadan çöküşü, 1980’li yıllara giriş şiarının bu kez Trump versiyonunu gündeme getirdi: Amerika’yı Yeniden Büyük Yap! Ne var ki bu kez Reagan dönemi ile elde edilen kısmi başarıyı elde etmek şansı artık yok. Zira o başarıyı olanaklı kılan koşullar bugün artık yok.
Japonya ve Almanya
Wolfowitz Doktrini’ni ile ortaya konulan hedefin boşa çıkmasına ve bunun kendini belirgin bir emperyalist hegemonya bunalımı, giderek de çok kutuplu bir dünya eğilimi olarak ortaya koymasına yol açan başlıca nedenler, ABD emperyalizminin 1970’lerin sonuna doğru yaşadığı göreli gerilemeyle belirgin benzerlikler taşır. Eşitsiz gelişme yasasının yeni iktisadi-ticari rakipler ortaya çıkarması, küresel ekonomik kriz ve nihayet halkların ABD’nin konumu sarsan mücadeleleri. Farklılık bu etkenlerden her birinin 2010’lu yıllardaki göreli rolünde kendini göstermektedir. 1960’lardan 1980’lere uzanan süreçte halkların devrimci anti-emperyalist mücadelelerinin çök yönlü etkileri ön plandayken, 2010’lara doğru yaşanan belirgin gerilemede eşitsiz gelişme yasasının emperyalist dünyada ortaya çıkardığı yeni güç dengeleri daha belirgin görünüyor.
Burada bile temel önemde bir farklılık var. 1970’lerde yükselen yeni güçler, yani Batı Almanya ve Japonya, salt iktisadi-ticari rakiplerdi. Siyasal, askeri, diplomatik ve hatta kültürel planda ise o günün temel kutuplaşması içinde ABD emperyalizminin güdümünde ve dahası koruması altında idiler. Oysa içinde bulunduğumuz yeni dönemde ABD emperyalizmi karşısında yükselen güçler, somut olarak Çin ve Rusya, hemen tüm alanlarda ABD emperyalizmi ile ilişkilerde sorunlu ve dolayısıyla ona rakip konumdalar. Rusya’nın zorlayıcı konumu daha çok siyasal-askeri alandayken, Çin yüksek teknoloji üretimi de dahil olmak üzere hemen tüm alanlarda ABD’nin tartışmasız rakibi konumundadır artık.
Bu son iki on yılın bir yeni olgusudur ve tam olarak eşitsiz gelişme yasasının bir sonucudur. 1990’lı yılların başında, ABD açık ara tek süper devletti, tartışmasız bütün cephelerde üstün konumdaydı. Soğuk savaş kutuplaşması sona erdiği ve dolayısıyla batılı emperyalistler arasındaki çelişkilerin politik-askeri boyutlar kazanmasını engelleyen en temel tarihsel faktör ortadan kalktığı halde, ABD öteki emperyalist güçler üzerindeki etki ve denetimini de sürdürüyor ve dahası bunu pekiştiren politikalar uyguluyordu.
Kaldı ki 1970’lerin yükselen gücü Japonya, tam da 1990’ların başında neredeyse son otuz yıldır aşılamadan kalan uzun süreli bir durgunluk dönemi içine girmişti artık. Dolayısıyla politik-askeri çıkışlar bir yana iktisadi ve ticari üstünlüklerini bile koruyamayacak bir konuma gerilemişti. Ancak şimdilerde kısmi bir iktisadi bir toparlanma çabası içindedir. Ama politik-askeri planda tümüyle ABD güdümünde kalarak ve dahası, kendisini ABD’nin Çin’i kuşatma politikasına her alanda uyarlayarak.
Doğu Almanya’yı tüm birikim ve zenginlikleri ile yutarak güçlenen birleşik Almanya’nın durumu elbette farklıydı. Fakat onun da henüz zamana ihtiyacı vardı. Politik-askeri boyutları da olan bir güç odağı olarak ortaya çıkması, AB içindeki konumunu iyiden iyiye güçlendirmesi ve nihayet özellikle Rusya ile geliştirdiği iktisadi-ticari ilişkilerle yeni dengeleyici konumlar elde etmesi için gerekliydi bu zaman.
Almanya’nın bir dönem için bu zamanı iyi kullandığını, iktisadi-ticari gelişmede önemli başarılar elde ettiğini, bir ara dünyanın bir numaralı ihracatçı gücü konumuna bile yükseldiğini, bu arada Rusya ile iktisadi-ticari ilişkilerde önemli mesafeler aldığını biliyoruz. Aynı şekilde, Yugoslavya’nın parçalanmasıyla sonuçlanan emperyalist müdahaleden başlayarak dünya sahnesine politik-askeri bir güç olarak çıkmasını sınırlayan İkinci Dünya Savaşı sonrası engellerden adım adım sıyrılmaya yöneldiğini de.
Fakat çok geçmeden ters yönde gelişmeler de kendini göstermeye başladı. Dünya pazarındaki üstünlüğünü daha 2010’lu yıllara varıldığında Çin lehine yitirdi, giderek ABD’nin ardından üçüncü sıraya geriledi. Asıl yıkıcı darbeyi ise ABD emperyalizminin Rusya’yı kuşatma ve giderek parçalama planlarının bir parçası olmaya soyunduğunda aldı. Böylece son derece ucuz ve elverişli olan temel enerji kaynağını yitirmiş oldu. Bu da onun sanayi üretimine, hele de dünya pazarındaki rekabet gücüne ağır bir darbe oldu. Politik-askeri planda ise ABD politikalarının bir uzantısı olarak kalmaya devam etti. Ukrayna savaşının ardından düne göre çok daha elverişsiz koşullarda üstelik.
Bu ters gidiş içinde Almanya’nın en önemli kazanımı ise, dayanaktan yoksun bir “Rus tehdidi” iddiasıyla ekonomisini hızla askerileştirmesi ve hummalı bir silahlanma sürecine girmesi oldu. Artık açıkça Avrupa’nın yalnızca en güçlü ekonomik ve politik gücü değil aynı zamanda en büyük askeri gücü de ben olacağım diyebilen bir pervasızlık içindedir. Başta Fransa ve Polonya olmak üzere bazı en yakın müttefiklerinde gizlenemeyen derin kaygılar ve güvensizlikler yaratmak pahasına üstelik. Sonuç olarak; ‘90’lı yıllardan 2000’lere gücü ve konumu Japonya’ya göre belirgin biçimde daha iyi olan Almanya da halen ABD ile ilişkilerde Japonya’dan farklı bir durumda değildir. (Almanya konusuna, ikinci Trump dönemi ABD-Avrupa ilişkileri ile “NATO 3.0”ı ele alırken yeniden döneceğiz.)
Eşitsiz gelişme yasasının ve dolayısıyla emperyalist güç dengelerindeki muhtemel kayma ve sarsıntıların yarın ne getireceğini bugünden kestirmek elbette kolay değil. Ama bugün için gerek Almanya ve gerekse Japonya, elbette bu arada Birleşik Krallık, halen ABD’nin denetiminde ve hizmetinde birer vasal güç durumundadırlar.
Konuya devam edeceğiz.
EKİM