Logo

“Cumhuriyet’in kazanımları” çizgisi-2 - H. Fırat


“Sosyalizm Cumhuriyet’e Çok Yakışacak”!

Bir fotoğraf... İstanbul Boğazı’nda seyir halinde bir Şehir Hatları vapuru. Vapurun arka yelken direğine alt ve üst noktalardan iliştirilmiş el çizimi bir görsel düzenleme. Toplamında rüzgara kanat açmış bir beyaz yelkenli görünümü veriyor. Düzenleme üç parçadan oluşuyor. Alt ve üstte enine flama şeritler. Üst şeritte Türkiye Cumhuriyeti bayrağı, alt şeritte bir orak-çekiç. Ve ikisinin ortasını üç satır üzerinden dolduran bir şiar: “Sosyalizm Cumhuriyet’e Çok Yakışacak”. Günlük Sol sitesinde yer alan 5 Ekim 2017 tarihli bir haberin görseli bu. Üst şerit bayrağından ve şiarda özel isim halindeki yazılıştan, söz konusu olanın Türkiye Cumhuriyeti olduğunu anlıyoruz. Görsele ilişkin haberin giriş cümlesi bunu ayrıca teyit ediyor: “Türkiye Komünist Partisi (TKP), Türkiye Cumhuriyeti’nin 94’üncü yılını, ‘Sosyalizm Cumhuriyet’e Çok Yakışacak’ adlı bir etkinlikle karşılayacağını duyurdu.”

2017, aynı zamanda Büyük Sosyalist Ekim Devrimi’nin 100. Yılı. Fakat Türkiye’nin “komünistleri” Ekim Devrimi’nin 100. yılı için değil, Türkiye Cumhuriyeti’nin 94. yılı için etkinlik düzenlemeyi tercih ediyorlar. Elbette ilkini de unutmuş değiller. Bunu haberin ikinci paragrafından öğreniyoruz:

“Ekim Devrimi’nin 100’üncü ve Türkiye Cumhuriyeti’nin 94’üncü yılında, iki tarihsel olayın öyküleştirilmesiyle yapılacak sunum, 28 Ekim’de İzmir’de Fuar Atatürk Açık Hava Tiyatrosu’nda gerçekleşecek.”

Kemal Okuyan’la etkinliğin hemen öncesinde Boyun Eğme dergisinde yapılan röportaj, iki “cumhuriyet”in aynı etkinlikte bir arada ele alınışına ek açıklıklar getiriyor. Genel sekreter net bir tutumla bunun Türkiye Cumhuriyeti’nin 94. Yılını eksen alan bir etkinlik olduğunu vurguluyor. “Türkiye soluna sızmış olan Cumhuriyet düşmanlığı” ile mücadele kapsamında bu etkinliği özellikle önemsediklerini söylüyor. Amaçlarının elbette eski cumhuriyeti diriltmek değil fakat mirasına sahip çıkarak yeni bir cumhuriyet içinde yaşatmak olduğunu da ekledikten sonra, şöyle devam ediyor:

“Bir kere 28 Ekim’deki etkinliğin temel felsefesi bu olacak. Ancak etkinliğin bir başka özelliği, Ekim Sosyalist Devriminin 100. yılı olan 7 Kasımdan 10 gün kadar önce gerçekleşmesi. Dolayısıyla bir başka cumhuriyetin Sovyetler Birliğinin de ortaya çıkışı söz konusu. Bu iki cumhuriyet çeşitli nedenlerle birbirine enerji aktardılar, birbiriyle dayanıştılar. 28 Ekimde konunun bu kısmına da odaklanacağız.”

SİP-TKP, Ekim Devrimi’ne, tarihin gördüğü bu en köklü toplumsal devrime, ilkesi, sınıfsal niteliği ve tarihsel yönelimi bakımından burjuva devrimlerinden temelden ve tümüyle farklı bu muazzam tarihsel olaya, hele de hiç değilse 100. Yılında, bağımsız bir etkinliği çok görüyor. Onu 20. yüzyılın güdük bir milli burjuva devriminin gölgesinde kutlamayı tercih ediyor. Verdiği yüzeysel izlenimin aksine, etkinlik şiarı sosyalizmi yüceltmiyor, tersine liberal orta sınıf bakış açısıyla içini boşaltıyor. Yüceltilense kemalist burjuva cumhuriyeti oluyor. Bu, genel sekreterin şu sözlerinden özellikle yansıyor: “Bu iki cumhuriyet çeşitli nedenlerle birbirine enerji aktardılar, birbiriyle dayanıştılar.” Tarihsel olarak neredeyse eşit konumda ve birbirilerine eşit düzeyde borçlu “iki cumhuriyet”! Hele de 100. Yılında Ekim Devrimi ancak bu kadar sıradanlaştırılabilir, sıradan bir yıldönümünde kemalist burjuva cumhuriyeti ancak bu denli yüceltilebilirdi.

Aynı günlerde TKİP 30. Yıl Konferansı toplantı halindeydi. Çalışmasının ardından yayınlanan Bildirge’sinde bu skandal olaya yer ayırmak zorunda kaldı. İlgili alt bölümde, kültürlü kent orta katmanlarında dinsel gericiliğe karşı büyüyen laik duyarlılığa işaret eden pasajları aşağıdaki sözler izliyordu:

“Türkiye solunun bir kesimi bu cumhuriyetçi duyarlılığın cazibesine kendisini fazlasıyla kaptırmış görünüyor. Aralarında işi Kemalist cumhuriyete sosyalizm çok yakışır demeye vardıranlar bile var. Bu, 100. Yılını kutlama adı altında Ekim Devrimi’nin bütün bir devrimci özünü boşa çıkarmakla aynı anlama gelmektedir. Yeni bir çağı açmış ve 20. yüzyıla damgasını vurmuş, bunu da kendi döneminin en yeni, en diri ve o günün dünyasının en demokratik (ama özü bakımından burjuva!) cumhuriyetini temellerinden yıkarak başarmış, sosyalizme tam da bu sayede yönelebilmiş bir büyük devrimi orta sınıf bakış açısına uyarlamaktır...” (TKİP 30. Yıl Bildirgesi, Kasım 2017)

“Komünistler ne zamandan beri Cumhuriyetçi?”

Etkinlik haberinden etkinliğin kendisine geçiyoruz. Yer İzmir Fuarı Atatürk Açık Hava Tiyatrosu. Sahne özenle düzenlenmiş. Sahne zemini yüksekliğinin ön cephesini etkinliğin o artık aşina olduğumuz ana şiarı süslüyor. Sahnenin ise karşıdan bakana göre sol tarafı Lenin ve Ekim Devrimi’ne, sağ tarafı Mustafa Kemal ve Cumhuriyet’e ayrılmış. Aynı tarafta yarı beline kadar ay yıldızlı bayrakla sarmalanmış Mustafa Suphi ve Nazım Hikmet’in portreleri var. İlki burjuva Cumhuriyet’i kuracak olanlar tarafından onbeş yoldaşıyla birlikte “denizin dibi”ne gönderilmiş, öteki uydurma bir davayla ve zalimce bir kararla, uzun yıllarını kemalist burjuva Cumhuriyet’in zindanlarında geçirmiş! Ama işte Cumhuriyet’in kurucusuyla aynı karede en mutlu halleriyle bize gülümsüyorlar. (Etkinlik düzenleyicileri, genellikle yaptıkları gibi, burada da Mustafa Suphi’nin Ekim Devrimi’nin üç yıllık ateşi içinde şekillenmiş ve çelikleşmiş o çok anlamlı ve etkileyici, adeta sembolleşmiş görüntüsünü değil, fakat henüz komünizmle yakından uzaktan bir ilişkisinin bulunmadığı gençlik dönemi “Paris hatırası” resmini tercih etmişler. Bu tercihin muhakkak ki bir nedeni vardır.)

Türkiye komünist hareketinin kurucusunu ve dünyaca ünlü şairini en mutlu halleriyle ay-yıldızlı bayrağa sarmalayıp Mustafa Kemal’in adeta eteğine iliştirmek, anlaşılması hayli zor bir davranış gibi görünüyor. Ama çok da sorun değil; SİP-TKP teorisyenleri “özgün” tarih felsefesi yorumlarıyla, bu türden güçlükleri giderecek çözümler bulmakta da pek beceriklidirler. Artık Onbeşler’in katledilmesinin 100. Yılı içindeyiz, önümüzdeki haftalarda muhakkak ki bu konular üzerine yeni şeyler de söylenecektir. SİP-TKP için o çok tipik struveci mantığın (burjuva objektivizminin) nerelere vardığını, bu gibi “güçlük”lere ne türden bir maymuncuk olabildiğini birlikte görmeyi umuyoruz.

Sahneyi kaplayan tüm görsel düzenlemeler önden özenle düşünülmüş mesajlar taşıyor olsa da, bizi burada bunlardan çok, genel sekreter Kemal Okuyan’ın etkinlikteki konuşması ilgilendiriyor. Konuşmanın SİP-TKP yayınlarında belli farklılıklar taşıyan versiyonları bir sorun alanı oluştursa da Youtube’daki video kaydı bu türden sorunları gideriyor. Orijinal aslını ve tüm havasını buradan izleyebiliyoruz. Bir konuşmanın da ötesinde, izlenmeye değer bir teatral gösteri bu aynı zamanda. Konuşmacı durağan bir kürsüde değil, boydan boya tüm sahnede. Sağa sola, öne arkaya sürekli hareket halinde. Sahneyi heyecanla ve hareketli jestler eşliğinde arşınlayıp duruyor tüm konuşması boyunca.

Genel sekreter Kemal Okuyan konuşmasına, “Komünistler ne zamandan beri Cumhuriyetçi oldu? Soruya bakın hele…” sözleriyle başlıyor. “Cumhuriyetçi”lik üzerine bu denli genel ve soyut bir soruyu hangi budalanın formüle ettiğini açıklamasa da, meydan okuma ve küçümseme yüklü hayli iddialı bir başlangıç bu. Devamını günlük Sol sitesinin etkinliğe ilişkin haberinden okuyoruz:

“Modern tarih bir büyük devrimle başlar. Fransız Devrimi 1789. 230 yıl olmuş neredeyse. O devrim 1792’de Fransa’da ilk Cumhuriyetin kuruluşuna neden oluyor. Sonra 1804’te İmparatorluk ilan ediliyor. 1848’te Paris yine devrimler sarsılıyor ve devrim bir kez daha Cumhuriyete kavuşturuyor Fransayı. 1851’de bir kez daha yıkıyorlar Cumhuriyeti. 1870-1871’de Fransa’da işçi sınıfı meseleye bir kez daha el atıyor. Paris Komünü Cumhuriyetçi, Cumhuriyeti yeniden kurmuştur. Paris Komünü’nden bu geceyi kapatırken hep birlikte söyleyeceğimiz Enternasyonal çıkmıştır. Peki Paris proletaryasının kurduğu Cumhuriyeti kim yıkmıştır? Alman tekellerinin eli kanlı diktatörü Hitler.

“Aynı Hitler 1919’da Alman Devriminin yarattığı ilk Alman Cumhuriyetini 1933’te yıkan kişidir.

“İspanya’da 1931’de kurulan Cumhuriyeti işçi sınıfı, komünistler, devrimciler savundu, toprak sahiplerinin ve patronların adamı Franco 1939’da yıktı.

“İlk sosyalist devrim gerçekleşir gerçekleşmez, işçi sınıfı kendi iktidarına sosyalist cumhuriyet adını verdi.”

Ardından o münasebetsiz soruyu devrimler tarihi üzerinden bu denli güçlü bir biçimde yanıtlamış olmanın güveniyle ekliyor: “Bu öykünün tamamında biz cumhuriyetçiyiz. Diğer tarafta gericiler, tekellerin kanlı diktatörleri, yobazlar, papazlar, krallar, padişahlar, sömürücüler var.”

Soruya yönelik küçümseme ve meydan okumadaki özgüven işte böylesi bir tarihsel arka plana dayanıyor. Konuşmanın video kaydını izlediğimizde bunu daha açık bir biçimde görebiliyoruz. Konuşmacı devrimler tarihine ilişkin her bir tarihsel kesiti, derin bir hikmeti ortaya seriyormuşçasına sunuyor. Sesler yükselip alçalıyor, eller inip kalkıyor, parmaklar arada yere doğru sert biçimde saplanıyor. Hatırlatmıştık, bir konuşmadan öteye bir teatral gösteri bu.

Bu ezici güven karşısında Kemal Okuyan’ın devrimler tarihi üzerine sunumuna daha yakından bakmaktan artık istesek de geri duramayız.

“Biz hep Cumhuriyetçiyiz!”: 1848 Devrimi örneği

1789 Devrimi’ne ilişkin tartışma gerektirmeyen girişi bir yana bırakıyor ve 1848’den başlıyoruz. Kemal Okuyan bu bahiste şunları söylüyordu:

1848’te Paris yine devrimler sarsılıyor ve devrim bir kez daha Cumhuriyete kavuşturuyor Fransayı. 1851’de bir kez daha yıkıyorlar Cumhuriyeti.”

Yazık ki 1848’in çok acınası türden bir yorumu bu. Konuşmacıyı bilgisiz ve kavrayışsız sayamayacağımıza göre, kaba bir tahrifat ve boş bir demagojinin ötesinde bir değer taşımıyor söylenenler. Tarihsel gerçeğin ne olduğunu ve ne anlama geldiğini Marx’ın o harika anlatımından dinleyelim:

“Şubat Devrimi, mücadele eden iş­çiler tarafından, burjuvazinin pasif desteğiyle kazanılmıştı. Proleterler kendilerini haklı olarak Şubat’ın galipleri sayıyor ve galiplere özgü bir gururla hak iddialarında bulunuyordu. Sokakta alt edilmeleri gereki­yordu; burjuvaziyle birlikte mücadele etmek yerine burjuvaziye karşı mücadele etmeye başladıkları anda yenilgiye uğradıklarının onlara gös­terilmesi gerekiyordu. Sosyalist ödünler veren Şubat Devrimi, krallığa karşı burjuvaziyle birleşen proletaryanın bir savaşına nasıl gereksinim duyduysa, cumhuriyeti sosyalist ödünlerden kurtarmak, burjuva cum­huriyetinin resmi egemenliğini sağlamak için de, ikinci bir savaşa ge­reksinim duyuluyordu. Burjuvazi, proletaryanın hak iddialarını silahla çürütmek zorundaydı. Ve burjuva cumhuriyetinin gerçek doğum yeri, Şubat zaferi değildir, Haziran yenilgisidir.” (Fransa’da Sınıf Mücadeleleri 1848-50, Fransız Üçlemesi içinde, Yordam Kitap, s.60, tüm vurgular Marx’ın)

Demek ki genel ve soyut bir “cumhuriyet” söylemi ile “cumhuriyetçilik” iddiası, tarihsel mantığa ve gerçeklere aykırı, teorik açıdan boş ve politik açıdan kaba bir burjuva aldatmacasından başka bir şey değildir. Tıpkı genel ve soyut bir “demokrasi” söylemi gibi. Cumhuriyet’ten söz ettiğiniz her durumda, hangi tarihsel koşullarda ne türden bir cumhuriyet olduğunu da eklemek zorundasınız. Bu sizin hangi cumhuriyetin safında bulunduğunuzu, ne türden bir cumhuriyetçi olduğunuzu anlayabilmek için zorunludur, olmazsa olmaz koşuldur. 1848’de işçiler cumhuriyeti kurmuşlar, 1851’de ise birileri bunu yıkmış! Sahnedeki genel sekreter kendisini dinleyenlere tarihsel gerçekleri değil fakat masal anlatıyor.

Marx’tan aktarılan pasajın tüm anlamı ve bütün bir özü, son cümlede en yoğun biçimiyle dile getirilmiştir: “Ve burjuva cumhuriyetinin gerçek doğum yeri, Şubat zaferi değildir, Haziran yenilgisidir.” Şubat’ta burjuva monarşisini yıkan işçilerdi, kurulansa bir burjuva cumhuriyetiydi. Ama silahlı işçilere tavizler vermek zorunda kalan son derece kendine özgü, her sınıfın kendine göre anladığı ve anlamlandırdığı, dolayısıyla o biçimiyle geçici olmaya mahkum bir burjuva cumhuriyetti. Tavizler yeni cumhuriyetin bayrağına kadar yansımıştı. İşçiler burjuvazinin Büyük Fransız Devrimi’nden miras üç renkli bayrağına karşı “toplumsal cumhuriyet”in kızıl bayrağında ısrar ettiler. Sonunda üç renkli bayrağa iliştirilmiş kızıl kokart taviziyle yetinmek zorunda kaldılar. Bu geçici bir çözümdü. Tıpkı simgelediği geçici cumhuriyet biçimi gibi. Bu geçici biçimiyle cumhuriyet, işçilerin damgasını taşıyan Şubat Devrimi’nin bir ürünüydü. Dolayısıyla burjuvazi payına sorun bitmemiş, tersine yeni başlamıştı. “Cumhuriyeti sosyalist ödünlerden kurtarmak, burjuva cum­huriyetinin resmi egemenliğini sağlamak için” ikinci bir savaşa ge­reksinimi vardı. Bu savaş bizzat burjuvazinin kışkırtmasıyla Haziran barikatlarında verildi. İşçilerin ayaklanması burjuvazinin celladı Cavaignaclar tarafından acımasızca ezildi. Böylece binlerce işçinin kanı üzerinden burjuva cumhuriyeti kendi resmi egemenliğini nihayet ilan etti. Yine Marx’tan dinliyoruz:

“Proletarya, kendi mezarlarını burjuva cumhuriyetinin doğum yerleri haline getirdiği anda, burjuva cumhuriyetini, amacının sermayenin egemenliğini ve emeğin köleliğini ölümsüzleştirmek olduğunu açıkça ilan eden bir devlet olarak, saf biçimiyle ortaya çıkmak zorunda bıraktı.” (Age., s.62)

Ama işçilerin kanı üzerinde kurulan burjuva cumhuriyeti böylece gerçekte kendi sonunu da hazırlamış oluyordu. Çok geçmeden burjuvazi toplumsal egemenliğini korumak üzere siyasal egemenliğini, bayağı bir maceraperestten öte bir şey olmayan Louis Napolyon’a devretmek zorunda kaldı. Burjuva cumhuriyetinin yerini bonapartist biçimiyle bir burjuva imparatorluk aldı.

Sahnedeki konuşmacıya dönelim ve Marx’ın teorik-sınıfsal özünü en yoğun ve berrak bir biçimde sunduğu tarihsel tabloyu, o tepeden tırnağa aldatıcı boş laflarla karşılaştıralım. Biz hep “cumhuriyet”ten yanaymışız! İnandırıcı kılınmak için işçi sosuna batırılmış, gerçekteyse Cavaignaclar’ın akıttığı işçi kanıyla yıkanmış o burjuva cumhuriyetinden! Kemal Okuyan, 1851’de yıkılanın işçilerin kurduğu değil fakat onların cesetleri üzerinden kurulan bir cumhuriyet olduğunu, kendi yıkımını da tam da bu yolla bizzat kendi hazırladığını bilmiyor olabilir mi?

“Biz hep Cumhuriyetçiyiz!”: Paris Komünü örneği

Paris Komünü Cumhuriyetçi, Cumhuriyeti yeniden kurmuştur. ... Peki Paris proletaryasının kurduğu Cumhuriyeti kim yıkmıştır? Alman tekellerinin eli kanlı diktatörü Hitler.”

İnsan bu satırları okuyunca ilk anda inanamıyor söylenenlere. Öyle ya, yetmiş yıllık bir tarihsel dönemin ayırdığı iki olay, Paris Komünü ile Hitler’in Fransa’yı işgali arasında ne gibi bir ilişki olabilir ki? Ama konuşmanın video kaydı, SİP-TKP’nin Youtube kanalında öylece duruyor. Dinliyorsunuz ve aynen böyle söylendiğini kulaklarınızla işitiyorsunuz.

Aynı zamanda partisinin teorisyeni olan genel sekreter, o yutulması zor “cumhuriyet” hapını yutturabilmek için o güne kadar bir dizi başka sansasyonel çıkışa da imza atmıştı. Üzerine çokça yazılıp çizilen “Marx Cumhuriyetçiydi” çıkışı bunun en çok hatırlanan örneklerinden biridir. Haziran Direnişi’nin ardından kürsüye elinde boyundan büyük bir Türkiye Cumhuriyeti bayrağıyla çıkıp hitap ettiği salona heyecanla sallaması bir başka örnektir. Ama denebilir ki bu sonuncusu, yukarıya aktardığımız Paris Komünü değerlendirmesi, sansasyondan de öteye tam bir skandaldır.

Louis Napolyon yönetimindeki Fransa’nın 1870 yazında Prusya ile girdiği savaşı utanç verici Sedan yenilgisiyle yitirmesi, 1851’de kurulan İkinci İmparatorluğun da sonu oldu. Fransa’nın yenilgisi 2 Eylül’de kesinleşmişti, 4 Eylül’de Paris’te cumhuriyet ilan edildi. İşçilerin desteğinde ama burjuvazinin önderliğinde ve tam denetiminde. İşçiler yine silahlıydı ama bu Prusya’ya karşı ulusal savunma seferberliğinin bir sonucuydu.

Olayların seyrini bir kez daha Marx’tan dinleyelim:

“Zorunlu sonuç, 4 Eylül 1870 Paris Devrimiydi. İmparatorluk, iskambil kağıtlarından yapılmış bir ev gibi yıkıldı, cumhuriyet yeniden ilan edildi. Ama düşman kapılara dayanmıştı; imparatorluk orduları ya umutsuz bir şekilde Metz’de kuşatma altındaydı ya da Almanya’da esir tutuluyordu. Halk, bu olağanüstü koşullar altında, önceki yasama organında yer alan Paris temsilcilerinin ‘Ulusal Savunma Hükümeti’ adı altında başa geçmelerine izin verdi. Eli silah tutabilecek tüm Parislilerin savunma amacıyla Ulusal Muhafıza katılmış ve silahlanmış olması ve böylece işçilerin büyük çoğunluğu oluşturması bunu kolaylaştırdı. Ama çok kısa bir süre sonra, neredeyse sadece burjuvalardan oluşan hükümet ile silahlı proletarya arasındaki karşıtlık açık bir çatışmaya dönüştü...” (Fransa’da İç Savaş, Fransız Üçlemesi içinde, Yordam Kitap, s.259)

Fransız proletaryasını, 4 Eylül’de kurulmuş burjuva cumhuriyetini hiç değilse Paris’te yıkarak, böylece tarihte ilk kez olarak tümüyle yeni bir cumhuriyet, sosyalist bir işçi cumhuriyeti kurmaya götüren çatışma süreci, işte böyle başladı. Çatışma sürecinin Paris Komünü’nün kurulmasına varan seyrini Marx’tan dinliyoruz:

“Savaş sırasında, Parisli işçiler, mücadelenin kararlı bir şekilde sürdürülmesi talebiyle yetinmişti. Ama şimdi, Paris’in teslim olmasının ardından barış geldiğinde, yeni hükümet başkanı Thiers, Parisli işçiler silahları ellerinde tuttuğu sürece mülk sahibi sınıfların (büyük toprak sahiplerinin ve kapitalistlerin) egemenliğinin hep tehlike altında olacağını göz önünde bulundurmak zorundaydı. İlk yaptığı iş, onları silahsızlandırma girişiminde bulunmak oldu. ... Girişim başarısızlığa uğradı, Paris direniş hazırlıkları için tek vücut oldu ve Paris ile Versailles’da bulunan Fransız hükümeti arasındaki savaş ilan edildi. Paris Komünü 26 Mart’ta seçildi ve 28 Mart’ta ilan edildi.”

Bu geniş aktarmaları şunun için yapıyoruz: Savaştaki yenilginin kaçınılmaz sonucu olarak İkinci İmparatorluğu izleyen burjuva cumhuriyeti, genel sekreterin iddia ettiği gibi Parisli işçiler değil bizzat burjuvazi tarafından ilan edilmişti. İşçiler ise tam da bu cumhuriyete hiç değilse Paris’te son vererek, tarihteki ilk sosyalist işçi cumhuriyetini kurmuş oldular. Ancak 72 gün yaşayabilen o ünlü Paris Komünü’nü! Paris sosyalist bir işçi cumhuriyeti iken, Versay Sarayı’na çekilmiş gericilik Fransa’nın geri kalanında burjuva cumhuriyetini temsil etmeye devam ediyordu. Ortada birbirine taban tabana zıt iki “cumhuriyet”, dolayısıyla düşman kamplar halinde iki “cumhuriyetçi” taraf vardı. Demek ki cumhuriyet ve cumhuriyetçilik üzerine genel ve soyut söylemler, bilimsel değerden yoksun boş laflardan öte bir şey değildirler. Kendi başına hiçbir şeyi anlatmaz, hiçbir konumu, kimliği ve safı tanımlamazlar.

Sonunda işgalci Prusya’nın da desteğinde burjuva cumhuriyetinin temsilcisi Versay, sosyalist işçi cumhuriyetini temsil eden Komün’ü yenilgiye uğrattı. Böylece burjuvazi, otuz bin komünarın canı, yirmi bininin kürek mahkumu olarak sürgünü ve de işçi cumhuriyetinin yıkıntıları üzerinde, kendi Üçüncü Cumhuriyeti’ni yeniden tesis etti. Kemal Okuyan’ın ciddi ciddi 1870’te işçiler kurdu 1940’ta Hitler yıktı dediği o kötü ünlü Üçüncü Cumhuriyeti! O grevci kurşunlayan, Dreyfus skandalları yaratan, sömürgelerde en vahşi ve kuralsız bir biçimde hüküm süren, birinci emperyalist dünya savaşının taraflarından birini oluşturan Üçüncü Cumhuriyet! Paris Komünü’nün celladı Thiers’in, emperyalist savaş suçluları Poincare ve Clemenceau’nun Üçüncü Cumhuriyeti! Fransız sosyal-şovenlerinin birinci emperyalist dünya savaşında kendi emperyalist burjuvazilerine uşaklık gerekçesi haline getirdikleri cumhuriyet! (Kemal Okuyan’ın söyledikleri doğru olsaydı, Fransız sosyal-şovenlerinin yaptıkları da haklı ve yerinde bir davranış olurdu.)

Mesele açıklığa kavuşmuş olmalıdır. Sözde cumhuriyetçiliği savunmak adına yaptığı 1848 Devrimi sunumunda Paris işçilerinin celladı Cavaignaclar’ın cumhuriyeti ile aynı safa düşen Kemal Okuyan, Paris Komünü sunumunda ise Marx’ın “bacaksız” diye aşağıladığı işçi celladı Thiersler ile aynı safa düşmüştür. Ama daha bitmedi. Hitler’in yıktığı bir başka cumhuriyetten daha söz ediliyordu konuşmada.

“Biz hep Cumhuriyetçiyiz!”: Alman Devrimi örneği

Paris proletaryasının 1871’de kurduğu cumhuriyeti “Alman tekellerinin eli kanlı diktatörü Hitler” yıktı diyen genel sekreter, hemen ardından ekliyor: “Aynı Hitler 1919’da Alman Devriminin yarattığı ilk Alman Cumhuriyetini 1933’te yıkan kişidir.”

Böylece devrimler tarihinin çarpıtılmış yorumu bu örnek üzerinden de sürdürülmüş oluyor. Konuşmacının bize sunduğu, binlerce işçinin kanı akıtılarak bastırılan Ocak 1919 ayaklanması kurbanlarının, bu ayaklanma içinde hunharca katledilen Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht’in kemiklerini sızlatan türden bir Alman Devrimi yorumudur. İlk iki örnekle aynı eksende bir yeni skandal yorumdur bu. Yine zamandan, sınıflardan, devrim süreçlerinin çelişik ve karmaşık gelişim seyrinden soyutlanmış bir genel “cumhuriyet” savunusu ve “cumhuriyetçi”lik iddiası adına.

Alman Devrimi 1918 Kasım başında patlak verdi, 9 Kasım’da Berlin’de zaferi resmen ilan edildi. Emperyalist savaş suçlusu imparatorluk yıkılmış ve cumhuriyet kurulmuştu. Ama hiçbir şey bitmemiş, herşey henüz yeni başlıyordu. Daha en baştan iki ilke, iki program, iki sınıf, dolayısıyla iki cumhuriyet yönelimi, karşı karşıyaydı. Devrim burjuva demokratik sınırları henüz aşmayan bir atılımla başlamış, monarşiyi yıkmış, kapitalist düzeni sarsmakla birlikte temellerine henüz dokunmamış, ama ortaya “proleter” bir cumhuriyet biçimi olan işçi ve asker konseylerini çıkarmıştı. Öz ile biçim uzlaşmaz bir çelişki içindeydi, dolayısıyla kaçınılmaz bir çatışma halindeydi. Ya biçim kendine uygun düşen bir öze kavuşacak, devrim kapitalist toplumun temellerine yönelerek bir proleter devrime doğru sıçrayarak büyüyecek, böylece sosyalist bir işçi cumhuriyetiyle taçlanacaktı. Ya da burjuva karşı-devrim onu henüz korunan öze, yani burjuva sınıf düzenine uygun düşen bir biçimle, burjuva parlamenter cumhuriyetle restore edecekti. Devrimin bu ilk aşamasında uzlaşmaz bir karşıtlık içindeki alternatifler bunlardı: Burjuva parlamenter cumhuriyet mi, konseylere dayanan sosyalist bir işçi cumhuriyeti mi? Burjuva kurucu meclis mi, işçi ve asker konseyleri iktidarı mı? Sınıflar üstü demokrasi ambalajına sarılı burjuva diktatörlüğü mü, kendi sınıf karakterini açıkça ortaya koyan ve sosyalist demokrasiye dayanan proletarya diktatörlüğü mü? Birinci kategoridekilerin üstün gelmesi karşı-devrimin zaferi, ikinci kategoridekilerin üstün gelmesi devrimin tüm sonuçlarına varması, kesin bir zaferle taçlanmasıydı.

Alman proletaryasının güçlü, deneyimli ve hazırlıklı bir devrimci parti önderliğinden yoksunluğu nedeniyle ve ihanet içindeki sosyal-demokrasinin çok büyük hizmeti sayesinde, devrimin ortaya çıkardığı bu uzlaşmaz ikilemin çok geçmeden nasıl çözüldüğünü, neyle sonuçlandığını biliyoruz. Spartakist ayaklanmasının ezilmesinden başlayarak 1919 yılının ilk yarısı içinde burjuva karşı-devrimi işçi devrimini adım adım ezdi, onbinlerce işçinin ve komünistin katledilmesi üzerinden burjuva sınıf düzenini yeniden tesis etti. Bu çaba içinde ortaya çıkan parlamenter burjuva cumhuriyeti, karşı-devrimin zaferinin aldığı siyasal biçimden başka bir şey değildi. Hitlerin yıktığı işte bu cumhuriyetti.

Daha önceki bölümlerden hatırlanacaktır. Kemal Okuyan, her burjuva güç ya da kurumun neden her zaman “karşı-devrimci” olamayacağına tarihsel örnekler göstermeye çalışırken, Alman sosyal-demokrasisinin 1919 üzerinden “karşı-devrimci” olduğunu söylemişti. Şimdi ise “1919’da Alman Devriminin yarattığı ilk Alman Cumhuriyeti” diyor. Böylece de bu aynı sosyal-demokrasiyi bu kez “devrimci” ilan etmiş oluyor. 1919’da, Alman Devrimi’ni önce dizginleyip sonra da kanlı operasyonlarla ezerek, böylece sonunda Hitler’in 1933’te yıkacağı o cumhuriyeti kuranlar, tam da Alman sosyal-demokratları, işçi celladı Noskeler ve Scheidemanlar olmuşlardı. Tıpkı 1851’de Louis Bonapart’ın yıktığı cumhuriyeti kuranların burjuvazinin işçi celladı Cavaignaclar olması gibi.

Buradan giderek ve Marx’ın o özlü sözlerine uyarlayarak şunu söyleyebiliriz: Alman burjuva cumhuriyetinin gerçek doğum yeri 1918 Kasım zaferi değil, fakat Ocak-Mayıs 1919 yenilgisidir! Alman devriminin tüm marksist tarihçileri bu yenilginin tam da Hitler Almanyası’nın yolunu düzlediği konusunda hemfikirdirler. Tıpkı 1848 Haziran yenilgisinin basit bir şarlatandan başka bir şey olmayan yeğen Napolyon’a yolu düzlemesi gibi.

Böylece görüyoruz ki genel sekreter Alman Devrimi örneğinde de baltayı taşa vurmuştur. 1848’de işçi celladı Cavaignaclar’ın, 1871’de işçi celladı Thiersler’in yanına düşen Okuyan, şimdi de işçi celladı Noskeler ve Scheidemanlar’ın yanına düşmüştür. Bunu biz değil kendisi söylüyor; “bu öykünün tamamında biz cumhuriyetçiyiz” diyor, “biz hep buradayız!” diye haykırıyor. Sunumunda tanımladığı “bura”sı, ayrıntılarıyla göstermiş bulunduğumuz gibi, işte tamı tamına “ora”sıdır!

Ya Ekim Devrimi zafere ulaşmasaydı...

Bütün bu örneklerdeki mantığı esas aldığımızda, Rusya’da devrim Sosyalist Devrimciler ile Menşeviklerin tutmaya çalıştığı sınırlar içinde kalsaydı, dolayısıyla Kerensky başarılı olabilseydi eğer, Rusya’da kalıcı hale gelecek bir burjuva cumhuriyetinin buradaki tarihsel seriye yeni bir örnek olarak ekleniyor olacağından kuşku duymamız için bir neden olamazdı herhalde. Oysa bu, tüm öteki örneklerde olduğu gibi, tam da burjuva karşı-devriminin işçi sınıfı üzerindeki kanlı bir zaferi sayesinde olanaklı olabilirdi ancak.

Şubat’tan Ekim’e Rusya o dönem dünyasının en demokratik ülkesiydi, demokratik bir burjuva cumhuriyetiydi. İşçi sınıfı ve yoksul köylüler Ekim’de tam da bu cumhuriyeti yıkarak yerine sosyalist bir Sovyet cumhuriyeti kurdular. Bunu anlamayan, Şubat ile Ekim arasındaki sekiz aylık o çok yoğun ve kıyasıya mücadeleden hiçbir şey anlamamış demektir. Bunu anlamayan cumhuriyet sorunundan, cumhuriyetin tarihsel ve sınıfsal anlamından hiçbir şey anlamamış demektir.

Konuşmacı konuşmasında, yine bilinmez bir büyük hikmeti açıklıyormuşçasına, dinleyenlerine sesleniyor: Ekim Devrimi zafere ulaştığında, Bolşevikler iktidara geldiğinde, yeni devletin biçimi olarak “cumhuriyet”i seçmekte “bir an bile tereddüt etmediler”! Bunca açıklamanın ardından bu denli “derin” bir düşünce karşısında ne diyeceğimizi bilemiyoruz. En fazla “peki ama neden?” diye soracak olabiliriz. Yanıt tarihsel nutkun sonunda var: Çünkü “komünistler hep cumhuriyetçi oldu”! Belki cesaret edip ek bir soru daha sorabiliriz: İyi ama Şubat’tan Ekim’e Rusya’da (üstelik “en demokratik” türden!) bir cumhuriyet zaten yok muydu? Tarihsel sunumun ve teorik yorumun sefaletini göstermek için bazı soruları yalnızca sormak bile yeterlidir.

***

Konuşmacı, uygunsuz bulduğu soruya devrimler tarihi üzerinden verdiği yanıtı, şu nazik sözlerle noktalıyor: “Soru yanlış. Komünistler ne zamandan beri Cumhuriyetçi sorusu yanlış. Biz hep buradayız.” Ama yazık bu sözler gerçekte söylenenlerin sonradan düzeltilmiş versiyonudur. Orijinal konuşmayı dinlediğimizde biraz daha farklı şeyler söylendiğini öğreniyoruz: “Dolayısıyla bu soruyu reddediyoruz. Komünistler ne zamandan beri cumhuriyetçi oldu sorusu aptalca bir soru, ahmakça bir soru. Biz her zaman cumhuriyeti savunduk.”

Bunlar “tıklım tıklım dolu” bir etkinlikte yüzlerce insanın önünde ve yüzüne söyleniyor. Kemalist burjuva cumhuriyeti sevdasını eleştirenler, konuşmacı tarafından kasten en soyut ve en genel biçimde formüle edilmiş bir soru üzerinden, aptallıkla ve ahmaklıkla işte böyle itham ediliyor. Gerçekte “aptal” ve “ahmak” yerine konulanlar kimlerdir acaba?

Sosyalizm ve “Cumhuriyet”!

Başladığımız yere, “Sosyalizm Cumhuriyet’e Çok Yakışacak!” mottosuna dönelim. Sosyalizmin ne demek olduğunu biliyoruz. Peki ya yakışacağı Cumhuriyet? Özel isim olarak yazıldığına ve 94. Yıldönümü etkinliğinin mottosu olarak seçildiğine göre, bu en iyi durumda 1923’teki kuruluş biçimiyle Türkiye Cumhuriyeti’nin kendisi olmalıdır.

Bir soru kendiliğinden ortaya çıkıyor: İşçi sınıfı egemenliğine dayalı tümüyle yeni bir toplumsal sistem olarak sosyalizm, ancak yıkarak egemen olabileceği o burjuva temellere dayalı Türkiye Cumhuriyeti’ne nasıl yakışacak? Kurulu devlet düzeni yıkılmadan, başta ordusu, polisi ve bürokrasisi olmak üzere mevcut cumhuriyet tüm temel kurumlarıyla yerle bir edilmeden, yerine işçi sınıfı ve emekçilerin tümüyle yeni tipte örgütlenmesine dayalı sovyet ya da konsey tipi sosyalist cumhuriyet kurumları geçmeden, sosyalizm nasıl gerçek olabilecek? Cumhuriyet biçimi içindeki burjuva sınıf egemenliği yıkılmadan, sosyalizm bir yana toplumsal devrimin zaferinden bile nasıl söz edilebilecek?

SİP-TKP liderleri tarihsel gerçeğin ve bilimsel mantığın sınırlarını alt-üst etmişlerdir. Yine de şaşırtıcı olan bu değildir. Asıl şaşırtıcı olan, önemli bir bölümü eğitimli ve kültürlü katmanlardan gelme üye tabanlarına bu masalları göründüğü kadarıyla belli bir kolaylıkla kabul ettirebilmeleridir. Ya SİP-TKP liderleri gerçekten çok mahir insanlardır, ya da aldatanlar kadar aldananlar da gerçekte her şeyin farkındadır.

(Devam edecek...)

 

Bir dost öğüdü: “Cumhuriyet yarım savunulmaz!”

TKP’nin Cumhuriyet’le İmtihanı!

Mehmet Ali Güller

(Aydınlık, 31 Ekim 2013)

En baştan belirtelim: TKP’nin son dönemde Türk Bayrağı’na önem atfeden ve Cumhuriyet’i savunan bir çizgiye gelmiş olmasını takdirle karşılıyoruz.

Ama özellikle son 29 Ekim kutlamalarında ortaya çıkan tablo bize maalesef şu soruyu sordurttu: TKP, Cumhuriyet’i Cumhuriyet için mi, yoksa kendisi için mi savunuyor?

Somutlaştırarak yeniden belirtirsek: TKP Cumhuriyet’i ve Türk Bayrağı’nı Haziran Halk Hareketi nedeniyle mi savunuyor? Sırf Türk Bayraklı o büyük kitleden beslenebilmek adına mı bu çizgiye girdi?

Meseleyi açalım.

TKP: MİLLİYETÇİLİK DEĞİL YURTSEVERLİK!

TKP içinde yeni çizgiye mutlaka direnilmiştir. Anlayabiliyoruz. Hatta Sol Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Kemal Okuyan’ın “Marks da Cumhuriyetçiydi” diye yazmak zorunda kalmasını da anlayabiliyoruz.

Ama anlayamadığımız şeyler var. Örneğin Okuyan’ın “milliyetçilik” endişesi...

29 Ekim sabahı Karaköy vapuruna binmek için Kadıköy’e gittiğimde, daha metrodan çıkarken karşılaştığım şu pankart, ne demek istediğimi açıklayacaktır: “Milliyetçilik değil, yurtseverlik.”

“Elma değil armut” der gibi olmuş... Hani “vatansever değil yurtseveriz” dense bir anlamı olacak. Zira sol kulvarda böyle bir ayrım hep olmuştur. Hatta “milliyetçi değil ulusalcıyız” dense, teorik bakımdan yine olacak. Ama milliyetçi olmayıp yurtsever olmaya kalkmak, açık söyleyelim ve dostça belirtelim: Siyasi mizahtır.

Kuşkusuz Kemal Okuyan, pankarttaki iki kavramdan birinin diğerinin alternatifi olmadığını bilecek çaptadır. Ama bu pankartı üstelik belirleyici pankart olarak 29 Ekim kutlama alanının en başına asmak, dikkat çektiğimiz endişenin gereğidir.

İŞÇİ PARTİSİ KORKUSU!

Kemal Okuyan, dün Sol’daki köşesinde de yer alan 29 Ekim konuşmasında bakın ne diyor: “Milliyetçilik fenadır, çok fena. Biz yurtseveriz. (...) Milliyetçi olmadığımız için Suriye’de haksız bir politikaya karşı durduk, Suriye halkını savunduk, savaşa izin vermeyeceğimizi söyledik.”

Okuyan’ın ve TKP’nin Suriye’yi emperyalizme karşı savunmasını elbette takdir ediyor ve “ne Sam ne Şam” diyen “sol” maskeli kesimden kalın bir çizgiyle ayrı durmasını önemsiyoruz. Ama TKP’nin “milliyetçi olmadığı için” Suriye’yi savunduğunu söylemesine üzülüyoruz. Zira biliyoruz ki, TKP ve önderliği Suriye’yi, milliyetçi olmadıkları için değil anti-emperyalist oldukları için savunuyor. Ama öyle ifade edemiyor!

Okuyan’ın böylesine “teorik bir çarpıtmaya” yaslanması ise şu sözlerine yansıyan endişeden kaynaklanmaktadır: “Türkiye’nin çıkarları, emekçi halkın çıkarlarıdır. Ulusal birlik safsataları, milli birlik projeleri, solla MHP’yi milliyetçilikte birleştirme çabaları, bunların hepsi halkı uyutma planlarıdır.”

Okuyan’ın bu satıları, kuşkusuz İşçi Partisi’ni hedef alıyor. TKP, yeni girmeye çalıştığı bir havuzdan elbette beslenmek ve rakip gördüğü partilerle rekabet etmek isteyecektir. Ama rakibinin siyasi projesini “halkı uyutma planı” diye sunmak, en hafifinden siyasi nezaketsizliktir.

CUMHURİYET YARIM SAVUNULMAZ!

Uzatmayalım ama TKP’ye ve önderlerinden Kemal Okuyan’a şu dostça uyarıyı da yapalım: Cumhuriyet yarım savunulmaz!

Açalım: 29 Ekim için toplandığınız alanda Atatürk heykeli var. Ve orada her 29 Ekim’de tören düzenlenir, çelenk bırakılır. Kaymakamlık zorunlu olarak ama parti ve kurumlar Cumhuriyet’e bakışlarına göre orada vardırlar. TKP’nin pankartlarının arasında, Atatürk’ün heykelinin önünde sabah yapılmış törenden kalma dört çelenk vardı: Kaymakamlık, CHP, İşçi Partisi, ADD...

Peki, TKP’nin çelengi neden yoktu? Cumhuriyet yarım savunulmaz!

Bakın çelengin olmaması, en az çelenklerin üstünde yer alan “sosyalist cumhuriyet” pankartının yanlışlığı kadar önemliydi.

Sosyalist bir cumhuriyet benim de, bizim de özlemimiz. Ama siyaset yapıyoruz ve siyaseti uçmadan, karada yapmalıyız. Sosyalist bir cumhuriyet günümüz Türkiye’sinde hem gerçekçi değildir hem de imamın cemaate cenneti hedef göstermesi gibidir!

Son söz: Hâlâ milli demokratik devrim şartlarındayız ve haliyle milliciyiz!

 

Yazar hakkında:

Mehmet Ali Güller İP’in “millici” çizgisinin en sadık izleyicilerinden biriydi. Bu çizgideki derinleşme partisini AKP ile aynı safa götürünce, buna uyum sağlamakta biraz zorlandı. Sonunda bizzat Doğu Perinçek tarafından “taktik piyon” olarak aşağılandı ve kapının önüne konuldu (2015). Halen Cumhuriyet gazetesinde köşe yazarlığı yapmakta, AKP’ye ilişkin taktik ayrılık dışında Perinçekçi çizgisini aynen sürdürmektedir. Özellikle Kürt sorununda tam bir sosyal-şovendir.

Yazının ana başlığı orijinalindeki gibidir, üst başlığı ise metinden alınmış bir ifadeyle biz ekledik...


Üste